Afrika ülkelerinde sosyal hizmet mesleği, kıtanın kendine özgü tarihsel, kültürel ve ekonomik dinamikleri doğrultusunda şekillenmiştir. Meslek, temelde sosyal sorunları çözmeye yönelik iyileştirici, tedavi edici ve rehabilite edici bir yaklaşım olarak benimsenmiştir. Suç, fuhuş, yoksulluk, AIDS gibi derin toplumsal yaralara yönelik önleyici hizmetlerde sosyal hizmet, toplumsal düzenin korunması ve iyileştirilmesi için önemli bir toplumsal denetim aracı olarak kabul edilmektedir.
Geleneksel dönemde sosyal sorunlar ve ihtiyaçlar, profesyonel bir meslek grubu olmaksızın geniş aile, komşuluk ilişkileri ve kabile mekanizmalarıyla çözülmekteydi. Ancak hızlı toplumsal değişme, kentleşme ve sömürgecilik süreçleri bu geleneksel dayanışma ağlarını zayıflatmıştır. Günümüzde modern sosyal hizmet uygulamaları, devlet kurumları, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum örgütlerinin işbirliğiyle yürütülen kurumsal bir yapıya bürünmüştür.
Afrika genelinde sosyal hizmet uygulamalarının altında yatan temel felsefe tarihsel olarak "yardım" olgusu üzerine kurulmuştur. Bu olgu, sömürge döneminin getirdiği kurumsal yapılar ile yerel toplulukların geleneksel yardımlaşma pratiklerinin bir sentezi olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise bu yardım temelli yaklaşım, yerini hak temelli ve güçlendirici bir mesleki müdahale anlayışına bırakmaya başlamıştır.
Afrika kıtası, dünyanın en zengin doğal kaynaklarına ve en yüksek ekonomik potansiyellerinden birine sahip olmasına rağmen, kronikleşmiş yapısal sorunlarla mücadele etmektedir. Bu sorunların en başında yoksulluk gelmektedir. Kıta nüfusunun çok büyük bir bölümü açlık sınırında yaşamakta ve yetersiz beslenmektedir. Gıda güvensizliği; istikrarsız hava koşulları, kötü tarım politikaları, gübre ve tohum gibi girdilerin yüksek maliyetleri, yetersiz ulaşım altyapısı ve küresel pazarlarla rekabet edecek kredi imkanlarının bulunmaması nedeniyle kronik bir hal almıştır.
İşsizlik, özellikle genç nüfus ve üniversite mezunları arasında yıkıcı boyutlardadır. Örneğin, Güney Afrika'da aktif iş gücünün yaklaşık %40'ı istihdam dışıdır. Bu yüksek işsizlik oranları; fuhuş, insan kaçakçılığı, erken yaşta gebelikler ve suç oranlarının tırmanması gibi diğer sosyal sorunları doğrudan tetiklemektedir. Ekonomik güvencesizlik, bireyleri ve aileleri hayatta kalabilmek için riskli yaşam tarzlarına sürüklemektedir.
Kıta genelinde yaşanan iç savaşlar, etnik çatışmalar ve siyasi istikrarsızlıklar toplumsal dokuyu parçalamaktadır. Darfur-Sudan, Uganda ve Çad gibi bölgelerde uzun yıllar süren çatışmalar, en çok kadınları ve çocukları vurmuştur. Bu bölgelerde çocukların kaçırılarak veya zorlanarak asker yapılması yaygın bir olgudur. Ayrıca kız çocukları isyancı gruplar tarafından seks kölesi olarak sömürülmekte, bu durum temel insan haklarını ve aile yapısını tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Sağlık alanında ise HIV/AIDS salgını kıtanın geleceğini tehdit eden en büyük felakettir. Sahra-altı Afrika, dünyada enfeksiyon oranlarının en yüksek olduğu bölgedir. Salgın sadece bireysel sağlık sorunu olmanın ötesinde, geride milyonlarca yetim ve öksüz çocuk bırakarak sosyal bir krize dönüşmüştür. Hastalığın getirdiği tedavi giderleri ve iş gücü kaybı, aileleri daha derin bir yoksulluk döngüsüne sokmaktadır. Bu durum kentsel alanlardaki evsizlik ve gecekondu (örneğin Kenya'daki Kibera) sorunlarıyla birleştiğinde, hijyenik olmayan koşullar salgının yayılmasını daha da hızlandırmaktadır.
Afrika'da sosyal hizmet eğitiminin ve uygulamalarının gelişiminde sömürge mirasının etkisi yadsınamaz derecede büyüktür. İngiliz, Fransız, Portekiz ve Hollanda sömürge yönetimleri, kendi ülkelerindeki sosyal refah modellerini ve felsefesini kolonilerine taşımışlardır. Amerika Birleşik Devletleri doğrudan bir sömürgeci güç olmamasına rağmen, sunduğu eğitim modelleri ve akademik destekle kıtadaki sosyal hizmet eğitimi üzerinde derin bir nüfuz kurmuştur.
Sömürge dönemindeki ilk sosyal hizmet müdahaleleri, kitlelerin refahını artırmaktan ziyade sistemin devamlılığını sağlamaya yönelik, sınırlı ve iyileştirici (tıbbi/klinik) çalışmalarla sınırlı kalmıştır. Bu dönemde denetimli serbestlik evleri, sanayi okulları, psikiyatri hastaneleri ve yetimhaneler gibi kurumsal yapılar kurulmuştur. Bu yaklaşım, devletin kitlelere karşı sorumluluğunu asgari düzeyde tutan ve sadece en uçtaki mağduriyetleri gidermeyi hedefleyen bir felsefeye dayanmaktaydı.
Bağımsızlık sonrası dönemde ise sosyal hizmetin gündemi yoksulluk, cehalet, yetersiz beslenme, yüksek bebek ölümleri, zorunlu göç ve sömürüyle mücadele üzerine yeniden şekillenmiştir. 1980'lerdeki petrol krizleri, borçların yeniden yapılandırılması için dayatılan Yapısal Uyum Programları ve doğal afetler, sosyal hizmet uzmanlarının makro düzeyde, yani toplumsal kalkınma ve politika geliştirme alanlarında daha aktif roller üstlenmesini zorunlu kılmıştır.
Modern Afrika'da sosyal hizmet uzmanları, çok geniş ve karmaşık alanlarda görev yapmaktadır. Çocuk Refahı Hizmetleri kapsamında; ihmal, istismar ve sömürüye maruz kalmış çocuklara, yetimlere ve sokak çocuklarına yönelik koruyucu aile, evlat edindirme ve kurumsal bakım hizmetleri sunulmaktadır. Aile Refahı Hizmetleri ise aile içi şiddete maruz kalan kadınlar, bekar anneler ve yoksul aileler için danışmanlık ve maddi destek programlarını yürütmektedir.
Tıbbi ve Psikiyatrik Sosyal Hizmet alanında çalışan uzmanlar, hastanelerde ve kliniklerde özellikle HIV/AIDS hastalarının, engellilerin ve kronik hastalığa sahip bireylerin tedavi süreçlerine uyumunu kolaylaştırmakta ve ailelerine psikososyal destek sağlamaktadır. Eğitim Odaklı Sosyal Hizmet kapsamında ise okullarda akademik başarısızlık, uyum sorunları veya ailevi problemler yaşayan öğrencilere rehberlik, danışmanlık ve maddi yardım mekanizmaları organize edilmektedir.
Koruyucu ve Islah Hizmetleri alanında, suç işlemiş bireylerin, çocuk suçluların ve eski mahkumların topluma kazandırılması amacıyla denetimli serbestlik ve rehabilitasyon çalışmaları yürütülmektedir. Toplum Hizmetleri başlığı altında ise gençlerin ve yaşlıların sosyal yaşama katılımını artıracak toplum merkezleri kurulmakta, yerel kalkınma projeleri desteklenmektedir. Sosyal hizmet uzmanları bu ortamlarda planlayıcı, savunucu, danışman, araştırmacı ve yönetici rollerini üstlenmektedirler.
Afrika'da kadınlar, toplumsal yaşamın merkezinde yer almalarına rağmen en dezavantajlı grupların başında gelmektedir. Birçok ülkede ataerkil gelenekler, kadınların haklarını ve gelişimlerini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Örneğin Gana'da kadınların %80'i tarım sektöründe çalışmasına rağmen, özellikle kuzey bölgelerindeki güçlü ataerkil yapı nedeniyle mülkiyet ve miras haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. Kadınlar toprak veya hayvan sahibi olamadıkları için ekonomik olarak tamamen eşlerine bağımlı kalmaktadırlar.
Kadınların karşılaştığı bir diğer ağır sorun ise fiziksel ve psikolojik yıkımlara yol açan kadın sünneti geleneğidir. Bu gelenek, birçok kabile tarafından kültürel bir zorunluluk olarak sürdürülmektedir. Ayrıca aile içi şiddet ve kadınların karar alma mekanizmalarından dışlanması yaygın bir durumdur. Bu sorunların çözümü için hem yerel hükümetler hem de "Afrika Girişimi" gibi uluslararası sivil toplum kuruluşları yoğun çalışmalar yürütmektedir.
Yürütülen bu çalışmaların odağında; kabile liderleriyle görüşülerek kadınların statüsünün yükseltilmesi, kadınların aile planlaması ve HIV/AIDS'ten korunma konularında eğitilmesi yer almaktadır. Ayrıca kadın haklarını savunan sivil örgütlerin desteklenmesi, kadınlara yönelik yeni istihdam alanlarının yaratılması, okuryazarlık oranlarının artırılması ve kadınların arazi mülkiyeti edinmesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması için savunuculuk faaliyetleri yürütülmektedir.