Birey ve toplum kavramları, sosyolojinin başlangıcından bu yana birbirini tamamlayan ancak hangisinin diğerini kurduğu veya belirlediği noktasında derin tartışmalara sahne olan iki temel unsurdur. Her insan biyolojik bir organizma olarak dünyaya gelmekle birlikte, aynı zamanda içine doğduğu toplumsal yapının, kültürün ve dilin bir taşıyıcısı haline gelerek toplumsal bir varlık niteliği kazanır. Toplum ve kültür, bireylerin eylemleri, etkileşimleri ve günlük pratikleri aracılığıyla görünürlük kazanır ve yeniden üretilir. Ancak tarihsel ve mantıksal açıdan toplumun bireyden önce var olduğu gerçeği, klasik sosyal teoride toplumun bireye dışsal, aşkın ve onu bütünüyle belirleyen bir güç olarak tanımlanmasına yol açmıştır.
Klasik sosyal teorinin bu tek yönlü ve bireyi edilgen (pasif) bir konuma yerleştiren yaklaşımına karşılık, çağdaş sosyal teori bu ikiliği (yapı-fail, makro-mikro, toplum-birey düalitesini) aşmayı en önemli meselelerinden biri haline getirmiştir. Çağdaş sosyologlar, toplumsal dünyayı birey ile toplumun, yapı ile fail öznelerin karşılıklı, sürekli ve diyalektik etkileşimiyle açıklama çabasına girişmişlerdir. Örneğin Peter Berger ve Thomas Luckmann, toplumu dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme adını verdikleri üç temel uğraktan oluşan kesintisiz ve eş zamanlı bir diyalektik süreç olarak kavramak gerektiğini savunarak klasik teorinin katı ikiliklerini aşmaya çalışmışlardır.
İnsan teki, toplumsallığa ve bir grup içinde yaşamaya yüksek bir yatkınlıkla doğar. Toplumun yaşam tarzı, değerleri, normları ve hayatta kalmak için gerekli bilgileri bireye çeşitli gruplar aracılığıyla aktarılır. Bu aktarım süreci doğrusal veya tek taraflı bir dayatma değildir; bireyin bu değerleri içselleştirme, yorumlama, kabul etme veya reddetme kapasitesi mevcuttur. Dolayısıyla, birey ile toplum arasındaki etkileşim her zaman tam bir uyumla sonuçlanmaz; uyumsuzluk, sapma ve toplumsal değişim ihtimalleri de bu dinamik etkileşimin doğal birer parçası olarak her an mevcuttur.
İnsanın gelişiminde kalıtımın (doğanın) mı yoksa toplumsal çevrenin ve eğitimin (terbiyenin) mi belirleyici olduğu sorusu, sosyal bilimlerin en köklü ve sonu gelmez tartışmalarından biridir. Sigmund Freud, toplumsallaşmayı insanın doğal dürtü ve eğilimlerinin bastırılması, yani doğanın aleyhine işleyen psikolojik bir süreç olarak ele alırken; işlevselci perspektif toplumsallaşmaya toplumsal bütünleşmeyi ve düzeni sağlayan yapıcı bir rol atfeder. Günümüzde kabul gören ortak bilimsel kanaat, bireyin gelişiminde hem biyolojik donanımın (doğanın) hem de toplumsal çevrenin (yetiştirilmenin) birlikte ve karşılıklı olarak rol oynadığı yönündedir.
Bu tartışmanın en somut ve çarpıcı verilerini, insan ilişkilerinden tümüyle uzak ve yalıtılmış ortamlarda büyüyen çocukları konu alan 'yabani çocuklar' (vahşi çocuklar) vakaları sunmaktadır. Anthony Giddens'ın da dikkat çektiği üzere, 1800 yılında Güney Fransa'da ormanda bulunan 'Aveyron Yabani Çocuğu' (Victor) örneği, insan etkileşimi olmadan büyüyen bir çocuğun dik yürümesine rağmen konuşamadığını, temizlik duygusundan yoksun olduğunu ve topluma uyum sağlamakta çok büyük zorluklar çektiğini göstermiştir. Paris'te uzmanlar tarafından yürütülen yoğun eğitim çabalarına rağmen Victor, tuvalet eğitimi alıp giyinmeyi öğrense de konuşmayı tam olarak sökememiş ve sınırlı bir gelişim göstererek genç yaşta ölmüştür.
Benzer şekilde, 1920 yılında Hindistan'da bir kurt ininde bulunan Amala ve Kamala adlı kız çocukları da toplumsal çevrenin insanlaşma sürecindeki hayati önemini ortaya koymuştur. Dört ayak üzerinde yürüyen, çiğ et yiyen, geceleri uluyan ve insanlardan kaçan bu çocuklardan Kamala, yoğun bir eğitim sürecinin ardından ancak birkaç yıl içinde iki ayak üzerinde yürümeyi, tuvalet eğitimini ve yaklaşık kırk kelimelik son derece sınırlı bir kelime dağarcığını öğrenebilmiştir. Bu vakalar, doğuştan getirilen biyolojik özelliklerin sadece birer 'hammadde' olduğunu, bu hammaddenin insani niteliklere bürünmesinin ancak toplumsal etkileşim ve sosyalleşme süreciyle mümkün olabileceğini kesin olarak kanıtlamaktadır.
Toplumsallaşma (sosyalleşme), bireyin çevresindeki insanlarla etkileşime girerek içinde yaşadığı toplumun yapma, duyma, düşünme biçimlerini, değerlerini ve normlarını öğrenmesi ve içselleştirmesi sürecidir. Bu süreç nesnel ve öznel olmak üzere iki açıdan tanımlanabilir. Nesnel açıdan toplumsallaşma, toplumun kendi kültürünü bir kuşaktan diğerine aktardığı, bireyi onaylanmış sosyal rollere ve yaşama desenine uyarladığı bir mekanizmadır. Öznel açıdan ise bireyin çevresine uyum sağlarken gerçekleştirdiği etkin bir öğrenme, kişilik geliştirme, benlik ve kimlik kazanma sürecidir. Toplumsallaşma sadece çocuklukla sınırlı kalmayıp, bireyin yaşamı boyunca karşılaştığı yeni statüler, roller ve ortamlar çerçevesinde ölene dek devam eder.
Toplumsallaşma sürecinin gerçekleşmesinde rol oynayan çeşitli kurum ve gruplara 'toplumsallaşma aracıları' denir. İlk ve en etkili aracı, bireyin dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren birincil ilişkiler kurduğu ailedir. Aile, temel değerlerin, dilin ve davranış kalıplarının aktarıldığı ilk merkezdir. İkinci önemli aracı, akran ve arkadaş gruplarıdır. Ailedeki dikey otorite ilişkisinin aksine, arkadaş grupları eşitlikçi bir yapı sunar; oyunlar aracılığıyla çocuğa kurallara uymayı, rekabeti, paylaşmayı ve bağımsız bir kimlik geliştirmeyi öğretir. Üçüncü aracı olan okul, bireyi sistemli bir şekilde toplumsal rollere hazırlar, resmi kuralları ve uzmanlaşmış bilgileri aktarır.
Modern ve çağdaş toplumlarda kitle iletişim araçları da son derece güçlü birer toplumsallaşma aracısı haline gelmiştir. Televizyon, internet, sosyal medya ve diğer medya ürünleri, bireylere toplumsal roller sunarak değer yargılarının, algıların ve kanaatlerin şekillenmesinde yönlendirici bir işlev üstlenir. Bu farklı aracıların sunduğu değerler her zaman birbiriyle uyumlu olmayabilir; aile, okul, arkadaş grubu ve medya arasındaki uyumsuzluklar bireyin iç dünyasında veya toplumsal yaşamda çatışmalara ve kırılmalara yol açabilir. Toplumsallaşma doğrudan komutlar ve yaptırımlarla (ödül-ceza) gerçekleşebileceği gibi, dolaylı yollarla ve örnek alınan kişilerin (anlamlı ötekilerin) taklit edilmesiyle de yürütülür.
Benlik (kendilik), bireyin kim ve nasıl olduğuna dair geliştirdiği algıların, duyguların ve düşüncelerin organize olmuş bütünüdür. Birey büyüme sürecinde kendisini dış dünyadan, nesnelerden ve diğer insanlardan ayırt etmeyi öğrenerek bir benlik bilinci geliştirir. George Herbert Mead, benliğin doğuştan gelmediğini, toplumsal tecrübe ve etkileşim süreciyle zaman içinde inşa edildiğini savunur. Mead'e göre toplumsal tecrübe, sembollerin (jestler, kelimeler) karşılıklı mübadelesiyle gerçekleşir. İnsanlar etkileşim esnasında diğerlerinin niyetlerini anlamaya çalışır ve kendilerini karşısındakinin yerine koyarak (rol alma) durum değerlendirmesi yaparlar.
Mead'in kuramında benlik iki temel boyuttan oluşur: 'I' (Ferdî Ben/Özne Ben) ve 'Me' (Sosyal Ben/Nesne Ben). 'I', bireyin dürtüsel, yaratıcı, aktif ve harekete geçen yönünü temsil ederken; 'Me', toplumun beklentilerini, normlarını ve kurallarını içselleştirmiş olan, eylemleri toplumsal süzgeçten geçiren denetleyici yönü ifade eder. Birey bir eylemde bulunurken 'I' boyutuyla karar verir, ancak bu eylemi 'Me' boyutuyla, yani başkalarının beklentilerini dikkate alarak şekillendirir. Bu süreçte bireyin dikkate aldığı çevre ikiye ayrılır: 'anlamlı/önemli ötekiler' (bireyin hayatındaki birinci derecede önemli kişiler) ve 'genelleştirilmiş öteki' (toplumun genel norm ve değerleri).
Charles Horton Cooley de benliğin toplumsal etkileşimle gelişimini 'ayna benlik' (aynadaki akseden ben) kavramıyla açıklar. Cooley'e göre bireyin benlik imajı, başkalarının kendisini nasıl gördüğüne ve değerlendirdiğine dair inançlarına dayanır. Diğer insanlar, bireyin kendisini seyrettiği birer ayna işlevi görür. Benliğin kazanılması, toplumsal düzenin sadece dışsal bir zorlama olmadığını, bireyin içsel dünyasına bağlanarak öznel bir gerçeklik haline geldiğini kanıtlar. Bu doğrultuda benlik; kimlik, benlik simgesi ve benlik saygısı olmak üzere üç temel boyutta şekillenir.
Peter Berger ve Thomas Luckmann, toplumsallaşmayı bireyin bir toplumun nesnel dünyasına kapsamlı ve tutarlı bir şekilde giriş süreci olarak tanımlar ve bunu iki ana aşamaya ayırırlar: Aslî (birincil) toplumsallaşma ve talî (ikincil) toplumsallaşma. Aslî toplumsallaşma, bireyin çocukluk döneminde deneyimlediği, onu toplumun bir üyesi haline getiren ilk ve en kritik süreçtir. Bu süreç sadece bilişsel bir öğrenme değil, aynı zamanda çocuk ile 'anlamlı ötekiler' (ebeveynler, yakın çevre) arasında kurulan çok yoğun duygusal bağlara dayanan bir süreçtir. Çocuk, içine doğduğu bu dünyayı mümkün dünyalardan biri olarak değil, şüpheye yer bırakmayan 'tek ve gerçek dünya' olarak içselleştirir.
Aslî toplumsallaşma, çocuğun bilincinde somut kişilerin tutumlarından genel toplumsal kurallara doğru bir soyutlama yapmasıyla, yani 'genelleştirilmiş öteki' kavramının zihninde yer etmesiyle tamamlanır. Bu aşamadan sonra birey toplumun gerçek bir üyesi haline gelmiştir. Talî toplumsallaşma ise zaten sosyalleşmiş olan bireyin, toplumun nesnel dünyasındaki yeni kurumsal alanlara, alt-dünyalara ve rollere dahil olması sürecidir. İşbölümü ve uzmanlaşmanın bir sonucu olan talî toplumsallaşma; okula başlama, işe girme, evlenme, askere gitme veya emeklilik gibi yaşam seyrindeki yeni aşamaları kapsar.
Talî toplumsallaşmada içselleştirilen alt-dünyalar, aslî toplumsallaşmadaki gibi mutlak ve kaçınılmaz değil, kısmî ve geçici gerçekliklerdir. Bu süreçteki roller yüksek düzeyde resmiyet ve anonimlik taşır; buradaki öğreticiler kolayca ikame edilebilir kurumsal görevlilerdir. Bu nedenle talî toplumsallaşmada öğrenilen bilgilerin gerçeklik vurgusu daha zayıftır ve bireyin bu bilgileri paranteze alması veya geride bırakması çok daha kolaydır. Ancak bazı durumlarda (örneğin orduya katılma, radikal bir dine veya ideolojiye bağlanma gibi durumlarda) talî toplumsallaşmanın etkisini artırmak için yoğun duygusal teknikler kullanılarak aslî toplumsallaşmanın koşulları yapay olarak taklit edilir.
Yeniden-toplumsallaşma, bireyin geçmişte edindiği değerleri, normları, davranış kalıplarını ve benlik algısını büyük ölçüde terk ederek, tamamen yeni bir yaşam tarzını, kimliği ve kurallar bütününü benimsemesi sürecidir. Bu süreç genellikle bireyin dış dünyadan ve alışıldık toplumsal çevresinden izole edildiği ortamlarda gerçekleşir. Erving Goffman, bu tür işlevleri yerine getiren yapıları 'total kurumlar' (bütüncül kurumlar) olarak adlandırır. Akıl hastaneleri, hapishaneler, kışlalar, yatılı okullar ve manastırlar total kurumların en belirgin örnekleridir.
Total kurumlarda bireyin hayatının her anı ve tüm ihtiyaçları idari otoriteler tarafından kılı kırk yaran kurallarla düzenlenir, denetlenir ve gözetim altında tutulur. Birey bu kurumlara girdiğinde, saçlarının kazıtılması, tek tip elbise giydirilmesi, kişisel eşyalarına el konulması gibi ritüellerle eski kimliğinden ve kişiselliğinden arındırılır. Zygmunt Bauman'ın 'zoraki cemaatler' olarak tanımladığı bu yapılarda, kuralları koyanlar ile kurallara tabi olanlar arasında aşırı keskin bir bölünme ve uçurum bulunur. Bu kurumlarda arzu edilen yeni davranış kalıplarını yerleştirmek için baskı, ceza ve sürekli gözetim mekanizmaları etkin bir şekilde kullanılır.
Total kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilen yeniden-toplumsallaşma, bireyin öz-benliğini sistemli bir şekilde çözerek kurumsal beklentilere uygun yeni bir kimlik inşa etmeyi amaçlar. Bu süreç, bireyin toplumsal yapı içerisindeki konumunu, sınırlarını ve özgürlük derecesini radikal bir biçimde sorgulatmaktadır. Louis Althusser'in 'Devletin İdeolojik Aygıtları' kuramı ve Michel Foucault'nun iktidar, beden ve söylem üzerindeki analizleri de toplumsallaşmanın bireyi özgürleştiren bir süreç olmaktan ziyade, egemen sistemlerin ve iktidar mekanizmalarının bireyi denetleme, şekillendirme ve uysallaştırma araçları olduğunu ileri sürerek konuya eleştirel bir boyut kazandırır.