İktisat tarihi araştırmaları, devletin ekonomideki rolünün zaman içinde büyük dalgalanmalar gösterdiğini ortaya koymaktadır. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa genelinde merkantilist felsefe egemen olmuş, devlet hem ekonomik faaliyetlerin ana kaynağı hem de en büyük yararlanıcısı olarak konumlandırılmıştır. 18. yüzyılda Fransa, İngiltere ve Almanya'da devlet mülkiyeti esas iken, İngiltere'de Sanayi Devrimi'nin getirdiği makineleşme, buharlı gemiler ve demiryolu taşımacılığı gibi teknolojik gelişmeler ile Fransa'da yaşanan Fransız Devrimi'nin getirdiği üretim ve ticaret özgürlüğü, ekonomik liberalizm düşüncesini doğurmuştur. Adam Smith'in devletin ekonomideki rolünün en aza indirilmesi yönündeki fikirleriyle birlikte, 1870-1914 yılları arasında ticaretin, sermaye hareketlerinin ve finansal sistemin serbestleştiği 'Birinci Küreselleşme' dönemi yaşanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılından 1970'lere kadar olan dönem ise devletçilik anlayışının ön plana çıktığı bir ara dönemdir. Savaşın finansmanı, ekonomik ve sosyal yaşamın sürdürülebilmesi için devletler bilinçli olarak iktisat politikası önlemlerine başvurmuş, devlet harcamaları ve borçları kalıcı olarak artmıştır. 1929 Ekonomik Bunalımı ise serbest piyasa güçlerinin devlet müdahalesi ile dengelenmesi zorunluluğunu doğurarak 'idare edilen kapitalizm' ve 'karma ekonomi' kavramlarını geliştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa'da sosyal devlet anlayışı egemen olurken, az gelişmiş ülkelerde devletin kalkınmayı bizzat üstlendiği 'kalkınmacı devlet' modeli benimsenmiştir. Bu dönemde Türkiye'de de Beş Yıllık Kalkınma Planları uygulanmış, bu planlar kamu kesimi için emredici, özel kesim için ise yol gösterici olmuştur. 1950-1970 yılları arası Keynesyen görüşlerin altın çağı olarak tarihe geçmiştir.
1970 yılında yaşanan petrol krizi, refah devleti uygulamalarının sınırlarına ulaşıldığını göstermiş ve büyük bir ekonomik krize dönüşmüştür. Kamu hizmetlerinin ve harcamalarının artış hızı kamu gelirlerini aşmış, stagflasyon (durgunluk ve enflasyonun bir arada yaşanması) olgusu ortaya çıkmıştır. Keynesyen çözümler tıkanınca, talep yönlü politikalar yerine arz yönlü iktisat politikalarına geçiş zorunlu olmuştur. Bu durum, 1980'lerden itibaren dünyada liberalleşme rüzgarlarının esmesine ve 'İkinci Küreselleşme' döneminin başlamasına yol açmıştır. Neo-klasik iktisat kuramına dayanan bu yeni dönemde, piyasanın her türlü devlet müdahalesinden arındırılması, özelleştirmelerin yapılması, mali piyasaların serbestleştirilmesi ve sosyal devletin piyasaya müdahalelerinin kaldırılması savunulmuştur.
1990'lı yıllardan itibaren kamu kesiminin kapsamı dünya genelinde yeniden değerlendirilmeye başlanmıştır. Kamu kurumlarının doğrudan mal ve hizmet üretimi ile dağıtımından çekilmesi ve bu alanların piyasa firmalarına bırakılması yönünde güçlü bir eğilim ortaya çıkmıştır. Özelleştirme ve özerkleştirme uygulamalarıyla ulus-devletin geleneksel faaliyet alanları daraltılırken, yerelleşme ve bölgeselleşme hareketleri ön plana çıkmıştır. Ulus-devletlerin küresel ekonomiye entegre olurken aynı zamanda yerel düzeyde yetki devri yapması, küresel ve yerel dinamiklerin etkileşimini ifade eden 'küyerelleşme' (glocalization) kavramıyla açıklanmaktadır.
Özellikle doğal tekel niteliğindeki altyapı sektörlerinde (enerji, telekomünikasyon, su vb.) 1980'lere kadar kamu iktisadi teşebbüslerinin üretimi üstlenmesi anlayışı hakimken, bu tarihten sonra piyasalar özel sektöre açılmıştır. Örneğin Türkiye'de elektrik üretiminin kamu, dağıtımının ise özel kesim tarafından yapılması bu modelin somut bir yansımasıdır. Özel sektöre açılan bu alanlarda rekabetin aksamaması, hizmetlerin düşük maliyetle sunulması ve aşırı kar amaçlı fiyatlamanın önlenmesi amacıyla 'Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar' (regülasyon kurumları) kurulmuştur.
Düzenleyici kurumların siyasi etki alanından uzak ve özerk bir yapıda çalışmaları esastır. Türkiye'deki düzenleyici ve denetleyici kurumlar, bütçe hazırlığı ve uygulamasında 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu hükümlerine tabi olmamakla birlikte, 2006 yılından bu yana Sayıştay denetimi, Sayıştay yargısı ve TBMM denetimine tabi tutularak hesap verebilirlikleri güvence altına alınmıştır.
Kamu yönetimindeki en radikal değişimlerden biri yerelleşme ve mali yerinden yönetim alanında gerçekleşmiştir. Geleneksel olarak sadece dar kapsamlı yerel hizmetleri sunan yerel yönetimler, günümüzde ulusal ve küresel sorunların çözümünde merkezi yönetimin önemli bir ortağı haline gelmiştir. Mali yerelleşme, mali karar alma yetkisinin ve hizmet sorumluluklarının merkezi yönetim dışındaki alt yönetim birimlerine aktarılması sürecidir. Bu sürecin harcamacı kuruluşlara daha fazla yetki verilmesi ve yerel yönetimlerin yetkilendirilmesi olmak üzere iki temel boyutu bulunmaktadır.
Türkiye'de bütçe sürecinde harcamacı kuruluşlara yetki devredilmesine en iyi örnek, eskiden Maliye Bakanlığına bağlı olan Bütçe Dairesi Başkanlıklarının kaldırılarak kurumların kendi bünyelerinde 'Strateji Geliştirme Başkanlıkları' kurulmasıdır. Yerel yönetimler düzeyinde ise, hizmet sunumunda tüketiciye ve vatandaşa yakın olmanın getirdiği bilgi üstünlüğü nedeniyle yerel yönetimlerin gelir tahsil etme ve harcama yapma yetkilerinin artırılması savunulmaktadır. Türkiye'de köy yönetimleri hariç tüm yerel yönetimler 5018 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Bölgeselleşme ve bunun bir uzantısı olan 'Mekan Esaslı Bütçeleme', her bölgenin potansiyelini, kaynaklarını ve bölgesel ihtiyaçlarını münferiden ele alarak kendi önceliklerine göre hedef belirlemesini esas alır. Bu yaklaşımın Türkiye'deki en somut yansıması 2008 yılından itibaren kurulmaya başlanan Bölgesel Kalkınma Ajanslarıdır. Bu ajanslar, bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarını azaltmak, istihdam yaratmak ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak amacıyla özel hukuk hükümlerine tabi tüzel kişiler olarak faaliyet göstermektedirler.
Temsili demokrasilerde vatandaşlar (asiller), seçimler yoluyla belirli bir süre için kendilerini yönetecek vekillere yetki devrederler. Bu yetki devri zinciri içinde meclisler, vatandaşın bütçe hakkını kullanarak hükümete gelir toplama ve harcama yapma yetkisi verir. Ancak 1970 sonrasında kamu kesiminin başarısızlıkları ve iradi maliye politikalarının etkinsizliği tartışılmaya başlanmıştır. 'Kamusal Seçiş Yaklaşımı'na göre, seçmenler, siyasetçiler ve bürokratlar kamu ekonomisi alanında kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırlar. Bu durum rant kollama, hizmet kayırmacılığı ve politik bütçe dalgalanmaları gibi yozlaşmalara yol açar.
Asil ile vekil arasındaki bilgi eksikliğini ifade eden asimetrik bilgi sorunu da eklenince, vekillerin aldığı kararlar toplumun çoğunluğunun tercihlerini yansıtmaktan uzaklaşabilir. Bu devlet aksaklıklarını gidermek amacıyla geleneksel yönetim anlayışı yerine 'Yönetişim' (birlikte yönetim) yaklaşımı önerilmektedir. Yönetişim; uzlaşmacı, saydam, hesap verebilir, etkin ve sorumlu bir yönetim anlayışını kapsar. Bu yaklaşımla birlikte kamu ve özel sektörün yanında 'üçüncü sektör' olarak sivil toplum kuruluşları ve gönüllü kuruluşlar da karar alma süreçlerine dahil edilmektedir.
Yönetişim bütçe sürecine yansıdığında halkın bütçe üzerindeki kontrolünü artıran 'katılımcı bütçe', 'bütçe savunuculuğu' ve 'vatandaş odaklı bütçeleme' gibi modeller ortaya çıkmaktadır. Örneğin Türkiye'de belediyeler bünyesinde kurulan 'Kent Konseyleri', yerel halkın, sivil toplum örgütlerinin ve kamu kurumu temsilcilerinin bütçe ve stratejik plan hazırlık süreçlerine katılımını sağlayan en önemli yönetişim mekanizmalarından biridir.
Yoksulluk, işsizlik, gelir adaletsizliği ve dezavantajlı grupların korunması gibi sosyal ihtiyaçların karşılanması amacıyla yapılan harcamalar sosyal harcamalardır. 1980'lerden itibaren uygulanan neo-liberal politikalar sosyal harcamaların kısılmasına neden olurken, ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri artırmıştır. Bu duruma tepki olarak ortaya çıkan 'Sosyal Bütçe', kamu bütçesinin eşitlik, yoksullukla mücadele ve istihdam gibi kriterlere göre yeniden düzenlenmesini savunur. Sosyal bütçenin en önemli alt türleri Yeşil Bütçe ve Tür Esaslı Bütçelemedir.
Yeşil Bütçe, bütçe sürecinde çevre koruma, iklim değişikliğiyle mücadele, biyo-çeşitliliğin korunması ve enerjinin verimli kullanılması gibi fonksiyonların ön planda tutulmasını ifade eder. Bu bütçelemede çevreye olumlu etkisi olan faaliyetlere vergi teşvikleri sağlanırken, çevreye zarar veren faaliyetlere yaptırımlar uygulanır ve bütçeden çevre koruma projelerine öncelikli kaynak aktarılır.
Tür Esaslı Bütçeleme ise kadınlar, engelliler, yaşlılar ve sokak çocukları gibi dezavantajlı grupların bütçeden olumlu etkilenmesini hedefler. Bu yaklaşımın en yaygın uygulaması olan 'Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme', kaynakların kadınlar ve erkekler arasında eşit dağıtılmasını veya ayrı bütçeler yapılmasını değil, bütçe hazırlanırken cinsiyetlerin farklılaşan ihtiyaçlarının esas alınmasını öngörür. Türkiye, 1985 yılında BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni (CEDAW) imzalayarak bu alandaki taahhütlerini ortaya koymuştur.