Sanayileşme öncesi dönemde yaşlılar, nesiller arası bilgi aktarımında kritik bir köprü görevi üstlenmekteydiler. Yaşam süresinin kısalığı ve geleneksel aile yapısının koruyucu doğası gibi nedenler, yaşlılığın sosyal bir sorun olarak algılanmasını engellemiştir. Ancak sanayileşme ve kentleşme süreciyle birlikte bu dinamikler kökten değişmiştir. Sosyal refah düzeyinin yükselmesi ve tıp alanındaki büyük ilerlemeler, doğuştan itibaren beklenen yaşam süresinin uzamasına ve toplumdaki yaşlı nüfus oranının hızla artmasına yol açmıştır.
Kentsel ortama geçişle birlikte ailelerin küçülmesi, kadınların iş hayatına katılması ve konut yapılarının daralması, yaşlıların ev ortamında bakılabilme olanaklarını ciddi şekilde sınırlandırmıştır. Bunun yanı sıra kurumsal bakım maliyetlerinin yüksekliği, yaşlılığı aile sınırlarını aşan makro düzeyde bir sosyal sorun haline getirmiştir. Yaşlılığın toplumsal bir yük olarak görülmeye başlanması, yaşlıların sosyal ve ekonomik açıdan topluma maliyet getirdiği inancını beslemiş ve kuşaklar arası çatışmayı tetiklemiştir.
Günümüzde yaşlılık sadece bireysel bir gerileme veya biyolojik bir evre değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları olan karmaşık bir olgudur. Ülkelerin uyguladıkları sosyal politikalar, sosyal güvenlik yasaları ve sosyal devlet anlayışları, yaşlıların bu hassas dönemde karşılaştıkları sorunların düzeyini doğrudan belirlemektedir. Bu nedenle yaşlılık sorunlarına bütüncül yaklaşılması ve koruyucu-önleyici sosyal hizmet mekanizmalarının devreye sokulması elzemdir.
Yaşlıların sosyal hizmetler kapsamına giren, sosyal rahatsızlık yaratan ve belirli bir sınırı aşması durumunda sosyal hastalık boyutuna ulaşan gereksinim ve sorunları Tomanbay tarafından çok boyutlu olarak ele alınmıştır. Bu sorunlar ekonomik yetersizlikler, sosyal ilişkilerde daralma, psikolojik çöküntüler, kültürel uyumsuzluklar, rutin kamu hizmetlerinden yararlanmada çekilen güçlükler, kuşak çatışmaları, yalnızlık, iletişimsizlik, sevgisizlik, kronik sağlık sorunları, umutsuzluk, cinsel fonksiyon kayıpları, ev işlerini tek başına yürütememe ve boş zamanı değerlendirememe gibi geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.
Bu karmaşık sorunlar akademik ve uygulamalı analizleri kolaylaştırmak amacıyla beş ana başlık altında toplanmaktadır: Sosyokültürel sorunlar, sağlık sorunları (biyolojik ve psikolojik boyutlarıyla), ekonomik sorunlar, yaşlılıkta kötü beslenme ve yaş ayrımcılığı. Her bir başlık, yaşlının yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ve birbirini tetikleyen dinamiklere sahiptir.
Örneğin, emeklilikle başlayan ekonomik gelir kaybı, yaşlının sosyal statüsünü sarsmakta; bu durum sosyal izolasyona ve yalnızlığa yol açarak psikolojik çöküntüyü (depresyon, anksiyete) beraberinde getirmektedir. Psikolojik sorunlar ise fiziksel sağlığı ve beslenme düzenini bozarak yaşlıyı tamamen başkalarına bağımlı hale getirebilmektedir. Bu döngüyü kırmak, ancak çok disiplinli sosyal hizmet müdahaleleriyle mümkündür.
Yaşlıların karşılaştığı sosyokültürel sorunların temelinde aile yapısındaki değişimler, rol ve statü kayıpları yer almaktadır. Geleneksel geniş aile yapısından çekirdek aileye geçiş, yaşlının aile içindeki merkezi konumunu sarsmıştır. Aile içinde karar verici ve bilge kişi rolünden, büyükanne-büyükbaba gibi daha pasif rollere geçiş yapan yaşlı, kendisini ailede bir fazlalık veya yük olarak hissetmeye başlayabilmektedir.
Emeklilik süreciyle birlikte iş yaşamındaki üretken kimliğini kaybeden birey, toplum içindeki saygınlığının ve nüfuzunun azaldığı hissine kapılır. Fiziksel kapasitesinin gerilemesi ve maddi imkanlarının kısıtlanması, yaşlının toplumsal yaşama katılımını sınırlandırarak onu sosyal izolasyona sürükler. Sosyal izolasyon ise kaçınılmaz olarak yalnızlık ve çaresizlik duygularını besler.
Bu sürecin en belirgin tezahürlerinden biri de 'kuşaklararası çatışma'dır. Hızlı toplumsal değişme ve kentleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu çatışma, yaşlılar ile gençler arasındaki görüş, değer yargısı, inanç ve yaşam tarzı farklılıklarından beslenir. Sadece giyim kuşam gibi yüzeysel konularda değil, ahlaki ve dini değerlerde de ortaya çıkan bu ayrışma, aile içi iletişimi kopma noktasına getirebilmektedir.
Yaşlılık döneminde sağlık sorunları en sık karşılaşılan ve yaşam kalitesini en çok düşüren unsurlardır. Biyolojik açıdan yaşlanma; sinir, kalp-damar, böbrek-idrar, sindirim, üreme, endokrin ve duyu sistemlerinde meydana gelen gerilemeleri kapsar. Yaşlılarda bilişsel yetersizlik, hareketsizlik, dengesizlik, idrar kaçırma, görme ve işitme bozuklukları ile sık düşme gibi durumlar yaygındır. Bu süreçte en büyük hatalardan biri, ortaya çıkan belirtilerin 'yaşlılıktandır' denilerek önemsenmemesi ve tıbbi yardımın geciktirilmesidir.
Psikolojik boyutta ise yaşlılık; eskiye bağlılık, yeniliklere uyum sağlayamama, depresyon, uyku bozuklukları, ölüm korkusu, bunaltı, alınganlık ve bunama (demans) gibi sorunlarla karakterizedir. Emeklilik, eş kaybı, çocukların evden ayrılması (boş yuva sendromu) ve özerkliğin yitirilmesi gibi yaşam olayları ruhsal çöküntüyü tetikler.
Yaşlıların sağlık hizmetlerine erişiminde de ciddi engeller bulunmaktadır. Maddi yetersizlikler, ulaşım zorlukları veya kendilerine refakat edecek bir yakınının bulunmaması, yaşlıların tedaviye ulaşmasını zorlaştırır. Ayrıca, yaşlılara yönelik toplumsal değer algısının düşüklüğü, sağlık kuruluşlarında sunulan hizmetlerin niteliğine ve önceliğine de olumsuz yansıyabilmektedir.
Ekonomik sorunlar, yaşlılık döneminin en belirleyici kriz alanlarından biridir. Çalışma hayatından çekilme veya emeklilik, bireyin gelirinde ciddi bir düşüşe yol açarken; kronik hastalıklar nedeniyle sağlık harcamalarında tam tersi bir artış meydana gelir. Gelir yetersizliği; konut, beslenme, sağlık ve engellilik gibi riskleri de beraberinde getirerek birçok yaşlının kentlerde yoksulluk sınırının altında yaşamasına neden olmaktadır.
Ekonomik yetersizlikler ve fiziksel kısıtlılıklar, yaşlılıkta kötü beslenme (malnütrisyon) sorununu doğurur. Alışveriş merkezlerine ulaşım zorluğu, diş sağlığı sorunları, tek başına yemek hazırlama isteksizliği ve dengeli beslenme konusundaki bilgi eksikliği yaşlıları nüfusun en sağlıksız beslenen kesimi haline getirmektedir. Uygun beslenememe ise bağışıklık sistemini zayıflatarak hastalıkları tetikler.
Son olarak 'yaş ayrımcılığı' (ageism), yaşlıların sadece yaşlarından ötürü maruz kaldıkları sistematik dışlanmayı ifade eder. Robert Butler tarafından kavramsallaştırılan bu olgu; bireysel, kurumsal ve toplumsal düzeyde gerçekleşir. Yaşlıların 'inatçı' veya 'işe yaramaz' olarak damgalanması, kamusal hizmetlere erişimde ayrımcılığa uğramaları ve haklarının göz ardı edilmesi, sosyal hizmet uzmanlarının hak savunuculuğu rolünü üstlenmesini zorunlu kılmaktadır.