Sosyal sorumluluk kavramı, oldukça geniş kapsamlı olan ve net olarak sınırları çizilemeyen, genel anlamda işletmelerin toplumdaki rolünü ele alan bir kavramdır. Şirketlerin ve yöneticilerinin sadece kendi ortaklarının çıkarlarına değil, aynı zamanda toplumun ihtiyaçlarına karşı da duyarlı olması gerekmektedir. Günümüz iş dünyasında artık işletmelerin böyle bir sorumluluğunun olup olmadığını tartışmak yerine, bu sorumluluğun hangi derecede yerine getirildiğini sorgulama dönemi yaşanmaktadır.
Sosyal sorumluluğun tarihsel kökenleri hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazı araştırmacılar bu kavramın temellerini devletin tüccar ve sanayiciler için kurallar belirlediği eski Yunana kadar götürürken, kimileri ise 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere'de kurulan işçi kasabalarına dayandırmaktadır. Modern anlamda kurumsal sosyal sorumluluğun miladı ise 1953 yılında Howard Bowen tarafından kaleme alınan "Social Responsibilities Of The Businessman" isimli eser olarak kabul edilmektedir.
1960'lı yıllardan itibaren işletme yöneticileri sosyal sorumluluğun önemini kavramış; ekonomik amaçların yanı sıra sosyal nitelikli hedefler de belirleyerek paydaşlara katkı sunacak uygulamalara yönelmişlerdir. Sosyal sorumluluk, işletmenin faaliyetlerinden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen tüm çevresine karşı taşıdığı ahlâki bir sorumluluktur. Yönetimin stratejik kararlar alırken hem işletmenin hem de genel anlamda toplumun çıkarlarını gözetmesini zorunlu kılar.
Günümüzde şirketlerin sosyal sorumluluğu sadece toplumsal projelere finansal destek veya sponsorluk sağlamaktan ibaret görülmemekte, doğrudan işletmenin iş yapma ve üretim biçiminin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Büyüme ve kâr marjının yanı sıra insan hakları, sağlık, çevre sorunları, eğitim ve yoksullukla mücadele gibi konularda duyarlılık göstermek modern işletmeciliğin temel gereklerinden biri haline gelmiştir.
Sosyal paydaşlar (Stakeholders) kavramı, 1960'ların başında şirket ortakları (stockholders) terimine bir alternatif olarak doğmuştur. Bu yaklaşım, halka açık şirketlerin kararlarında sadece ortakların değil, diğer tüm ilgili tarafların çıkarlarının dikkate alınması gerektiğini savunur. Sosyal Paydaşlar Teorisi'nin akademik temelleri R. Edward Freeman tarafından 1984 yılında yayınlanan "Stratejik Yönetim: Sosyal Paydaşlar Yaklaşımı" kitabı ile atılmıştır.
Freeman sosyal paydaşı, bir işletmenin kararlarından, amaçlarından, faaliyetlerinden ve politikalarından etkilenen ya da bunları etkileyebilecek olan tüm birey ve gruplar olarak tanımlamaktadır. Bu teoriye göre işletme, sadece hisse sahiplerinin değil, katkıda bulunan tüm paydaş gruplarının bir araya geldiği ortak bir girişimdir. Başarılı olmak isteyen bir işletmenin paydaşlarıyla olan ilişkilerini en üst düzeyde tutması gerekmektedir.
İşletmenin başlıca sosyal paydaşları; hissedarlar ve yatırımcılar, çalışanlar, müşteriler, kredi verenler, toplum, hükümetler ve doğal çevredir. Hissedarlar yatırımlarının karşılığını kâr ve yüksek gelir olarak beklerken, çalışanlar iyi çalışma koşulları ve adil ücret talep etmektedir. Müşteriler kaliteli ürünü uygun fiyata almak isterken, kredi verenler borçların faiziyle ödenmesini beklemektedir.
Toplum ve hükümetler de işletmelerin önemli paydaşları arasındadır. Hükümetler adil rekabeti sağlayan birer hakem konumundayken, toplum çevrenin korunması, iş olanakları yaratılması ve eğitime destek olunması gibi beklentiler taşır. Ayrıca üretim faaliyetlerinin iklim değişikliği gibi küresel sonuçları göz önüne alındığında, bütün insanlığın da doğası gereği birer sosyal paydaş olduğu kabul edilmektedir.
İşletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk alanında en bilinen ve en çok kabul gören çerçevesi Archie Carroll tarafından geliştirilen "Şirketlerin Sosyal Sorumluluk Piramidi"dir. Carroll bu modeli ekonomik, yasal, etik ve gönüllülük olmak üzere birbirine bağlı dört temel boyut üzerine kurmuştur.
Piramidin en alt basamağında yer alan ekonomik sorumluluklar, işletmenin toplumun gereksinim duyduğu mal ve hizmetleri verimli kaynak kullanımıyla üretmesi ve kârlı bir biçimde satarak ekonomik refah sağlamasını ifade eder. Bu, her işletmenin yerine getirmesi gereken ilk ve en temel sorumluluktur.
İkinci basamaktaki hukuki sorumluluklar, işletmenin tüm faaliyetlerini yürürlükteki yasal düzenlemeler ve kanunlar çerçevesinde icra etmesini kapsar. Yasalara uymamak ve düzenlemeleri ihlal etmek işletmelere ileride çok daha büyük maliyetler olarak geri dönebilmektedir.
Üçüncü basamak olan etik sorumluluklar, kanunlarda açıkça belirtilmese bile toplumun ve paydaşların işletmelerden beklediği ahlâki normları ve kuralları kapsar. Dürüst olmak, müşterileri aldatmamak ve fırsatçı politikalardan kaçınmak bu kapsamdadır. En üst basamakta yer alan gönüllü (hayırsever) sorumluluklar ise tamamen işletmenin kendi inisiyatifine dayalı, toplumu destekleyici isteğe bağlı faaliyetleri içerir.
Kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerini ciddiyetle yürüten ve stratejilerinin merkezine koyan işletmeler, piyasada rakiplerine karşı çok önemli avantajlar ve kazanımlar elde etmektedirler. Bu kazanımların başında şirketlerin marka değerlerinin ve buna bağlı olarak toplam piyasa değerlerinin artması gelmektedir.
Sosyal sorumluluk bilinci yüksek olan işletmeler, nitelikli iş gücünü cezbetme, kurum içinde motive etme ve şirkette tutma konusunda büyük kolaylıklar yaşarlar. Çalışanlar bu tür kurumlarda çalışmaktan gurur duymakta ve aidiyet duyguları artmaktadır.
Ayrıca, çevreye ve topluma duyarlı olan hassas yatırımcıların sermayesini çekebilen bu işletmelerin hisse değerleri yükselmekte ve finansal piyasalardan borçlanma maliyetleri düşmektedir. Müşteri sadakati oluşturma, yeni pazarlara rahatça açılma, genel verimlilik ve kalite düzeyini yükseltme de elde edilen diğer somut faydalar arasındadır.
Kurumsal sosyal sorumluluğun şirket performansının ölçülmesinde kritik bir rol oynamasıyla birlikte uluslararası standartlar geliştirilmiştir. Social Sustainability International tarafından 1997 yılında hayata geçirilen "Sosyal Sorumluluk Standardı" (SA 8000); işletmelerin işgörenlere, tedarikçilere, müşterilere ve topluma karşı sorumluluklarını düzenlemeyi amaçlar.
SA 8000 standardı; çocuk işçi çalıştırılmasının önlenmesi, zorla çalıştırmanın yasaklanması, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması, örgütlenme ve toplu pazarlık hakkına saygı duyulması gibi temel çalışma koşullarında yüksek standartlar getirir.
Standardın diğer önemli ilkeleri arasında ayrımcılık yapılmaması, personele fiziksel veya psikolojik baskı uygulanmaması, çalışma saatlerinin ve fazla mesainin yasal sınırlandırılması, maaşların asgari ücretin altında olmaması ve temel ihtiyaçları karşılaması yer alır. Bu sertifikayı almak isteyen işletmeler kendi yönetim sistemlerini kurmak ve etkinliğini denetletmek zorundadır.