Türkiye ekonomisi, 2000 ve 2001 yıllarında peş peşe yaşadığı iki büyük finansal krizin ardından kapsamlı bir yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu süreçte uygulamaya konulan sıkı para ve maliye politikaları, bankacılık sektöründeki yapısal reformlar ve bütçe disiplini sayesinde makroekonomik istikrar büyük ölçüde sağlanmıştır. 2002-2007 yılları arasında yakalanan ortalama yüzde 6,8'lik yüksek büyüme performansı, Türkiye'yi uluslararası sermaye hareketleri için çekici bir merkez haline getirmiştir. Ancak bu parlak dönemin arka planında, küresel piyasalarda yaşanan olağanüstü likidite genişlemesi ve ucuz kredi imkanları yer almaktadır.
2008 yılının ikinci yarısında ABD'de subprime mortgage piyasasında başlayan ve hızla küresel bir finansal krize dönüşen dalgalanma, Türkiye ekonomisinin zayıf noktalarını tetiklemiştir. Türkiye'nin bu dönemdeki en hassas alanları, hızla artan özel kesim dış borç stoku ve kronikleşen cari işlemler açığı olmuştur. 2001 krizi sonrasında reel sektör, ucuz döviz imkanlarından yararlanarak üretim modelini ithalata bağımlı hale getirmiştir. Dışarıdan ucuz ara malı ithal edip bunları dayanıklı tüketim mallarına dönüştürerek ihraç eden bu yapı, küresel likidite daralmasıyla birlikte ciddi bir finansman ve üretim şokuyla karşı karşıya kalmıştır.
Küresel krizin Türkiye'ye sirayet etmesindeki en kritik kanal, doğrudan finansal sistemden ziyade reel sektör ve dış borç çevrim mekanizması olmuştur. Türkiye finans piyasalarında net borçlanıcı konumda olup, biriktirilen dış borcun neredeyse tamamı özel sektöre aittir. Küresel kredi imkanlarının daralması ve risk primlerinin yükselmesi, bilançolarında yüksek oranda döviz borcu bulunduran finans dışı reel şirketlerin borç çevrim maliyetlerini artırmış ve döviz kurlarındaki yükselişle birlikte bilançolarını tahrip etmiştir. Bu durum, ucuz döviz ve ucuz ithalata dayalı büyüme modelinin sınırlarına gelindiğini açıkça ortaya koymuştur.
Türkiye ekonomisinde büyüme hızı, küresel krizin etkilerinin hissedilmeye başlandığı 2007 yılından itibaren yavaşlama eğilimine girmiştir. 2007 yılında büyüme hızı; küresel piyasalardaki dalgalanmalar, yurt içindeki seçim belirsizlikleri, tarımsal üretimi vuran kuraklık ve Türk Lirasının aşırı değerlenmesi gibi nedenlerle yüzde 4,6'ya gerilemiştir. 2008 yılında krizin derinleşmesiyle birlikte uluslararası sermaye akışları yavaşlamış, iç talep ve kredi olanakları keskin bir şekilde daralmıştır. Bu gelişmelerin neticesinde Türkiye ekonomisi, 2009 yılında yüzde 4,8 oranında küçülerek ciddi bir resesyon yaşamıştır.
2009 yılındaki sert daralmanın ardından, hükümetin uygulamaya koyduğu kamu destekleri, vergi indirimleri ve önlem paketleri ekonomide hızlı bir toparlanma sürecini başlatmıştır. Güçlü finansal akımlar, iyileşen güven ortamı ve destekleyici para-maliye politikaları sayesinde Türkiye ekonomisi 2010 yılında yüzde 9 oranında büyümeyi başarmıştır. Bu dinamizm 2011 yılında da devam etmiş, yılın ilk yarısında yüzde 10,2 ve ilk çeyreğinde yüzde 11,6'lık büyüme oranları yakalanmıştır. Bu performansla Türkiye, kriz sonrasında Avrupa'da en hızlı büyüyen ekonomilerden biri haline gelmiştir.
Ancak 2011 yılının sonlarına doğru, Avrupa Birliği başta olmak üzere küresel ekonomideki büyüme hızının düşmesi, Türkiye'nin ihracat pazarlarını daraltmış ve büyüme hızının yeniden normal seyrine dönmesine yol açmıştır. Kriz sonrası dönemde yaşanan bu hızlı dalgalanmalar, Türkiye ekonomisinin dış talep koşullarına ve küresel sermaye hareketlerine ne derece duyarlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
2000'li yılların başında Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük makroekonomik engel olan kamu borç yükü, kriz öncesi dönemde uygulanan sıkı mali disiplin sayesinde önemli ölçüde hafifletilmiştir. 2001 yılında kamu kesimi net borç stokunun GSYH'ya oranı yüzde 61,4 seviyesindeyken, bu oran 2007 yılında yüzde 29,1'e kadar gerilemiştir. Hızlı büyüme performansı ve bütçe disiplini, kamu borçlarının çevrilme riskini ortadan kaldırmış ve kamu finansman gereksinimini minimize etmiştir.
Buna karşın, 2008 krizine girerken Türkiye'nin en çok tartışılan yönü, özel sektörün aşırı yüksek dış borçluluğu olmuştur. 2005 yılına kadar kamu kesimi dış borçları özel sektörden fazlayken, 2008 yılının ikinci çeyreğinde toplam dış borçlar içinde özel sektörün payı yüzde 67'ye fırlamıştır. Bu dönemde yurt içi faizlerin yüksekliği, dövizin ucuzluğu ve sermaye hareketlerinin serbestliği özel sektörü dışarıdan borçlanmaya teşvik etmiştir. Krizle birlikte özel sektörün dış finansmana erişimi zorlaşmış, bu durum 2009 yılında dış borç stokunun yüzde 4,3 oranında azalmasına yol açmıştır. 2010 yılında ise küresel toparlanmayla birlikte dış borç stoku yeniden yüzde 7,8 artarak 289,4 milyar dolara yükselmiştir.
Kamu kesimi tarafında ise krizin etkilerini hafifletmek amacıyla uygulanan genişletici maliye politikaları, borçlanma gereğini geçici olarak artırmıştır. 2009 yılında kamu kesimi borçlanma gereğinin GSYH'ya oranı yüzde 5,1'e yükselmiştir. Ancak 2010 yılındaki güçlü ekonomik toparlanma ve bütçe gelirlerindeki artış sayesinde bu oran hızla yüzde 2,3 düzeyine çekilmiştir. Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) faiz oranları ise 2007 sonundaki yüzde 16,2 seviyesinden, krizin ve iç belirsizliklerin etkisiyle 2008 Haziran ayında yüzde 21,54'e kadar yükselerek bütçe üzerindeki borçlanma maliyetlerini artırmıştır.
Türkiye ekonomisinin en kronik yapısal sorunlarından biri olan cari işlemler açığı, 2008 krizi sürecinde ve sonrasında en kritik tartışma konularından biri olmuştur. Cari açığın temel nedenleri; yüksek büyüme oranları, yetersiz iç tasarruflar ve ulusal paranın aşırı değerli olmasıdır. Türkiye'de üretim yapısı ithal ara malı ve hammaddeye bağımlı olduğundan, ekonomik büyüme doğrudan ithalatı tetiklemekte, bu da büyüme ile cari açık arasında güçlü bir pozitif ilişki yaratmaktadır.
2003 sonrasındaki dönemde cari açık, ülkeye giren kısa vadeli sıcak para, özelleştirme gelirleri ve gayrimenkul satışlarından elde edilen kaynaklarla finanse edilmiştir. Yoğun sıcak para girişinin Türk Lirasını aşırı değerli kılması, ithalatı ucuzlatarak yerli üretimi baltalamış ve ithalata dayalı büyüme modelini kalıcı hale getirmiştir. İthalatın kompozisyonuna bakıldığında, hammadde ve ara mallarının payının çok yüksek olduğu, buna karşılık teknoloji ve yatırım malları ithalatının sınırlı kaldığı görülmektedir. İhracat tarafında ise Türkiye'nin en büyük pazarı olan Avrupa Birliği'nde (yüzde 55,8 pay) yaşanan daralma, 2008 sonundan itibaren ihracat gelirlerinde sert düşüşlere yol açmıştır. Bu düşüşten en çok otomotiv, hazır giyim, elektrik-elektronik ve demir-çelik sektörleri etkilenmiştir.
2009 yılında yaşanan yüzde 4,8'lik ekonomik daralma, ithalat talebini bıçak gibi keserek cari açığın GSYH'ye oranını yüzde 2,3'e kadar düşürmüştür. Ancak 2010 yılından itibaren başlayan hızlı toparlanma ve iç talep artışı, cari açığı yeniden patlatarak GSYH'nin yüzde 6,5'ine ulaştırmıştır. 2011 yılında ise Merkez Bankası'nın aldığı sıkılaştırıcı önlemlere rağmen cari açığın GSYH'ye oranının yüzde 9,4 gibi rekor bir seviyeye ulaşması beklenmiştir. Bu durum, Türkiye'nin kriz sonrasında da ithalata dayalı büyüme sarmalından kurtulamadığını ortaya koymaktadır.
Türkiye ekonomisi, 1990'lı yıllarda bütçe açıklarının borçlanmayı, borçlanmanın yüksek faizleri, yüksek faizlerin de tekrar bütçe açıklarını artırdığı bir 'açık-borç-faiz sarmalı' (kar topu etkisi) içinde kalmıştır. Ancak 2001 krizi sonrasında uygulamaya konulan 'Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı' ve mali disiplin sayesinde bu sarmal kırılmıştır. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile 2006 yılından itibaren daha şeffaf ve geniş kapsamlı olan merkezi yönetim bütçe uygulamasına geçilmiştir.
Kriz öncesi dönemde bütçe giderlerinin GSYH içindeki payı yüzde 23,3'e düşürülmüş, vergi oranlarındaki indirimlere rağmen vergi gelirlerinin GSYH içindeki payı yüzde 22 seviyelerinde korunmuştur. 2002 yılında yüzde 11,5 olan bütçe açığının GSYH'ye oranı, 2006 yılında yüzde 0,6'ya kadar gerilemiştir. 2008 küresel krizinin etkisiyle bütçe açığı 2009 yılında yüzde 5,5'e yükselmiş olsa da, toparlanma dönemi olan 2010 yılında yüzde 3,6'ya indirilmiştir. Benzer şekilde, faiz dışı fazlanın GSYH'ye oranı 2005 yılında yüzde 6'ya kadar çıkmış, kriz yılı olan 2009'da binde 0,5'e gerilese de 2010'da yüzde 0,7 olarak gerçekleşmiştir.
Kamu maliyesinde elde edilen bu başarı, bütçe üzerindeki faiz yükünün radikal bir şekilde azalmasını sağlamıştır. 2002 yılında faiz giderlerinin GSYH'ye oranı yüzde 14,8 iken, bu oran sürekli düşerek 2011 yılında yüzde 4,4'e kadar gerilemiştir. Bu durum, bütçenin kriz şoklarına karşı dayanıklılığını artırmış ve maliye politikasının manevra alanını genişletmiştir. Ancak bütçe dışındaki işsizlik, enflasyon ve cari açık gibi alanlarda aynı başarının yakalanamamış olması, yapısal reformların devam ettirilmesi gerekliliğini göstermektedir.