Ayrımcılık, bir gruba veya bu grubun üyelerine karşı önyargılardan beslenen, olumsuz tutum ve davranışların tümünü kapsayan dinamik bir süreçtir. Önyargılar ve ayrımcı pratikler, hedef alınan grup üyelerine yönelik olumsuz düşüncelerin ötesinde; hoşlanmama, hor görme, kaçınma ve hatta nefret etmeye kadar uzanan yoğun olumsuz duyguları barındıran tutumlara yol açar. Bu durum, bireylerin toplumsal yaşamda eşit fırsatlara erişimini engeller.
Önyargılar, diğer insanları kendi bireysel varoluşları, yetenekleri veya karakterleri üzerinden değil, doğrudan ait oldukları grup aidiyetlerinden hareketle değerlendiren dogmatik ve olumsuz kanaatleri ifade eder. Ayrımcılığı, insanlar arasındaki sıradan kişisel anlaşmazlıklardan, hoşlanmama veya uzak durma gibi bireysel tepkilerden ayıran temel ölçüt şudur: Ayrımcılığa maruz kalan kişiler, kişisel nitelikleri yüzünden değil, ait oldukları toplumsal, etnik veya dinsel grubun özellikleri nedeniyle bu olumsuz davranışların hedefi haline gelirler.
Önyargıların oluşumunda ve pekişmesinde rol oynayan bir diğer zihinsel mekanizma ise kalıp yargılardır. Kalıp yargılar, belirli bir objeye, topluluğa veya gruba ilişkin bilgi boşluklarını doldurarak onlar hakkında hızlı karar vermeyi kolaylaştıran, önceden zihinde yapılandırılmış izlenimler ve atıflar bütünüdür. Kalıp yargılar, bir grubun diğer gruplardan ayrılması, değerlendirilmesi ve kategorize edilmesi gibi işlevleri yerine getirerek sosyal dünyayı basitleştirir. Ancak bu basitleştirme süreci, kaçınılmaz olarak önyargıların ve ayrımcı uygulamaların zeminini hazırlar.
Ayrımcılık toplumsal yaşamda doğrudan ya da dolaylı olmak üzere iki temel mekanizmayla gerçekleşir. Doğrudan ayrımcılık, bir kişi ya da gruba açıkça ayrımcılık yapma niyetiyle gerçekleştirilen eylemleri kapsar. Bu durum, bir kişinin ırkı, etnik kökeni veya inancı temelinde, benzer bir durumda bulunan bir başkasına gösterilen veya gösterilecek olan davranıştan daha az uygun, dezavantajlı veya kötü bir muamele görmesiyle somutlaşır. Örneğin, bir iş bulma kurumunun nitelikleri uygun olan bir başvuranı sadece kimliği veya kökeni nedeniyle reddetmesi doğrudan ayrımcılıktır.
Dolaylı ayrımcılık ise görünüşte tarafsız, eşitlikçi ve genel geçer olan bir politika, kural, kriter ya da önlemin, uygulamadaki etkisi nedeniyle belirli bir azınlık grubunu veya dezavantajlı kesimi fiili olarak diğerlerinden daha zor bir duruma sokmasıyla ortaya çıkar. Burada niyet açıkça dışlamak olmasa bile, kuralın yarattığı sonuç ayrımcıdır. Örneğin, uzun etek giyen kadınların işe alınmaması yönündeki bir şirket kuralı veya başörtülü kişilerin girişine izin verilmeyen bir hükümet binası uygulaması dolaylı ayrımcılığın en belirgin örneklerindendir.
Irkçılık, bir ırkın diğer bir ırktan doğuştan ve doğal olarak üstün olduğuna yönelik bilinçli ya da bilinçsiz inançlar bütünüdür. Bu kavram iki temel unsurdan beslenir: Birincisi, üstün olduğu iddia edilen ırkın, aşağı görülen ırk üzerinde güç kullanma ve hükmetme hakkına sahip olduğu düşüncesidir; ikincisi ise bu inancın bireylerin ve grupların tüm tutum ve davranışlarını koşullandırmasıdır. Irkçılık kişisel, kişilerarası, kurumsal ve kültürel olmak üzere dört farklı düzeyde analiz edilir. Kültürel düzeyde ırkçılık, kişinin kendi doğuştan gelen kültürel alışkanlıklarını tek norm ve ölçüt kabul ederek diğer kültürleri aşağı görmesidir.
Yabancı düşmanlığı (xenophobia) ise yabancılara veya yabancı ülkelere karşı hissedilen hastalıklı, mantıksız bir korku, tiksinti, iğrenme ve nefret halidir. Bu olgu, nesnel ve rasyonel dayanaklardan yoksun olup tamamen toplumsal düzeyde üretilmiş hayali görüntülere ve algılara dayanır. Yabancı düşmanlığının en temel göstergeleri kolektif korku ve bu korkunun tetiklediği, özellikle farklı kültürlerden gelen bireylere yönelik saldırgan eylemlerdir. Literatürde yabancı düşmanlığı, geniş anlamda ırkçılığın bir türevi olarak kabul edilmekte ve her iki olgunun da benzer önyargılar ile basmakalıp inanışlardan beslendiği vurgulanmaktadır.
Göçmen karşıtlığı literatürde genel olarak 'çıkar temelli' (gerçekçi çatışma teorisi) ve 'kimlik temelli' (toplumsal kimlik teorisi) olmak üzere iki ana kuramsal çerçeveyle açıklanmaktadır. Her iki kuramın da merkezinde yerli halkın hissettiği 'tehdit algısı' yer almaktadır; ancak bu tehdidin kaynağına ve doğasına yönelik getirdikleri açıklamalar farklılaşır. Çıkar temelli teoriye göre vatandaşların göçmenleri tehdit olarak görmesinin nedeni nesnel, ekonomik ve sosyal koşullardır. Kimlik temelli teoriye göre ise bu tehdit algısı tamamen kültürel, psikolojik ve ulusal değerlerin korunması kaygısıyla şekillenir.
Çıkar temelli teorinin temel hareket noktası, kıt kaynaklar üzerindeki etnik rekabetin göçmen karşıtlığını beslediğidir. Bu yaklaşıma göre yerli nüfus, göçmenlerin kendi maddi refahlarına, iş imkanlarına ve sosyal yardımlarına ortak olacağını düşünerek tehdit hisseder. Ekonomik kriz ve işsizlik dönemlerinde göçmen karşıtı siyasi partilere desteğin artması ve göç kotalarının daraltılması bu teoriyi doğrular niteliktedir. Kimlik temelli teoride ise yerli halk, göçmenlerin etnik ve kültürel yapısının kendi ulusal kimliklerini, dillerini ve yaşam tarzlarını bozacağından endişe ederek göçmen karşıtı bir tutum geliştirir.
Sosyal hizmet uzmanları, mesleki uygulamalarında ırk, etnik köken, renk, cinsiyet, yaş, dinsel inanç ve fiziksel engel gibi hiçbir temelde ayrımcılığa yer vermez, ayrımcı uygulamalara göz yummaz ve ayrımcılık yapan odaklarla işbirliği yapmaz. Mesleğin temel etik ilkeleri gereği, sosyal adaletsizlikle mücadele etmek ve özellikle incinebilir, baskı altındaki gruplarla birlikte toplumsal değişimi sağlamak uzmanın birincil görevidir. Bu bağlamda yoksulluk, işsizlik ve ayrımcılık gibi makro sorunlara odaklanılarak toplumsal duyarlılık düzeyinin yükseltilmesi hedeflenir.
Göçmenlerle çalışırken ayrımcılığa maruz kalmanın, bireylerin yeni topluma uyumunu zorlaştıran ve ciddi psikolojik stres yaratan bir unsur olduğu unutulmamalıdır. Sosyal hizmet uzmanları, baskı karşıtı sosyal hizmet yaklaşımı çerçevesinde, göçmenlerin yaşadığı ayrımcılığın kökenlerini analiz etmeli ve bu engelleri ortadan kaldırarak müracaatçıların güçlenmesini sağlamalıdır. Planlı müdahale süreçleriyle hem bireysel düzeyde güçlenme sağlanmalı hem de toplumsal kabulün artırılması için savunuculuk faaliyetleri yürütülmelidir.