Sivil toplum, üzerinde pek çok farklı düşünürün ve teorinin uzlaşamadığı, tarihi kökleri derin ve geniş bir kavramdır. Hegel bu kavramı devletin üstünlüğü karşısında tikelliğin ifadesi olarak görürken, Marks sömürünün somut karşılığı şeklinde tanımlamıştır. Antonio Gramsci ise sivil toplum devlete egemen olan hegemonik güçlerin sosyal, kültürel ve düşünsel işlevlerinin bir yansıması ve devleti oluşturan temel ögelerden biri olarak ele almaktadır. Liberal teoride bile zaman içinde farklı biçimlerde yorumlanan sivil toplum, mutlak iktidara ve devlet baskısına karşı bireylerin ekonomik, siyasal ve sosyal haklarını koruyan bir özerklik alanı olarak belirginleşir.
Liberalizm çerçevesinde sivil toplum, siyasaldan soyutlanmamış, aksine bireylerin otoriter baskılar olmaksızın kendi aralarında yaptıkları sözleşmelerle örgütlenebildikleri bir etkileşim sahasıdır. Bu yapı kamusal alan ile özel alan arasında bir kesişme, bir ara bölge niteliği taşır. Sivil toplumun güçlü olması, devlete karşıtlık barındıran yıkıcı bir güç merkezine değil, aksine devletin özel alana müdahale etmesini engelleyen ve dengeleyen özerk bir toplumsal yapılanmaya işaret eder. Toplumun kendi ekonomik ve sosyal sorunlarını bu mekanizmalarla çözebildiği durumlarda devletin müdahale inisiyatifi kendiliğinden sınırlanmış olur.
Güçlü bir sivil toplumun var olabilmesi bazı ön koşullara bağlıdır. Bunlar arasında yerel özerklik geleneğinin bulunması, ekonomide devlet müdahalesinin sınırlı olması, piyasa ilişkilerinin doğurduğu eşitsizlikleri dengeleyen karşı örgütlenmelerin gelişmesi ilk sıralarda yer alır. Ayrıca bu durumu destekleyecek hukuki ve siyasal yapıların varlığı, hak ve özgürlükler anlayışının toplumca kabul görmesi ve siyasal kültüre ait norm ve değerlerin yerleşmiş olması şarttır. Bütün bu çerçeve özünde siyasal kavramlar etrafında şekillenmekte olup demokrasinin sağlıklı işleyişi açısından hayati bir önem taşımaktadır.
Siyasal bilimde çıkar grubu kavramı, ülkelerin siyasal gelişmişlik düzeyini, siyasal kültürünü ve birey-devlet ilişkilerinin seyrini anlamak için kullanılan temel bir terimdir. Çıkar gruplarını tanımlarken sıklıkla siyasal partilerle kıyaslama yapılır. Siyasal partiler, iktidarı ele geçirmek suretiyle kamu siyasasını yönlendirmeyi ve çok çeşitli toplumsal sorunlara yönelik kapsamlı projelere sahip olmayı amaçlarlar. İktidara geldikten sonra ise farklı çıkar ve talepleri genel bir siyasa altında koordine etme sorumluluğunu üstlenirler.
Buna karşılık çıkar grupları, yönetme mekanizmasına doğrudan geçme amacı gütmezler. Onların temel hedefi, siyasal otoritelerin aldığı kararları kendi dar ve spesifik çıkarları doğrultusunda etkilemektir. Siyasi partiler kendilerine oy veren çok farklı toplumsal kesimlerin taleplerini ortak bir söylemle ifade ederken, çıkar grupları yalnızca kendi üye bileşimlerine bağımlı olduklarından çok daha sınırlı ve dar bir çıkar perspektifini temsil ederler.
İlter Turan çıkar gruplarını "üyelerinin ortak çıkarlara sahip olduklarını algılayan, iktidara geçmeyi amaçlamadan siyasal sistemi etkilemeye çalışan bir topluluk" olarak tanımlarken; Ersin Kalaycıoğlu belirli bir topluluğun çıkarlarını savunmak ve taleplerini siyasal otoritelere iletmek suretiyle kamu siyasasını etkilemek için var olan grup olarak tanımlamaktadır. Esat Çam ise bu tanımlara ek olarak örgütlülüğü temel bir kriter alarak, çıkar gruplarının baskı yapmak, iktidarı etkilemek amacıyla örgütlenmeye gittiğini vurgulamaktadır.
Gabriel Almond ve G. Bingham Powell'ın geliştirdiği tipolojide çıkar grupları organizasyon biçimlerine göre dört ana düzeyde incelenmektedir. Birinci düzeyde yer alan "Anomik Gruplar", organize edilmemiş bireylerden oluşur. Bu gruplar alışılagelmişin dışında aniden, kendiliğinden meydana gelir ve genellikle şiddet eğilimli bir görünüme sahiptirler. Süreklilik arz etmeyen bu gruplara örnek olarak, bir trafik kazası sonrasında mahalle sakinlerinin yolu ulaşıma kapatarak üst geçit veya sinyalizasyon talebinde bulunması verilebilir.
İkinci düzey olan "Örgütlenmemiş Çıkar Grupları", demografik karakterleri paylaşan birimlerin hükümete yönelik zaman zaman ortaya çıkan yönlendirme girişimleriyle belirginleşir. Bu gruplarda organizasyon düzeyi oldukça düşüktür. Lawson'ın belirttiği üzere ABD'deki Meksikalı azınlığın eğitimde ikinci dil talepleri bu gruba örnek teşkil eder. Üçüncü düzeydeki "Kurumsal Çıkar Grupları" ise üniversiteler, ordu ve bürokrasi gibi kuruluşlardır. Bu kurumların temel amacı çıkarları birleştirmek değildir ancak üyesi oldukları kurumlar gereği zaman zaman hükümete yönelik ilan, reklam ve gösteri gibi faaliyetlerde bulunurlar.
Dördüncü ve son düzey ise "Örgütlenmiş Çıkar Grupları"dır. Bu gruplar çıkarlarını en iyi şekilde savunabilmek amacıyla tamamen organize edilmişlerdir. Kendilerine has personeli, maddi gücü ve doğrudan ya da dolaylı etkileme silahlarıyla donatılmışlardır. İşadamı örgütleri, işçi ve memur sendikaları ile tüketici dernekleri bu tip çıkar gruplarına en net örnekleri oluşturmaktadır.
Bir çıkar grubunun otoriteler karşısındaki başarısı veya etkinliği pek çok iç ve dış faktöre bağlı olarak şekillenir. Bu faktörlerin başında grubun içinde faaliyet gösterdiği siyasal sistemin özellikleri gelir. Siyasal sistemin kurumsallaşma düzeyi, siyasal partilerin gücü, yönetim yapısının üniter veya federal oluşu ve kuvvetler ayrılığı prensibinin uygulanış biçimi çıkar gruplarının yöntemlerini doğrudan etkiler. Örneğin İngiltere'de üniter ve disiplinli parti sistemi nedeniyle çıkar grupları çabalarını kabine üyeleri ve bürokratlar üzerinde yoğunlaştırırken, ABD'de güçler ayrılığının katı uygulanışı sayesinde gruplar Kongre, yürütme ve yargıyı çok yönlü kullanabilmektedir.
İkinci önemli etken grup içi faktörlerdir; bunlar temsil edilen kitlenin büyüklüğü, niteliği, pazarlık kozları ve sahip olunan maddi güçtür. Temsil edilen kitlenin oranı (örneğin İngiliz Ulusal Çiftçiler Birliği'nin çiftçilerin yüzde 80'ini temsil etmesi) hükümet nezdinde muhatap alınmayı kolaylaştırır. Üyelerin toplumsal itibarının yüksek olması veya sendikalarda olduğu gibi kitlenin baskı gücü avantaj sağlar. Ayrıca maddi güç, personel istihdam etme, haberleşme kanallarını kullanma ve kampanya düzenleme noktasında kritik rol oynamaktadır.
Çıkar gruplarının etkinliğini belirleyen bir diğer husus ilgilenilen sorunların türü ve çıkarlarını kamusallaştırabilme yeteneğidir. Gruplar başarılarını artırmak için kendi özel çıkarlarını ulusal çıkarlar düzeyinde tanımlamaya çalışırlar. İşadamı gruplarının sendika grevlerinin ihracata vurduğu darbeyi vurgularken "General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir" mantığıyla hareket etmesi bu duruma somut bir örnektir. Ayrıca çıkar gruplarının siyasal parti nüfuzundan özerk hareket edebilmesi de etkinliklerini artıran temel bir unsurdur.
Çıkar grupları siyasal karar alma mekanizmalarını etkilemek için çeşitli yöntemler kullanırlar. Bunların başında gelen lobi çalışmaları, sistemi ilgilendiren kararları alabilecek kişi ve birimlerle yüz yüze ilişkiler kurarak onları amaçlarına inandırmayı amaçlar. Yürütmenin güçlü olduğu İngiltere'de kulis faaliyetleri kabineye ve bakanlara yönelirken, parti disiplininin zayıf olduğu ABD'de parlamento üyeleri ve hatta eyaletlerde yargı organları lobi faaliyetlerinin hedefi olmaktadır.
Etkileme yöntemleri doğrudan ve dolaylı olarak ikiye ayrılır. Doğrudan etkileme çabaları, seçim dönemlerinde adaylara maddi yardımda bulunmak, grup üyelerinin parlamentoya girmesini sağlamak, yasa tasarıları hazırlanırken parlamentoya heyetler yollamak ve bilgi aktarmak şeklinde gerçekleşir. Bu yöntemler güçlü siyasal birimlere yönelik olarak yapılır ve o ülkedeki siyasal kültürün bu çalışmalara hoşgörülü olmasını gerektirir.
Dolaylı etkileme yöntemleri ise otoritelerin doğrudan muhatap alınmasından ziyade onlar üzerinde baskı oluşturabilecek birimlerin, özellikle de kamuoyunun hedef seçilmesini ifade eder. Çıkar grupları kamuoyu desteği kazanmak için broşür, dergi basmak, gazete ve televizyonlara ilanlar vermek, seminerler düzenlemek ve sosyal yardımlar yapmak gibi faaliyetlere girişirler. Ayrıca gerektiğinde sivil itaatsizlik, boykot, gösteri yürüyüşleri ve protesto eylemleri gibi dolaylı yöntemleri de kamuoyu gündeminde kalmak için kullanırlar.
Çıkar grubu ile devlet arasındaki ilişkilerin farklı ülkelerde şekillenme biçimleri üç temel çıkar grubu sisteminin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bunlardan ilki olan "Plüralist Sistem", çıkar gruplarının siyasal merkezden ve bürokratik birimlerden görece özerkleştiği, örgütlenme ve çıkar ifade düzeylerinin yüksek olduğu, birbirleriyle açık bir rekabet içinde faaliyet yürüttüğü sistemdir. Bu sistemde devlet çıkar grubu faaliyetlerine karşı oldukça hoşgörülüdür ve bunları yasal güvenceye almıştır; ABD bu türe en iyi örnektir.
İkinci sistem ise "Vesayetçi Sistem" olarak adlandırılır. Bu modelde çıkar grupları kendilerinden güçlü diğer örgütlenmelerin vesayeti veya kontrolü altına alınmıştır. Üst örgüt bir siyasal parti ya da güçlü bir toplumsal grup olabilir. İtalya'daki sendikaların Komünist Parti ve Katolik Kilisesi arasında paylaşılmış olması veya Türkiye'de her siyasal eğilimin kendi yan kuruluşları şeklinde çıkar grubu örgütlenmesine gitmesi vesayetçi sisteme örnek teşkil eder.
Üçüncü sistem olan "Neo-Korporatist Sistem"de ise kamu siyasası; hükümet, bürokrasi ve çıkar gruplarının düzenli görüşmeleri sonucunda ortaklaşa oluşturulur. Gruplar bu sistemin işleyişinde yasal ve kurumsal bir unsur haline getirilmiştir. Kimi ülkelerde gruplar özerk bir statüyle bu sürece katılırken (İsveç ve Hollanda modeli), diğer bazı modellerde devlet bu grupları çeşitli yöntemlerle kontrol etmekte ve yönlendirmektedir (Japonya ve Güney Kore modeli).