← Ünite 13

Ünite 13: Çevre Hukukunda Sorumluluk — Konu Anlatımı

1Hukukta Sorumluluk Kavramı ve Temel Amaçları

Sorumluluk, bir faaliyet ya da eylem sonucunda ortaya çıkan bir zarardan kimin sorumlu olduğunu gösteren, bu amaçla zarar görenin, zarar verene karşı zararın giderilmesini talep hakkını düzenleyen normlar bütünüdür. Bir kişi ya da kurum (idare ya da şirket) bir karar alıyor; bu kararla faaliyete geçiliyor ve bu faaliyet sonucu zarar ortaya çıkıyorsa bu kişi ya da kurumun bu faaliyetinden doğan zararı giderme yükümlülüğüne sorumluluk denilmektedir.

Sorumluluk hukukunun temel amacı, zararı önlemek ve zararın zarar veren tarafından karşılanmasını sağlamaktır. Çevre hukukunda sorumluluk, sadece bireysel çıkarların korunmasıyla sınırlı kalmayıp, kamusal bir değer olan çevrenin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması açısından da hayati bir öneme sahiptir.

Çevrenin kirletilmesinden kaynaklanan zararların giderilmesi için en makul çözüm yolunun bulunması, özel hukuk araçlarının kullanılmaması halinde mümkün olmayacaktır. Çevrenin kirletilmesinin yaptırımı, idari ve cezai sorumluluk ile sınırlı kalmayacak kadar geniş bir etkiye sahiptir. Hukuki sorumluluğun çevrenin korunmasında bir araç olarak kullanılması, çevre korunmasının vazgeçilmez iki ilkesi olan 'kirleten öder' ve 'önleyicilik' ilkelerinin hayata geçirilmesini kolaylaştırmaktadır.

2Özel Hukukta Çevrenin Kirletilmesinden Doğan Sorumluluk ve Mülkiyet Hakkı

1982 Anayasası’nın 35. maddesine göre, herkes mülkiyet hakkına sahiptir ve fakat mülkiyet hakkı kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Öte yandan mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Bu anayasal çerçeve, mülkiyet hakkının sınırsız bir özgürlük alanı sunmadığını, aksine toplumsal ve çevresel sınırlar barındırdığını açıkça ortaya koymaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun düzenlemesinde taşınmaz mülkiyetine getirilen kısıtlamalar; malikin hukuki işlemlerinden doğan ve kanundan kaynaklanan kısıtlamalar olarak ikiye ayrılabilir. Kanundan kaynaklanan kısıtlamalar da özel hukuk kısıtlamaları ile kamu hukukundan doğan kısıtlamalar şeklinde ikili bir ayrım oluşturur. Mülkiyet sadece kamu yararına değil, bireysel çıkarlar (Komşuların Hakları) uğruna da sınırlandırılabilir.

Medeni Kanun’un 737-750. maddeleri arasında düzenlenmiş olan taşınmaz mülkiyetine dair kısıtlamalar, komşuluk hukukundan kaynaklanmaktadır. Komşuluk ilişkisi içerisinde olan bireylerin birbirlerine karşı birtakım sorumlulukları mevcuttur. Komşular lehine konulan kısıtlamalar ile komşuların birbirlerini rahatsız etmemelerine, birbirlerine zarar vermemelerine ve bilakis yardım etmelerine ilişkin ön kabullerin yer aldığı bu hükümler, hukuki sorumluluğun da temellerini oluşturur.

3Türk Medeni Kanunu Madde 737 ve Komşu Hakkı

Medeni Kanun’un 'Taşınmaz Mülkiyetinin Kısıtlamaları' başlığı altında yer alan, 'Komşu Hakkı' kenar başlıklı m. 737 hükmüne göre: 'Herkes, taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri kullanırken ve özellikle işletme faaliyetini sürdürürken, komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlüdür.' Bu kural, mülkiyet hakkının kullanımında komşuluk ilişkilerinin gözetilmesini zorunlu kılar.

Özellikle, taşınmazın durumuna, niteliğine ve yerel âdete göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi aşan duman, buğu, kurum, toz, koku çıkartarak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır. Yerel âdete uygun ve kaçınılmaz taşkınlıklardan doğan denkleştirmeye ilişkin haklar ise saklı tutulmuştur. Birey kendi taşınmazını kullanırken ve özellikle işletme faaliyetlerini sürdürürken komşusuna zarar verecek taşkınlıklardan kaçınmak zorundadır.

Kanun koyucu bu düzenleme ile taşınmaz malikine kaçınma ve katlanma ödevi yükleyerek, komşuluk ilişkilerinden doğan zorunlu ekonomik ve sosyal çıkar çatışmalarını düzenlemek ve dengelemek amacını gütmüştür. Komşular arasında hoş görülebilecek derecedeki gürültü, toz, duman gibi müdahaleler taşkınlık olarak tanımlanmamakta ve komşular bunlara katlanmakla yükümlü kılınmaktadır. Ancak mülkiyetin sosyal işlevi gereği, mülkiyet hakkı üzerinde kanunla yapılan sınırlamaların hakkın özünün kapsamında olduğu kabul edilir.

4Türk Medeni Kanunu Madde 730 ve Ağırlaştırılmış Objektif Sorumluluk

Medeni Kanun Madde 737 düzenlemesi, Madde 730 hükmünü tamamlayıcı bir niteliğe sahiptir. Çevre etkilerini kapsamına alan mülkiyete getirilen sınırlandırmalara uyulmadığı vakit, mülkiyetin aşkın kullanımı meydana gelir. Taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını bu hakkın yasal kısıtlamalarına aykırı kullanması sonucunda zarar gören veya zarar tehlikesi ile karşılaşan kimse, durumun eski hâline getirilmesini, tehlikenin ve uğradığı zararın giderilmesini dava edebilir.

Taşınmaz malikinin bu sorumluluğu, kusura dayanmadığı gibi malike sorumluluktan kurtulmak için kanıt getirilmesine de olanak vermediği için ağırlaştırılmış objektif bir sorumluluk niteliğinde kabul edilir. Malik, yardımcı kişileri seçerken veya onlara talimat verirken gereken özeni gösterdiğini kanıtlayarak sorumluluktan kurtulamaz. Bu yönüyle çevre kirliliğine karşı komşuluk hukuku kapsamında çok güçlü bir koruma kalkanı sağlar.

Madde 730 uyarınca dava açabilecek olanlar öncelikle komşulardır. Ancak zaman içerisinde komşu kavramı, çevre etkilerinden zarar gören herkesi kapsayacak şekilde uygulamada ve doktrinde geniş yorumlanmıştır. Bu doğrultuda komşu taşınmaza yapılan müdahaleden zarar gören malik olabileceği gibi, taşınmazı sınırlı bir ayni hakka veya kişisel bir hakka (örneğin kiracı) dayanarak kullanan bir kişi de olabilir. Bu kapsamda adliye mahkemelerinde açılabilecek üç dava türü mevcuttur: Eski hale getirme davası, tazminat davası ve tehlikenin giderilmesi davası.

5Türk Borçlar Kanunu Kapsamında Sorumluluk ve Tehlike Sorumluluğu

Türk sorumluluk hukukunda kural kusur sorumluluğudur; kusursuz sorumluluk halleri kanunda istisnai olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla çevreyi kirleten kusuru ile bir zarara sebebiyet vermişse, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun kusur sorumluluğunu düzenleyen hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Ancak çevre kirlenmesinden doğan sorumlulukta modern eğilim, sorumluluğun hiçbir kusur koşuluna bağlı olmaksızın kurulmasıdır.

Bu yeni eğilimin sonucunda, çevre zararına sebebiyet veren müdahalelerde kusur şartı aranmamaya başlanmıştır. Bu durum, Alman doktrinindeki iktisadi faaliyetlerde bulunan ve bundan dolayı gelir elde eden kişi ve kuruluşların, bunun zararlı sonuçlarını üçüncü kişilere aktaramayacaklarına ilişkin yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Bu doğrultuda 01.07.2012 tarihinden itibaren Türk Borçlar Kanunu'nun 71. maddesi ile tehlike sorumluluğu hakkında genel bir kural kabul edilmiştir.

Borçlar Kanunu m. 71 uyarınca, önemli ölçüde tehlike arz eden bir işletmenin faaliyetinden zarar doğduğu takdirde, bu zarardan işletme sahibi ve varsa işleten müteselsilen sorumludur. Bir işletmenin, mahiyeti veya faaliyette kullanılan malzeme, araçlar ya da güçler göz önünde tutulduğunda, bu işlerde uzman bir kişiden beklenen tüm özenin gösterilmesi durumunda bile sıkça veya ağır zararlar doğurmaya elverişli olduğu sonucuna varılırsa, bunun önemli ölçüde tehlike arz eden bir işletme olduğu kabul edilir.

6Çevre Kanunu'na Göre Çevrenin Kirletilmesinden Doğan Sorumluluk

2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 'Kirletenin sorumluluğu' kenar başlığını taşıyan 28. maddesi, çevreyi kirletenlerin ve çevreye zarar verenlerin sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumlu olduklarını açıkça hükme bağlamıştır. Bu hüküm, çevre hukukunun en temel koruma mekanizmalarından birini oluşturur.

Kirletenin, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklı tutulmuştur. Çevre Kanunu m. 28 uyarınca açılacak tazminat davalarında zamanaşımı süresi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren beş yıl olarak belirlenmiştir. Bu süre geçtikten sonra talep hakkı zamanaşımına uğrar.

Çevre Kanunu m. 28 uyarınca çevreyi kirletenin hukuki sorumluluğunun varlığından söz edebilmek için kusursuz sorumluluk unsurlarının tamamlanması gerekir. Kusursuz sorumluluk esasına dayanan haksız fiil hallerinde kusur aranmaz. Sorumluluğun doğması için; zararın varlığı, zarar veren (kirleten), zarar gören, hukuka aykırılık ve illiyet bağı unsurlarının bir arada bulunması şarttır. Üçüncü kişilere verilen zararlara karşı açılacak bu davalar adliye mahkemelerinde görülür.

7İdarenin Çevresel Sorumluluğu ve Hizmet Kusuru

Serbest piyasada sadece özel kişiler ve şirketler değil, aynı zamanda devletin merkez, bölgesel ve yerel kişi ve kurumları da birer aktördürler. Kamu kurumları üretimde bulunabildikleri gibi, kamusal hizmetleri yerine getirmek için plan program yapar, yatırım kararı verirler. Bu hizmetleri kendi personeli eliyle gerçekleştirebilecekleri gibi imtiyaz sözleşmeleriyle özel sektöre de devredebilirler.

Devletin kamu hizmetlerini görürken aldığı idari kararlardan ve yaptığı idari eylemlerden doğan sorumluluğu da söz konusudur. İdarenin çevresel kirlenme ve bozulmalardan dolayı çevresel zararlara sebep olması 'Hizmet Kusuru' olarak kabul edilir. İdare; takdir yetkisini suiistimal ederse, kanun hükümlerine aykırı davranırsa, çevre mevzuatında belirtilen standartlara uymayan kuruluşlara ruhsat ve inşaat izni verirse, ÇED raporu sonuçlarını dikkate almazsa ya da gözetim ve denetim görevlerini aksatırsa hizmet kusuru işlemiş olur.

İdarenin bu hizmet kusurlarından kaynaklanan çevresel zararlara ve idari işlemlere karşı açılacak davalara idari yargıda bakılır. Vatandaşlar, idari yargı mercilerinde iptal ve tam yargı davaları açarak idarenin hukuka aykırı işlemlerinin durdurulmasını veya bu işlemlerden doğan zararlarının tazmin edilmesini talep edebilirler.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250

8Çevre Kanunu'nda Bilgi Edinme, Başvuru Hakkı ve Çevre Davaları

Çevre Kanunu'nun 30. maddesi, çevre koruma mücadelesinde yurttaş katılımını yasal güvenceye kavuşturmuştur. Maddeye göre, çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. Bu hüküm, çevre davalarının ve idari başvuruların en önemli yasal dayanaklarından biridir.

Aynı madde kapsamında, herkes 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında çevreye ilişkin bilgilere ulaşma hakkına sahiptir. Ancak, açıklanması halinde üreme alanları, nadir türler gibi çevresel değerlere zarar verecek bilgilere ilişkin talepler de bu Kanun kapsamında reddedilebilir. Bu istisna, çevresel verilerin korunması ile bilgi edinme hakkı arasındaki hassas dengeyi korumayı amaçlar.

Bütün vatandaşların ortak varlığı olan çevrenin korunması için İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) Madde 10 kapsamında çok sayıda çevre davası açılmaktadır. Şeffaflık Derneği bu kapsamda açılan çevre davalarının 600 tanesini taramış ve Türkiye genelinde Bergama Ovacık Altın Madeni, Artvin Cerattepe, Akkuyu Nükleer Santrali, Fırtına Vadisi ve Munzur Vadisi gibi kritik davaları haritalandırmıştır. Bu davalar, yurttaşların çevre hakkını koruma konusundaki kararlılığını göstermektedir.