← Ünite 12

Ünite 12: Seyirci ve Yeniden Üretimi — Konu Anlatımı

1Televizyonun Gündelik Yaşamdaki Yeri ve İzleyici Ölçümleri (Rating ve Share)

Günümüzde bir televizyon sahibi olmak, lüks olmaktan çıkıp temel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çoğunda hanelerde en az bir televizyon alıcısı bulunmakta ve insanlar haftanın yaklaşık 25-30 saatini televizyon karşısında geçirmektedir. Bu süre yılda ortalama 1500 saate, yani dolu dolu 25 güne, neredeyse bir aya denk gelmektedir. Ancak televizyon seyredilirken ('açık' tutulurken demek daha doğrudur) bireylerin sadece ekrana odaklandığı varsayılmamalıdır; yemek yemek, konuklarla sohbet etmek, ütü yapmak ve temizlik gibi farklı ev işleri bu süre zarfında eş zamanlı olarak yürütülmektedir.

Televizyon yayıncılığında izleyicinin neyi, ne kadar süreyle ve niçin tercih ettiği sorusu reklam verenler için hayati önem taşımaktadır. Bu bilgiyi elde etmek amacıyla milyonlarca dolar harcanmakta ve ölçümler bağımsız araştırma kuruluşları tarafından yürütülmektedir. Tarihsel süreçte ilk bağımsız izleme kuruluşu olan Tiraj İzleme Bürosu (ABC) 1914'te kurulmuş, radyo için CAB, ilaç ve medya alanında ise A.C. Nielsen faaliyet göstermiştir. Nielsen'in 1987'de geliştirdiği ve her aile bireyi için ayrı butonlar içeren 'peoplemeter' (izleyici ölçer) teknolojisi, setlerin sadece açılıp kapanmasını gösteren eski setmeter cihazlarının yerini alarak demografik verilerin toplanmasını sağlamıştır.

İzleyici ölçümlerinden elde edilen temel sonuçlar rating ve share olmak üzere ikiye ayrılır. Rating, bir programın veya zaman diliminin her dakikasına düşen ortalama seyirci yüzdesini ifade ederken; share, televizyon açıkken hangi kanalın toplam izlemeden ne kadar pay aldığını gösterir. Ölçümler, beş yaş üzeri kentli nüfusu temsil eden 'panel aileler' üzerinden yürütülmektedir. Türkiye'de bu denekler A/B, C1, C2 ve D-E gibi sosyoekonomik statü (SES) gruplarına ayrılmakta; hane reisinin ve eşinin eğitim, meslek ve kültürel mirasları baz alınarak puanlama skalası oluşturulmaktadır.

2Rating Ölçümleri Üzerine Tartışmalar, TRT ve Yasal Düzenlemeler

Türkiye'de AGB Türkiye tarafından yürütülen rating çalışmaları zaman zaman ciddi eleştirilere ve hukuki süreçlere maruz kalmıştır. Özellikle devlet yayın kuruluşu olan TRT, rating ölçümlerinde kullanılan denek listelerinin yapımcıların elinde gezdiğini, bu kişilere para ödendiğini ve ölçümlerde nüfusu 20 binin altındaki yerleşim merkezlerinin dikkate alınmadığını iddia ederek sistemden çekilmiştir. TRT, Türkiye'nin yüzde 99'una yayın yapmasına rağmen, yüzde 70'e ulaşan özel kanalların ratinglerde ilk sıralarda yer almasından ve reklam pazarından yeterli pay alamamasından yakınmıştır.

Yaşanan bu tartışmalar ve iddialar Rekabet Kurulu gündemine de taşınmıştır. Kurul, TİAK'ın (Televizyon İzleme Araştırmaları Kurulu) mevcut yapısının rekabeti engelleme potansiyeli taşıdığına dikkat çekmiş ancak TRT'nin faaliyetlerini doğrudan zorlaştıran bir kanıt bulamadığı için soruşturmaya gerek görmemiş, yine de tereddütlerin giderilmesini istemiştir. Bunun üzerine TİAK, AGB ile sözleşmesini feshetmiş ve yeni bir ihale süreci başlatmıştır. 2011 yılından itibaren ölçümlerin TNS Piyasa Araştırma Şirketi tarafından yapılması, il sayısının 34'ten 81'e, hane sayısının ise 2500'den 3500'e çıkarılması kararlaştırılmıştır.

Geçiş sürecinde yaşanan anlaşmazlıklar ve TİAK'ın tüzel kişilik kazanma sürecindeki gecikmeler sektörü etkilemiştir. Sektörden gelen talepler doğrultusunda AGB bir süre daha ölçümlere devam etmiştir. Yeni RTÜK Yasası'nın 37. maddesinin 1. fıkrası ile yayın hizmetlerinin izlenme ve dinlenme oranlarının ölçülmesi ve denetlenmesi yetkisi doğrudan RTÜK'e verilmiştir. Böylece tamamen bağımsız rating ölçüm kuruluşu devri kapanmış, denetim mekanizmasında resmi kurulların ağırlık kazanacağı bir döneme girilmiştir.

3Marksist Yaklaşım ve Frankfurt Okulu: Egemen İdeoloji ve Sahte İhtiyaçlar

Televizyon seyircisi ve kitle iletişim araçları üzerine yapılan teorik tartışmaların temeli Marksist görüşe dayanmaktadır. Bu görüşe göre yönetici sınıf, televizyonu egemen (dominant) ideolojiyi yaymak ve kapitalist sistemi yeniden üretmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Ekonomi politiği ön plana çıkaran erken dönem Marksist yaklaşım, sadece siyasal ve ekonomik güç odaklı olduğu için eleştirilmiştir. Almanya'da temelleri atılan ve çalışmalarını ABD'de sürdüren Frankfurt Okulu ise bu şemadan biraz ayrılarak kültürel alanın önemine dikkat çekmiştir.

Frankfurt Okulu'na göre kültür ve bilinç endüstrisi, ürettiği standart ve vulgar (sıradan/adi) kültürel ürünlerle işçi sınıfının gerçek ihtiyaçlarını baskı altına almaktadır. Bağımlı (ikincil) sınıflar, Theodor Adorno'nun ifade ettiği gibi kendilerini sisteme bağlayacak 'sahte ihtiyaçlar' ve 'sahte umutlar' peşinden koşturulmaktadır. Bu 1930-1970 dönemi yaklaşımı, seyircinin kitle kültüründen haz duyabileceği gerçeğini ve bireylerin direniş potansiyelini ihmal ettiği gerekçesiyle eleştiriye uğramıştır.

Fransız Marksist Louis Althusser, kapitalist toplumun ekonomik, politik ve ideolojik olmak üzere en az üç katmandan oluştuğunu ve her katmanın göreli özerkliğe sahip olduğunu savunmuştur. Althusser'e göre eğitim, din ve kitle iletişim araçları gibi 'Devletin İdeolojik Aygıtları', ideolojinin bireylere seslenerek onları özne haline getirmesi yoluyla kapitalizmi yeniden üretir. Ancak Althusser'in ideolojik baskılara karşı direnci ihmal etmesi, İtalyan neo-Marksist Antonio Gramsci'nin 'hegemonya' kavramına yönelmeyi beraberinde getirmiştir.

4Gramsci, Raymond Williams ve Kültürel Çalışmalar: Kodlama/Çözümleme ve Popüler Kültür

Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramı, egemen grupların sadece baskı (polis, ordu) ile değil, kültürel kurumlar aracılığıyla 'rıza' üreterek iktidarlarını meşrulaştırdığını öne sürer. Popüler kültür ve kültürel kurumlar bu mücadelenin ana alanıdır. Gramsci'yi yukarıdan empoze edilen manipülasyon fikri nedeniyle eleştiren Raymond Williams ise televizyona tek yönlü bir propaganda aracı olarak bakılmasına karşı çıkarak 'akış' (flow) kuramını öne sürmüştür. Williams'a göre televizyon kültürün ayrılmaz bir parçasıdır ve programlar temelde reklamlara göre yapılandırılan bir devamlılık arz eder.

1980 sonrasında kitle kültürü kavramının yerini 'popüler kültür' almıştır. Stuart Hall'un geliştirdiği 'kodlamak/çözmek' kuramına göre, üreticilerin medya metinlerine yüklediği anlamlar (kodlar) ile tüketicilerin bunları algılayış biçimleri (çözümleme) farklılık gösterebilir. Seyirciler tamamen edilgen değildir; mesajları kendi yaşam deneyimlerine, ihtiyaçlarına ve arzularına göre yeniden anlamlandırabilir, hatta karşıt veya muhalif okumalar üretebilirler. John Fiske de popüler kültürü bir iktidar ve direnme alanı olarak tanımlar; televizyon geniş kitlelerin ortak noktalarını bulmaya çalışırken aynı zamanda farklılıkların ifade edilmesine de olanak tanır.

Türkiye bağlamında popüler kültürü inceleyen Nilüfer Tekelioğlu, interaktif yöntemler sayesinde izleyicinin pasif konumdan talebi şekillendiren aktif bir güce dönüştüğünü belirtmekle birlikte önemli bir tehlikeye dikkat çekmektedir. Buna göre görsel medyanın yeni yapısı kültürel muhafazakârlığı sürekli yaymakta ve bu durum gelecekte kültürel muhafazakârlığın siyasal muhafazakârlığa dönüşme potansiyelini barındırmaktadır. Kapitalizm ile kültür arasındaki ilişki medya üzerinden kurulmakta ve ortalama bir beğeni etrafında şekillenen popüler kültür muhafazakâr bir karakter taşımaktadır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250