Frankfurt Okulu, 20. yüzyılın en etkili eleştirel sosyal teorilerini üreten toplumsal araştırma enstitüsüdür. Başlangıçta Musevi cemaatinden iş adamlarının finansal destekleriyle kurulan Enstitü, akademik ve mali bağımsızlığını korumayı başarmıştır. Ancak Adolf Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesiyle birlikte, Enstitü'nün kurucu üyelerinin tamamı görevden alınmış ve can güvenliği tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu baskı ortamında Enstitü, fonlarını Hollanda'ya aktararak kurumsal varlığını güvence altına almıştır.
Alman faşizminden kaçan Max Horkheimer ve Theodor Adorno gibi okulun öncü düşünürleri, 1930'ların ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmişlerdir. Columbia Üniversitesi, bu düşünürlere çalışmalarını sürdürebilmeleri için akademik bir alan sağlamış ve Horkheimer ile Adorno 1938 yılından itibaren burada yoğun bir araştırma sürecine girişmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Nazi rejiminin yıkılması ve Almanya'nın yenilmesi üzerine, Horkheimer ve Adorno ülkelerine geri dönerek Frankfurt'ta enstitü çalışmalarını yeniden canlandırmışlardır.
Okulun diğer önemli üyeleri ise farklı kaderler yaşamışlardır. Leo Löwenthal ve Herbert Marcuse, savaş sonrasında da Amerika Birleşik Devletleri'nde kalarak akademik çalışmalarını orada sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Okulun en özgün teorisyenlerinden biri olan Walter Benjamin ise Avrupa'yı terk etmeme konusunda direnmiştir. Sürgün döneminin büyük kısmını Paris'te geçiren Benjamin, İspanya sınırından geçmeye çalışırken Franco polisinin takibine uğrayıp sıkıştırılınca 1940 yılında trajik bir şekilde intihar etmiştir.
Horkheimer ve Adorno, Amerika Birleşik Devletleri'nde bulundukları dönemde Paul Lazarsfeld ile ortak çalışmalar yürütmüşlerdir. Lazarsfeld'in yönetimindeki Princeton Radyo Araştırmaları Ofisi bünyesinde gerçekleştirilen bu ampirik araştırmalara Rockefeller Vakfı mali destek sağlamıştır. Lazarsfeld, bu iş birliği sayesinde Avrupa'nın derinlikli teorik birikimi ile Amerika'nın ampirik-deneyci araştırma geleneğini sentezlemeyi ve eleştirel teorinin dinamizmiyle bürokratik araştırmaları canlandırmayı umut etmiştir.
Ancak bu büyük beklenti boşa çıkmış ve iki farklı metodolojik yaklaşım arasındaki derin uçurum nedeniyle 1938 yılında ortaklık tamamen sonlanmıştır. Adorno, yürütülen ampirik araştırmaların piyasa mekanizmalarının ve ticari kaygıların denetimine mahkûm olduğunu savunarak projeden ayrılmıştır. Adorno'ya göre kapitalist ticari sistem, kendi ürettiği kültürü ölçmeye çalışırken aslında sistemin hedeflerini yeniden üreten ve meşrulaştıran sığ bir ölçme mekanizması yaratmaktadır.
Frankfurt Okulu düşünürleri, radyo projesini terk etme gerekçelerini, araştırmaların 'kimi', 'nasıl' ve 'neden' sorularını gölgede bırakacak şekilde tasarlanmasına dayandırmışlardır. Horkheimer da benzer bir yaklaşımla, bilimsel araştırmaların ekonomi-politik sistemle eş güdümlenmesinin teoriyi sığlaştırdığını belirtmiştir. Onlara göre asıl yapılması gereken, amaca uygun yöntemler geliştirmekken; ampirik araştırma geleneği, araştırma amaçlarını eldeki mevcut dar yöntemlere göre sınırlandırmaktadır.
Frankfurt Okulu'nun eleştirel gövdesini, Avrupa'da ilerleme, özgürleşme ve bilimsel gelişme iddialarıyla ortaya çıkan Aydınlanma düşüncesinin sorgulanması oluşturur. Aydınlanma, teolojik otoritelerin yerine insan aklını koyarak bilgiyi dünyevileştirmiştir. René Descartes'ın 'Düşünüyorum, o halde varım' (Cogito ergo sum) formülüyle somutlaşan bu süreç, insan zihnini doğuştan fikir barındırmayan, dış dünyadan gelen ışınları bekleyen boş bir levha (tabula rasa) olarak kurgulamıştır.
Dünyevileşen bu yeni akıl, analitik ve çözümleyici bir karakter kazanarak madde ile zihin arasında kesin bir ayrım yapmıştır. Bu ayrım, bilen özne (insan) ile bilinen nesne (doğa/toplum) arasında hiyerarşik bir tahakküm ilişkisi doğurmuştur. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu özgürleştirici iddia, kapitalist modernleşmenin eşitsizlikçi yapısıyla eklemlenerek dönüşmüştür. Akıl, artık sadece bilimsel üretimi değil, insanların ve nesnelerin totaliter yönetimini de eline alan bir araca dönüşmüştür.
Horkheimer ve Adorno'ya göre, sanayinin gelişmesi için zorunlu görülen bu mekanizasyon zihinleri de ele geçirdiğinde akıl araçsallaşır, körleşir ve bir fetiş haline gelir. Araçsal akıl, yaşamın her alanını fayda maksimizasyonu ve verimlilik hesaplarına indirger. İnsanın doğayla birlikte özgürleşmesi hedefi yarım kalmış, bilgi ise kapitalist sistemin sürekliliğini garanti altına alan amaçsal-rasyonel eylemlerin meşrulaştırma aracı haline gelmiştir. Bu durum, aydınlanmanın kendi karşıtına, yani totaliter bir baskı mekanizmasına dönüşmesiyle sonuçlanmıştır.
Herbert Marcuse, klasik Marksist teorinin işçi sınıfına yüklediği devrimci rolü yeniden değerlendirmiştir. Marx'ın döneminde burjuvazi ve proletarya antagonist iki sınıf olarak karşı karşıya gelirken, ileri sanayi toplumunda işçi sınıfı artık sistemin 'maddi olumsuzlaması' olmaktan çıkmış, refah devleti ve tüketim mekanizmaları aracılığıyla sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Marcuse'ye göre çağdaş toplum, refah devleti ile savaş devletinin (silahlanma ve dış tehdit odaklı ekonomi) bir birlikteliğidir.
Marcuse, 'Tek Boyutlu İnsan' adlı eserinde, teknolojinin ve endüstriyel üretimin bireyleri nasıl tek boyutlu hale getirdiğini iki temel süreçle açıklar. İlk süreç, geçmişte devrimci ve eleştirel işlev gören özgürlük, hak ve özerklik gibi kavramların kurumsallaşarak özlerinden boşaltılmasıdır. İkinci süreç ise ideolojinin doğrudan üretim sürecine sızarak bireylerin ihtiyaçlarını manipüle etmesidir. Biyolojik gereksinimler dışındaki tüm ihtiyaçlar yapaydır ve sistem tarafından bireye dayatılmaktadır.
İleri sanayi toplumunda birey ile toplum arasındaki ilişki, bir öykünme ve özdeşleşme ilişkisine dönüşmüştür. Kitle iletişim araçları, sundukları sahte seçim olanakları ve yapay temsillerle eleştirel aklı yok ederek bireyin sistemle bütünleşmesini sağlar. Marcuse bu durumu 'baskıcı bir yüceltme-çözülüşü' (de-sublimation) olarak adlandırır. Yüksek kültürün olumsuzlama gücü kitle iletişim araçlarıyla eritilerek rahatlatıcı banalliklere indirgenmiş, cinsellik ve erotizm bile sistemin sınırları içinde evistleştirilerek mutlu bir bilinç yaratılmıştır.
Frankfurt Okulu'nun son dönem temsilcilerinden Jürgen Habermas, bilim ve teknolojinin ideolojik bir araç haline gelmesini ve bunun kamusal alan üzerindeki tahrip edici etkilerini incelemiştir. Habermas, araçsal akıl ile iletişimsel akıl arasında hayati bir ayrım yapar. Araçsal akıl, teknik kurallara ve rasyonel seçime dayanan amaç-yönelimli eylemleri yönetirken; iletişimsel akıl, özneler arası anlaşmayı, ortak normları ve çarpıtılmamış iletişimi esas alan eylemleri yönlendirir.
Habermas'a göre kamusal alan, devletin ve özel alanın dışında yer alan, özgür bireylerin hiçbir dogmaya bağlı kalmaksızın ortak iyiyi bulmak üzere rasyonel tartışmalar yürüttüğü sivil bir alandır. Tarihsel olarak ilk kez Antik Yunan'da (agora) ve daha sonra 17-18. yüzyıl Avrupa'sında kahvehaneler, salonlar ve küçük ölçekli basın aracılığıyla burjuva kamusal alanı olarak ortaya çıkmıştır. Bu alanlarda yürütülen tartışmaların temelinde, daha iyi argümanın gücüne teslim olmayı içeren iletişimsel akıl yer almaktaydı.
Ancak endüstriyel kapitalizmin gelişmesi, devletin müdahaleci yapısı ve kitle iletişim araçlarının ticarileşmesi kamusal alanın çöküşünü hazırlamıştır. Kamusal alan, rasyonel tartışma ortamı olmaktan çıkıp örgütlü çıkar gruplarının güç mücadelesi yürüttüğü bir sahneye dönüşerek 'yeniden feodalleşmiştir'. Kitle iletişim araçları, kamuyu kültür üreten bir özneden kültür tüketen pasif bir nesneye dönüştürmüştür. Siyaset ise medya aracılığıyla kitlelerin rızasını kazanmaya yönelik halkla ilişkiler şovlarına ve tiyatro sahnelerine indirgenmiştir.