Günlük dilde birbirinin yerine kullanılan 'iş' ve 'meslek' kavramları, çalışma psikolojisi açısından temelden farklı anlamlara sahiptir. İş, bir sonuç elde etmek veya geçim sağlamak amacıyla harcanan her türlü emek ve etkinliktir. Meslek ise belirli bir eğitim süreciyle kazanılan, sistemli bilgi ve becerilere dayalı, kuralları belirlenmiş bir uzmanlık alanıdır.
Bir kişinin mesleği olabilir ancak o an bir işi olmayabilir. Örneğin, arkeoloji eğitimi almış bir kişinin bankada gişe memuru olarak çalışması, onun mesleğinin arkeolog, yaptığı işin ise bankacılık olduğunu gösterir. Bu durum, bireyin kariyerini farklı bir alanda sürdürdüğünü veya mesleği dışında bir iş yaptığını kanıtlar.
Kariyer kavramı ise bu iki kavramdan farklı olarak, bir meslekte zaman ve çalışma yoluyla elde edilen başarı, uzmanlık ve aşamaları ifade eder. Dolayısıyla iş ve meslek seçimi, sadece bireysel yeteneklerle değil, toplumsal beklentiler ve statü arayışlarıyla şekillenen karmaşık bir süreçtir.
Bireyler iş ve meslek seçimlerini yaparken sadece kendi ilgi ve yeteneklerine değil, toplumun kendilerine yüklediği rollere ve statü beklentilerine göre hareket ederler. De Botton'un belirttiği gibi, modern toplumda bireyin kimliği, yaptığı işle doğrudan ilişkilendirilmiştir; bu yüzden yeni tanışılan birine ilk sorulan soru 'ne iş yaptığıdır'.
Toplumsal statü, bireyin onur ve prestijinin bir göstergesi olarak iş seçimi üzerinde belirleyici bir rol oynar. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tüketim odaklı toplum yapısı, statünün kaynağını üretimden tüketime kaydırmıştır. Artık prestijli bir meslek, yüksek tüketim gücü sağlayan ve toplum tarafından 'iyi iş' olarak tanımlanan meslekler olarak algılanmaktadır.
Türkiye'de yapılan araştırmalar, 'iyi bir iş' tanımında en öncelikli kriterlerin iyi bir ücret, iş garantisi ve kaza riski içermemesi olduğunu göstermektedir. Bu durum, mesleki itibarın artık büyük ölçüde ekonomik getiri ve sürdürülebilirlik ile ilişkilendirildiğini ortaya koymaktadır.
Sosyal karşılaştırma kuramı, bireylerin özsaygılarını oluştururken kendilerini diğer bireylerle mukayese ettiklerini savunur. Birey, özellikle 'eşit' gördüğü kişileri referans alır. Bu referans grubu, bireyin başarı veya başarısızlık algısını doğrudan etkiler.
Kıskançlık ve tatminsizlik duyguları, genellikle çok uzak olduğumuz kişilere karşı değil, kendimize eşit gördüğümüz referans grubundaki kişilerin bizden daha üstün başarılar elde etmesi durumunda ortaya çıkar. Örneğin, aynı dönem mezun olan bir arkadaşın daha iyi bir iş bulması, bireyin kendi işinden soğumasına ve verimliliğinin düşmesine neden olabilir.
Bu süreç, bireyin kendi yeteneklerinden ziyade, çevresindeki 'makbul' kabul edilen gruplara dahil olma veya onlara benzeme çabasıyla iş ve meslek tercihlerini değiştirmesine yol açar.
Sosyal kategorileştirme, bireylerin cinsiyet, yaş veya meslek gibi özelliklerine göre gruplandırılmasıdır. Bu süreç, karmaşık toplumsal yapıyı anlamlandırmayı kolaylaştırsa da, kalıpyargıların ve önyargıların oluşmasına zemin hazırlar. Kalıpyargılar, belirli gruplar hakkında zihnimizde önceden oluşturulmuş sabit imgelerdir.
Kalıpyargılar, 'kendini gerçekleştiren kehanet' mekanizmasıyla sonuçları etkiler. Eğer bir toplumda cerrahların erkek olduğuna dair bir kalıpyargı varsa, ameliyathanedeki bir kadının cerrah olduğu gerçeği zihinler tarafından kolayca reddedilebilir. Bu durum, iş yaşamında kadınların veya dezavantajlı grupların 'cam tavan sendromu' gibi görünmez engellerle karşılaşmasına neden olur.
Sonuç olarak, iş ve meslekler hakkındaki kalıpyargılar (örneğin öğretmenliğin güvenilir, müteahhitliğin güvenilmez görülmesi) bireylerin kariyer tercihlerini ve işe uyum süreçlerini derinden etkileyen, sosyo-psikolojik bir bariyer oluşturur.