Klasik kurumsalcılık, siyasetin işleyişinde devleti ve onun kurumsal yapılarını merkeze alan, devlet otoritesi tarafından konulmuş kuralların siyasal hayatı belirleyen özerk bir yapıya sahip olduğunu savunan bir yaklaşımdır. Anayasalar, yasal düzenlemeler ve yasal yetki dağılımı bu yaklaşımda temel belirleyicidir ve yönetim olgusu ön plandadır.
Bu yaklaşım 1940'lı yıllardan itibaren davranışçı akımın eleştirilerine uğrasa da, teorisyenlerin görüşlerini revize etmesi ve özellikle 1990'lı yıllardaki küresel gelişmelerle yeniden güç kazanmıştır. 1992 tarihli Maastricht Anlaşması ile AB'nin kurumsal ve hukuksal entegrasyon sürecine girmesi, Brüksel merkezli kurumsallaşma politikasını birçok ülke için referans yapmış ve kurumsal reformları siyasetin merkezine taşımıştır.
Ayrıca Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında Doğu Avrupa ve Latin Amerika'da yaşanan geçiş süreçleri de yeni kurumsalcılığın önemini artırmıştır. Yeni kurumsalcılık, kurumların sürekliliğine, kolay değişmezliğine ve aktörlerin davranışlarını yönlendiren kural, standart ve prosedürlerin toplumsal ve siyasal hayat üzerindeki belirleyiciliğine odaklanmaktadır.
Yeni kurumsalcılık kapsamında tarihsel kurumsalcılık, var olan kurumların büyük toplumsal dönüşümlerde dahi varlıklarını koruduklarını ve işlev değiştirerek sürdürdüklerini vurgular. Ayrıca bir yerde ortaya çıkan kurumların başka toplumları etkileyerek siyasal hayatı şekillendirmesi söz konusudur; örneğin İngiltere, ABD ve Fransa'daki anayasal gelişmelerin Avrupa'daki monarşilere aktarılması buna örnektir.
Kurumlar, aktörleri belli yönde hareket etmeye teşvik eder, sınırlamalar getirir ve uymayanlara yaptırım uygular. Bu durum sosyal aktörler için 'yol bağımlılığı' adı verilen hareket tarzını zorunlu kılar. Kural ve pratikler aktörlerin davranışlarına anlam ve meşruiyet kazandırarak siyasal istikrar veya istikrarsızlığın açıklanmasında anahtar rol oynar.
Rasyonel tercih kurumsalcılığı ise kurumların çevrelerinden özerk kimliklere sahip olduğunu, farklı çıkar, rasyonalite ve adalet perspektifleriyle hareket ederek çıkarlarını üst düzeye çıkarmaya çalıştıklarını ifade eder. March ve Olsen'e göre siyaset yalnızca kaynak dağıtımı değil, hayatı anlamlandırma ve amaç belirleme faaliyetidir; bu yüzden yeni kurumsalcılık pozitif yaklaşımlara karşı çıkarak idealist bir tutum benimser ve evrensel denge modellerini reddeder.
Psiko-politik analiz; bireylerin, toplumsal grupların ve milletlerin karşılıklı ilişkilerinin şekillenmesinde rol oynayan psikolojik etkenleri inceleyen disiplinler arası bir yaklaşımdır. Görünürdeki siyasal olguların ve algıların altında yatan derin psikolojik nedenleri araştırır ve kökenini psikanaliz çalışmalarından alır.
Harold Lasswell, Freud'un kişisel gelişim kuramı ile sosyo-siyasal gelişim arasında ilişki kuran ilk isimlerdendir. Lasswell, bireyin gelişimindeki kesintilerin süper egoyu aksatarak suç işlemeye eğilim yarattığını belirtmiştir. Yaklaşım, bireyin çekirdek kimliği ile grup kimliği arasındaki bağa odaklanır; yaşamın erken dönemlerindeki ayrımlaşma ve bütünleşme süreçleri kimliğin temelini oluşturur.
Çocuk 36. aydan itibaren özbenlik imgeleri ile nesne imgelerini bütünleştirerek başkalarıyla özdeşim kurar. Başarısız bütünleşme çabaları özbenliğe yönelik tehdit oluşturur ve insan bu tehditlerle 'dışsallaştırma' yoluyla baş etmeye çalışır. Örselenmiş gruplarda liderler ve ebeveynler ortak bir trajedi imgesi aktararak kuşaktan kuşağa intikamcılık düşüncesini pekiştirebilirler.
Vamık Volkan'ın 'zaman çökmesi' olarak adlandırdığı durumda grup, tarihteki bir örselenmeyi sanki daha dün yaşanmış gibi algılar. Örneğin Sırpların 1389 Kosova yenilgisi ile güncel sorunlar arasında bağ kurması akıl dışı politik kararlara ve yıkıcı davranışlara yol açabilir. Geçmiş travmalar intikamcı dışsallaştırmalar üretip şiddeti körükleyebilir.
Psiko-politik analiz, toplumsal şiddeti besleyen bu travmalara sistematik müdahalelerle yaklaşarak bunların kalıcı çatışmalara dönüşmesini engellemeyi amaçlar. Psiko-politik yüzleşme, psiko-sosyal unsurların çözümlenmesiyle barışçıl politikalar geliştirilmesine odaklanır.
Öte yandan, bu yöntem kitleleri yönlendirmede ve kutuplaştırmayı derinleştirmede bir algı yönetimi aracı olarak da kullanılabilmektedir. Örneğin 11 Eylül sonrasında ABD desteğiyle yapılan bazı çalışmalar, dinî kimlikler ile intihar bombacıları arasında zorlama bağlantılar kurarak ötekini tanıma ve savaş stratejisi geliştirme hizmeti görmüştür.
Rasyonel tercih yaklaşımı, ampirik yöntemlere dayalı siyaset bilimi arayışının güncel yansımasıdır. Siyasal aktörlerin ve seçmenlerin davranışlarında çıkarlarını maksimize etmek amacıyla hareket ettiği varsayımına dayanır; yeni bir durumda konumlar kazanç-kayıp ve kâr-zarar ekseninde belirlenir.
Bu yaklaşım kültürel ve psikolojik unsurların etkisini göz ardı eder, birey ve grup rasyonalitesini öne çıkararak grup teorisine yaklaşır ve matematiksel modelleme çabalarıyla davranışçılığın izlerini taşır. Siyaseti liderler ve partiler arası oy kazanma rekabeti olarak görür; hiçbir politikacı oy kaybıyla sonuçlanacak politikayı savunamaz, bu da siyaseti seçmen taleplerine bağımlı kılar.
Piyasa koşullarından esinlenen bu yaklaşım, siyasal otoritelerin rasyonel eğilimlerinin devlet yönetimi üzerindeki bozucu etkilerine dikkat çekerek devletin küçültülmesini, karar alanının sınırlanmasını ve 'anayasal iktisat' ilkesinin benimsenmesini savunur. 1980'lerden sonra gelişen refah devleti karşıtı eğilimin siyaset bilimine yansımasıdır.