← Ünite 8

Ünite 8: Hakların Korunması ve Dava Kurumu — Konu Anlatımı

1Giriş: Talep Yetkisi ve Hakların Korunması

Talep, bir kişinin hakkını elde etmek veya bu hakka saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla borçluya ya da hakka tecavüz edene karşı yönelttiği hukuki bir yetkidir. Türk Medeni Kanunu talep kavramını doğrudan tanımlamamış olsa da, taleplerin hem mutlak hem de nispi haklardan doğabileceğini kabul etmiştir. Mutlak haklarda talep yetkisi ancak hakka yönelik bir saldırı veya ihlal gerçekleştiğinde ortaya çıkarken, nispi haklarda (örneğin alacak haklarında) talep yetkisi ilişkinin kurulmasıyla birlikte baştan itibaren mevcuttur. Ancak nispi haklarda talebin ileri sürülebilmesi için alacağın muaccel, yani ifasının istenebilir durumda olması şarttır. Eğer alacak müeccel ise, henüz vadesi gelmediği için talep hakkı doğmaz.

Yenilik doğuran (inşaî) haklarda ise durum farklıdır; bu haklar tek taraflı irade açıklamasıyla kullanıldığı an kendiliğinden hukuki sonuç doğurduğundan, karşı tarafın bir edimde bulunmasına yönelik bir talep hakkı barındırmazlar. Ancak yenilik doğuran hakkın kullanılması sonucunda yeni bir alacak hakkı doğuyorsa, bu yeni hak için talep yetkisi devreye girebilir. Talep hakkının kullanılması tamamen hak sahibinin serbest iradesine bağlıdır; kişi dilerse ihtarname, ihbarname, sözlü veya yazılı iletişim yollarıyla bu hakkını kullanır. Borçlu borcunu rızasıyla ifa ederse borç ilişkisi sona erer.

Borçlunun borcunu yerine getirmemesi durumunda ise hak sahibi kendi adaletini kendi yerine getiremez. Hukuk düzenimiz, istisnai durumlar dışında, kişilerin kendi haklarını kendiliğinden almasını (ihkak-ı hak) kesin bir dille yasaklamıştır. Hakkını devletin yetkili organlarına başvurmadan, zor kullanarak almaya çalışan kişiler hem hukuki hem de cezai sorumlulukla karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle, hakkın cebren yerine getirilmesi ancak devletin yargı ve icra organları vasıtasıyla gerçekleştirilebilir.

2Dava Hakkı ve Dava Koşulları

Dava, hakkı ihlal edilen veya tehlikeye düşen bir kişinin, mahkemeye başvurarak bu ihlal veya tehlikenin kesin, geleceğe dönük ve tartışmasız bir biçimde ortadan kaldırılmasını talep ettiği hukuki koruma istemidir. Türk yargılama hukukunda davada iki taraf usulü geçerlidir; mahkemeden koruma talep eden tarafa 'davacı', kendisine karşı dava açılan tarafa ise 'davalı' denir. Çekişmesiz yargı işlerinde ise ortada bir uyuşmazlık ve iki taraf bulunmadığı için taraf kavramı yerine 'ilgili' kavramı kullanılır. Benzer şekilde, geçici hukuki koruma taleplerinde de 'talep eden' ve 'talebin karşı tarafı' ifadeleri tercih edilir.

Bir mahkemenin davanın esasına girip karar verebilmesi için 'dava koşulları' adı verilen ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114. maddesinde düzenlenen şartların eksiksiz bulunması gerekir. Bu koşullar mahkemece davanın her aşamasında kendiliğinden (resen) gözetilir. Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması, yargı yolunun açık olması, mahkemenin görevli olması, tarafların taraf ve dava ehliyetine sahip olması, davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması ve aynı davanın daha önceden açılmamış (derdest olmaması) veya kesin karara bağlanmamış olması bu temel koşullardan bazılarıdır.

Dava koşullarının bulunmaması durumunda mahkeme davanın esasına girmeden davayı usulden reddetmek zorundadır. Bu koşullar, yargılamanın düzenli, adil ve usul ekonomisine uygun bir şekilde yürütülmesini sağlayan kamusal nitelikli güvencelerdir. Davacının dava açmakta güncel ve korunmaya değer bir hukuki yararının bulunması, gereksiz davaların açılmasını önleyen en kritik filtrelerden biridir.

3Davada İspat Yükü ve Savunma Araçları

İspat, bir davada tarafların iddia ve savunmalarının dayanağı olan vakıaların varlığı veya yokluğu konusunda mahkeme hâkiminde kesin bir kanaat uyandırma faaliyetidir. Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispat etmekle yükümlüdür. HMK m. 190/1 de ispat yükünün, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olduğunu belirterek bu kuralı pekiştirmiştir. İspatın konusunu, tarafların üzerinde anlaşamadığı ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur.

Genel ispat kuralının bazı istisnaları mevcuttur. Hayatın olağan akışına (normal durumlara) dayanan tarafın iddiasını ispat yükümlülüğü yoktur; aksini iddia eden taraf bunu kanıtlamalıdır. Örneğin, evlilik birliği içinde doğan çocuğun babasının koca olması olağan durumdur ve aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. Ayrıca herkesçe bilinen maruf vakıaların ve mahkeme önünde ikrar (kabul) edilmiş olguların ispatlanmasına gerek yoktur. Kanun koyucu bazı durumlarda ispat yükünü doğrudan belirlemiştir; örneğin borcunu ifa etmeyen borçlu, kusursuz olduğunu ispat etmedikçe tazminat ödemekle yükümlüdür.

Davada savunma hakkı, usul hukukundan veya maddi hukuktan kaynaklanan araçlarla kullanılır. Usul hukukuna ilişkin savunmalar mahkemenin yetkisine, görevine veya sürelere ilişkindir. Maddi hukuka ilişkin en önemli savunma araçları ise 'itiraz' ve 'defi'dir. İtiraz, hakkın hiç doğmadığını veya sonradan sona erdiğini gösteren olgulardır (örneğin fiil ehliyetsizliği veya borcun ödenmiş olması) ve hâkim tarafından dosyadaki bilgilerden anlaşıldığı an resen dikkate alınır. Defi ise borçlunun borcunu kabul etmekle birlikte, özel bir sebeple ifadan kaçınma hakkıdır (örneğin zamanaşımı defii). Defi, hâkim tarafından resen gözetilemez; mutlaka davalı tarafından açıkça ileri sürülmelidir.

4Hukuk Davası Çeşitleri

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, hukuk davalarını talebin niteliğine ve hukuki korumanın amacına göre çeşitli sınıflara ayırmıştır. Bunların başında gelen 'eda davası', davalının bir şeyi yapmaya, vermeye veya yapmamaya mahkûm edilmesinin istendiği dava türüdür. Eda davası yapmaya veya vermeye dayanıyorsa 'ifa davası', mülkiyet hakkına dayanarak bir malın geri verilmesi isteniyorsa 'istihkak davası' adını alır. 'Tespit davası' ise bir hukuki ilişkinin varlığının, yokluğunun veya içeriğinin belirlenmesi amacıyla açılır. Tespit davasının açılabilmesi için davacının güncel ve korunmaya değer bir hukuki yararının bulunması şarttır.

'Yenilik doğurucu (inşaî) dava', mevcut bir hukuki durumun kurulması, değiştirilmesi veya kaldırılması için mahkeme kararının zorunlu olduğu hallerde açılır. Boşanma davası, derneğin feshi davası geleceğe etkili inşaî davalara; vasiyetnamenin iptali veya soybağının reddi davası ise geçmişe etkili inşaî davalara örnektir. 'Belirsiz alacak davası' ise davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının tam olarak belirlenmesinin imkânsız veya beklenemez olduğu durumlarda, asgari bir miktar gösterilerek açılan ve yargılama sırasında miktar netleştiğinde talebin artırılmasına imkân tanıyan dava türüdür.

Diğer dava türleri arasında, aralarında aslilik-ferilik ilişkisi kurularak birden fazla talebin sırayla yöneltildiği 'terditli dava', bölünebilir bir alacağın sadece bir kısmının talep edildiği 'kısmi dava' ve dernekler ile sendikaların üyelerinin ortak çıkarlarını korumak amacıyla kendi adlarına açtıkları 'topluluk davası' yer alır. Topluluk davası, tüketici ve çevre hukuku gibi çok sayıda kişiyi ilgilendiren alanlarda usul ekonomisini sağlamak ve hak ihlallerini topluca engellemek amacıyla kabul edilmiş modern bir dava türüdür.

5Ceza Davaları ve Kamu Davası Niteliği

Ceza davaları, başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere kanunlarda suç olarak tanımlanan fiilleri işlediği iddia edilen şüpheliler hakkında, devlet adına cezalandırma yetkisini kullanmak üzere Cumhuriyet savcısı tarafından açılan kamu davalarıdır. Hukuk davalarında olduğu gibi ceza davalarında da mahkemeler kendiliğinden harekete geçemez; yargılamanın başlayabilmesi için savcının iddianame düzenleyerek davayı açması gerekir. Bu yönüyle ceza davasında iddia makamını temsil eden savcı, davacı konumundadır.

Ceza yargılamasında temel kural, suçun işlendiğini haber alan savcının kendiliğinden (resen) harekete geçerek soruşturma işlemlerini başlatmasıdır. Ancak kanunda açıkça belirtilen bazı istisnai suçlarda soruşturma ve kovuşturma yapılması, suçtan zarar gören kişinin şikâyetçi olmasına bağlı kılınmıştır. Şikâyete bağlı suçlarda şikâyet süresi içinde başvuruda bulunulmazsa veya şikâyetten vazgeçilirse kamu davası açılamaz veya açılmış olan dava düşer.

Ceza davaları Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre yürütülür. Bu yargılamada maddi gerçeğe ulaşılması hedeflenir ve hukuk davalarından farklı olarak hâkim, tarafların getirdiği delillerle bağlı kalmayıp maddi gerçeği ortaya çıkarmak için kendiliğinden delil araştırma yetkisine sahiptir. Ceza hâkimi, sanığın suçluluğu konusunda vicdani kanaatine göre karar verir.

6Hukuka Uygunluk Nedenleri ve Hakkın Güç Kullanarak Korunması

Hukuk düzeni, bireylerin kendi haklarını bizzat güç kullanarak korumasını (ihkak-ı hak) kural olarak yasaklamış olsa da, devlet gücünün zamanında müdahale edemeyeceği acil durumlarda istisnai olarak bazı hukuka uygunluk nedenleri tanımıştır. Bu nedenlerin varlığı halinde, normalde hukuka aykırı ve suç teşkil edecek veya tazminat yükümlülüğü doğuracak fiiller hukuka uygun hale gelir. Bu hallerin başında 'meşru müdafaa' (haklı savunma) gelir. Meşru müdafaa, kişinin kendisine veya başkasına ait bir hakka yönelik, başlamış veya başlaması muhakkak olan haksız bir insan saldırısını defetmek amacıyla zorunlu ve orantılı güç kullanmasıdır. Meşru müdafaada bulunan kişi, saldırganın şahsına veya malına verdiği zarardan sorumlu olmaz.

'Zorda kalma' (zaruret hali) ise, kişinin kendisini veya başkasını açık ve yakın bir tehlikeden korumak için, bu tehlikeyle hiçbir ilgisi olmayan üçüncü bir kişinin malvarlığına zarar vermesidir. Zaruret halinde tehlikeyle ilgisiz üçüncü kişiye zarar verildiği için, meşru müdafaadan farklı olarak, hâkim hakkaniyet gereği zarar vereni kısmen veya tamamen tazminat ödemeye mahkûm edebilir. Ayrıca zarar görenin geçerli rızasının bulunması, üstün nitelikte özel yararın varlığı (örneğin acil tıbbi müdahaleler) ve basının haber yapma özgürlüğünden doğan kamu yararı da hukuka uygunluk nedenleri arasında yer alır.

Kişinin kendi hakkını korumak için bizzat güç kullanması (TBK m. 64/3) ise, kolluk gücünün yardımının zamanında sağlanamayacağı ve hakkın kaybolmasını önleyecek başka bir yolun bulunmadığı anlarda, orantılı güç kullanılarak hakkın korunmasıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 981. maddesi de zilyede, zilyetliğine yönelik gasp ve saldırıları kuvvet kullanarak defetme ve elinden alınan şeyi eylem sırasında faili kovalayarak geri alma yetkisi tanımıştır. Ancak her iki durumda da gücün sınırının aşılması halinde aşan kısımdan sorumluluk doğar.

7Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı

Hukuk düzeni, bireylere tanıdığı hakların dürüstlük kuralına uygun olarak ve sosyal/ekonomik amaçları doğrultusunda kullanılmasını ister. Bir hakkın dürüstlük kuralına açıkça aykırı, meşru bir amaca hizmet etmeyen ve sadece başkalarına zarar verme kastıyla kullanılmasına 'hakkın kötüye kullanılması' denir. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinin 2. fıkrası, 'Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz' hükmünü getirerek bu yasağı genel bir ilke olarak kabul etmiştir.

Bir olayda hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken; ortada geçerli bir hakkın bulunup bulunmadığı, hakkın amaca uygun kullanılıp kullanılmadığı, hak sahibinin bu kullanımdan elde edeceği yarar ile başkasına verdiği zarar arasında aşırı bir ölçüsüzlük olup olmadığı ve hak sahibinin kendi önceki davranışlarıyla karşı tarafta uyandırdığı haklı güvene aykırı hareket edip etmediği değerlendirilir. Hakkın kötüye kullanılması yasağı emredici nitelikte bir hukuk kuralı olduğundan, davanın tarafları ileri sürmese dahi hâkim tarafından davanın her aşamasında kendiliğinden (resen) dikkate alınmak zorundadır.

Hakkı kötüye kullanılan ve bu yüzden zarara uğrayan veya uğrama tehlikesi altında olan kişi, mahkemeye başvurarak hakkın kötüye kullanılmasının önlenmesi, devam eden ihlalin durdurulması, durumun tespiti veya doğan zararların giderilmesi için tazminat davası açabilir. Hukuk düzeni, dürüstlük kuralına aykırı davranarak hakkını bir silah gibi kullanan kişileri koruma şemsiyesinin dışına çıkarır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250