Ana Sayfa » İstanbul Üniversitesi AUZEF » Maliye Lisans Programı » Türkiye Ekonomisi ve Maliyesi
← Ünite 4

Ünite 4: Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş Yılları 1923-1932 — Konu Anlatımı

1Osmanlı Devleti'nden Devralınan Mali Miras ve İlk Borçlanma Süreçleri

Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923 tarihinde kurulduğunda Osmanlı İmparatorluğu'ndan hem siyasal hem de ekonomik yönden çok büyük ve ağır bir tarihi mirası beraberinde taşımıştır. Osmanlı, üretim anlamında büyük ölçüde tarıma dayalı bir yapıya sahipti. Batı dünyasında XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yaşanan sanayi devrimi ve teknolojik gelişmeler takip edilememiş, sermaye birikimi yetersizliği nedeniyle bankacılık, ticaret ve ulaştırma gibi stratejik alanlar azınlıkların veya yabancı sermayenin egemenliği altına girmiştir.

Osmanlı Devleti'ni XIX. yüzyılın başından itibaren dış borçlanmaya iten asıl nedenler, XVI. yüzyıla kadar uzanan kronik mali açıklardır. İlk başlarda borç verecek ülkelerin isteksizliği ve içeride yeniçerilerin oluşturabileceği güvenlik riskleri nedeniyle dış borçlanmaya gidilememiştir. Devlet, bütçe açıklarını kapatmak için madeni paraların değerini düşürme (tağşiş) ve karşılıksız para basma yöntemlerine başvurmuş, bu durum ekonomiyi derin bir istikrarsızlığa sürüklemiştir. İlk kağıt para olan 'kaime' ise 1840 yılında çıkarılmış, ancak bu uygulama enflasyonu körükleyerek mali bunalımı daha da derinleştirmiştir.

Gelir yetersizliklerini gidermek amacıyla başvurulan bir diğer yöntem ise gelecekte elde edilecek vergi hasılatının birkaç yıl önceden satışa çıkarılması olmuştur. Bir çeşit dolaylı iç borçlanma niteliği taşıyan bu iltizam ve Galata bankerlerinden borçlanma sistemi, devleti içten içe tüketmiştir. 1854 yılında Kırım Savaşı'na İngiltere ve Fransa'nın müttefiki olarak girilmesiyle birlikte Osmanlı, Londra ve Paris borsalarında 3.3 milyon sterlin tutarında tahvil satarak ilk resmi dış borçlanmasını gerçekleştirmiştir.

1854 ile 1875 yılları arasında Osmanlı Devleti tam 16 kez dış borçlanmaya gitmiştir. Alınan borçların nominal değerinin ancak yarısı devlet kasasına girmiş, bu miktar da üretim yatırımları yerine lüks tüketim harcamalarına ve eski borçların faiz ödemelerine harcanmıştır. Bu sürdürülemez döngü, 1875 yılında devletin borçlarını ödeyemez hale gelerek moratoryum (mali iflas) ilan etmesiyle sonuçlanmıştır.

2Düyun-u Umumiye İdaresi ve Mali Bağımsızlığın Kaybı

1875 yılındaki mali iflasın ardından, alacaklı Avrupa devletleri Osmanlı maliyesini doğrudan denetim altına almak için harekete geçmiştir. 1881 yılında imzalanan Muharrem Kararnamesi ile Osmanlı borçlarının alacaklılarını temsil eden Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştur. Bu idare, Osmanlı Devleti'nin en önemli vergi gelirlerine alacaklılar adına doğrudan el koyma ve bunları borç taksitlerine mahsup etme yetkisine sahip kılınmıştır.

Zaman içerisinde Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı Maliye Nezaretine (Bakanlığına) rakip, hatta ondan daha güçlü ve organize bir örgüt haline gelmiştir. Öyle ki, 1911 yılına gelindiğinde Düyun-u Umumiye bünyesinde çalışan memur sayısı 8.931 kişiye ulaşmışken, Osmanlı Maliye Nezaretinin memur sayısı yalnızca 5.472 kişide kalmıştır. Bu durum, devletin egemenlik haklarının ve mali mekanizmasının yabancıların ipoteği altına girdiğinin en somut göstergesidir.

Avrupalı sermayedarlar için Osmanlı'ya borç vermek, kendi ülkelerindeki düşük faizli yatırımlara kıyasla çok daha yüksek kazançlar sağlayan ve arkasında devlet güvencesi barındıran bir politika aracına dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde de bu borç yükü çözülememiş, Düyun-u Umumiye İdaresi faaliyetlerini Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürdürmüştür. Yeni Türk devleti, Lozan Barış Antlaşması ile bu idarenin egemenlik haklarını ihlal eden yapısına son vermiş ve borçları Osmanlı'dan ayrılan devletler arasında paylaştırarak kendi payına düşeni taksitlendirmiştir.

3İzmir İktisat Kongresi ve Yeni Dönemin Ekonomi Politikası

Kurtuluş Savaşı'nın askeri safhası başarıyla tamamlandıktan sonra, TBMM hükümeti siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılabileceği gerçeğinden hareket etmiştir. Lozan barış görüşmelerine ara verildiği kritik bir dönemde, 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. Kongreye çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi gruplarını temsil eden toplam 1.135 delege katılmıştır.

Kongrenin temel amacı, yeni Türkiye'nin ekonomik sorunlarını ortak akılla tartışmak, uygulanacak yeni iktisat politikalarını belirlemek ve toplumsal mutabakat sağlamaktır. Kongrede alınan kararlar iki ana başlıkta toplanmıştır: Birincisi ulusal kalkınma andı niteliğindeki 'Misak-ı İktisadi' (İktisat Andı) kararları, ikincisi ise kongreye katılan meslek gruplarının spesifik istek ve tekliflerini içeren esaslardır. Misak-ı İktisadi ile yerli üretimin teşvik edilmesi, lüks ithalattan kaçınılması, tekelciliğe izin verilmemesi ve yabancı sermayeye ancak ülke kalkınmasına katkı sunması şartıyla izin verilmesi kararlaştırılmıştır.

Kongrede ayrıca tarım sektörünü rahatlatmak amacıyla Aşar vergisinin kaldırılması, Reji idaresine son verilmesi, milli bankaların kurulması, demiryollarının geliştirilmesi ve sanayinin gümrük tarifeleriyle korunması gibi hayati kararlar alınmıştır. İzmir İktisat Kongresi, Batı dünyasına yeni devletin kapitalist ve özel teşebbüse dayalı bir düzeni benimsediği mesajını verirken, aynı zamanda 'Milli İktisat' görüşü doğrultusunda yerli bir burjuvazi ve Türk girişimci sınıfı yaratmayı hedeflemiştir.

4Lozan Barış Antlaşması'nın Mali ve Ekonomik Hükümleri

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda siyasi ve ekonomik bağımsızlığını tescilleyen en önemli belgedir. Lozan öncesinde imzalanan Sevr Antlaşması (1920) ve sonrasındaki Paris teklifleri (1922), Türkiye'nin tüm gelir kaynaklarını İtilaf Devletleri'nin ve bir Maliye Komisyonu'nun denetimine bırakmayı öngörüyordu. TBMM bu aşağılayıcı hükümleri kesinlikle reddetmiştir.

Lozan görüşmelerinde Türk heyetine başkanlık eden İsmet Paşa, ekonomik bağımsızlığı kısıtlayan tüm unsurların kaldırılmasını savunmuştur. Antlaşma ile Osmanlı'nın yabancı devletlere tanıdığı tüm adli, mali ve ticari imtiyazları içeren kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır. Savaş tazminatları konusunda ise Anadolu'da büyük yıkım yapan Yunanistan'ın nakit ödeme gücü bulunmadığından, tazminat karşılığı olarak Karaağaç bölgesi Türkiye'ye bırakılmıştır.

Osmanlı borçları, imparatorluktan ayrılan yeni devletler arasında paylaştırılmış ve Türkiye kendi payına düşen borcu taksitler halinde ödemeyi kabul etmiştir. Gümrük tarifeleri hususunda ise İtilaf Devletleri'nin baskısıyla, Osmanlı'nın 1916 tarihli gümrük rejiminin 5 yıl daha (1929 yılına kadar) uygulanması zorunluluğu getirilmiştir. Bu durum, genç cumhuriyetin yerli sanayisini dış rekabete karşı gümrük duvarlarıyla korumasını 1929 yılına kadar engellemiştir.

51923-1932 Dönemi Kurumsal, Mali ve Bankacılık Düzenlemeleri

1923-1932 yılları arasında Türkiye'de Atatürkçü kalkınma stratejisi doğrultusunda milli sermaye birikimini artırmaya yönelik köklü adımlar atılmıştır. Bu adımların en önemlilerinden biri, 17 Şubat 1925'te bütçe gelirlerinin yaklaşık dörtte birini oluşturmasına rağmen köylünün üzerindeki ağır yükü kaldırmak amacıyla Aşar vergisinin lağvedilmesidir. Devlet, bu gelir kaybını telafi etmek için tüketim vergilerine ve devlet tekellerine (tütün, ispirto, kibrit) yönelmiştir.

Sanayiyi teşvik etmek amacıyla 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla özel girişimcilere ucuz arazi tahsisi, gümrük muafiyeti ve vergi indirimleri sağlanmıştır. Bankacılık alanında ise 1924 yılında ilk özel Türk bankası olan Türkiye İş Bankası kurulmuş, tasarrufu teşvik etmek için kumbara sistemi başlatılmıştır. Sanayi yatırımlarını finanse etmek üzere 1925'te Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası (ilk kalkınma bankası) kurulmuş, tarım sektörü için ise Ziraat Bankası anonim şirket yapısına dönüştürülerek sermayesi artırılmıştır.

Dönemin en büyük finansal başarısı, yabancı sermayeli Osmanlı Bankası'nın hegemonyasına son vermek amacıyla 11 Haziran 1930'da çıkarılan yasa ile T.C. Merkez Bankası'nın kurulmasıdır. 3 Ekim 1931'de faaliyete geçen Merkez Bankası, para basma (emisyon) yetkisini devralarak ulusal paranın değerini koruma görevini üstlenmiştir. Aynı dönemde Türk Parasının Değerini Koruma Kanunu çıkarılarak dış ödemeler dengesi güvence altına alınmıştır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250