Günümüz dünyası eş zamanlı olarak hem küreselleşme hem de yerelleşme dinamiklerinin etkisi altındadır. Küreselleşme süreci dünya genelinde homojenleştirici bir etki yaratırken, teknolojik gelişmeler yerel ve özgün kültürlerin küresel ölçekte görünürlük kazanmasını sağlamaktadır. Bu çift yönlü süreçte ulus devletlerin geleneksel ağırlığı sarsılmakta, ekonomik ve sosyal yaşamın merkez üssü haline gelen kentler ve yerel düzeydeki kurumsal yapılar ön plana çıkmaktadır.
1980 sonrasında hız kazanan neo-liberal politikalar, merkezi yönetimlerin ekonomik ve sosyal alandaki doğrudan müdahaleci rollerini sınırlandırmıştır. Bu durum yerel yönetimlerin işlevlerinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Ancak bu dönüşümün boyutu ve niteliği, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine, yönetim geleneklerine ve merkez-yerel ilişkilerinin yapısına göre farklılık göstermektedir.
Gelişmiş ülkelerde 1945-1975 yılları arasında hüküm süren 'Refah Devleti' döneminde, yerel yönetimler ulusal düzeyde belirlenen sosyal politikaların yereldeki ana uygulayıcısı konumundaydı. Bu dönemde 'refah belediyeleri' veya 'yerel refah devleti' olarak adlandırılan geniş yetkili yapılar, neo-liberal dönemde yerini hizmetlerin piyasalaştırıldığı, bütçe kısıtlamalarının uygulandığı ve yerel yönetimlerin birer 'yetkili otorite' olarak konumlandırıldığı daha dar bir faaliyet alanına bırakmıştır.
Gelişmekte olan ülkelerde ise durum farklı bir seyir izlemektedir. Bu ülkelerde yerelleşme politikaları, yerel yönetimlerin idari sistem içindeki önemini artırmıştır. Merkezi devletin üzerinden atmak istediği sosyal ve ekonomik fonksiyonlar yerel yönetimlere devredilmiş, böylece yerel yönetimler küreselleşme sürecinde çok daha kritik ve genişleyen bir rol üstlenmek zorunda kalmıştır.
Dünya genelinde kentsel nüfus özellikle 1950-1990 döneminde olağanüstü bir artış göstererek 730 milyondan 2.3 milyara ulaşmıştır. Bu hızlı nüfus artışı ve göç dalgaları, kentlerin altyapı, konut, ulaşım, su ve sağlık hizmetlerine olan talebini katlamıştır. Gelişmiş ülkeler kentleşme süreçlerini büyük ölçüde tamamladıkları için bu sorunları gündemlerinden çıkarırken, gelişmekte olan ülkelerde bu temel ihtiyaçların karşılanması yerel yönetimlerin en birincil ve zorlu fonksiyonu olmaya devam etmektedir.
Ekonomi politikalarındaki makro değişimler de yerel yönetimlerin işlevsel sınırlarını doğrudan çizmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulanan Keynesyen ekonomi politikaları, yerel yönetimleri sosyal refahın dağıtımında ana aktör yapmış ve kamu harcamalarını artırmıştır. Ancak 1970'lerdeki petrol şoklarının tetiklediği ekonomik krizler, devletin küçülmesi gerektiği yönündeki neo-liberal tezleri güçlendirmiştir.
Neo-liberal politikaların ilk ve en sert deneme sahası, politik direncin daha zayıf olduğu yerel yönetimler olmuştur. Bunun en somut örneği İngiltere'de 1979 yılından itibaren uygulamaya konulan ve yerel yönetimlerin bütçelerini kısıtlayıp görevlerini azaltmayı hedefleyen yasal düzenlemelerdir. Bu süreç, dünya genelinde belediyelerin sosyal yardımlardan ziyade piyasa kurallarına göre çalışan işletmelere dönüşmesine zemin hazırlamıştır.
Küreselleşme ile birlikte ekonomik rekabet ulusal düzeyden kentler düzeyine inmiştir. Günümüzde ülkelerin değil, kentlerin birbiriyle yarıştığı bir dönem yaşanmaktadır. Yerel yönetimlerin yeni misyonu, yönettikleri şehirleri birer 'marka kent' haline getirmek ve küresel sermayeyi çekebilecek cazibe merkezleri yaratmaktır. Bu durum, belediyecilik anlayışını geleneksel altyapı hizmetlerinden 'ekonomik kalkınma odaklı' bir modele dönüştürmüştür.
1980'li yıllarda ortaya çıkan 'Yeni Kamu Yönetimi' veya 'Kamu İşletmeciliği' paradigması, özel sektörün yönetim tekniklerinin kamuya uyarlanmasını savunur. Bu yaklaşım; katı bürokratik yapılar yerine performans yönetimini, hizmetlerin taşeronlaşma (hizmet satın alma) yoluyla sunulmasını ve vatandaşın bir 'müşteri' olarak görülmesini beraberinde getirmiştir.
Yeni yönetim anlayışı çerçevesinde yerel yönetimler artık sadece hizmet üreten değil, hizmet sunumunu organize eden, denetleyen ve piyasa aktörleriyle işbirliği yapan girişimci yapılara dönüşmüştür. Esnek personel rejimi, stratejik planlama, bütçe kontrolü ve rekabetçilik bu yeni dönemin temel taşlarını oluşturmaktadır.
Avrupa Birliği ve uluslararası kuruluşlar tarafından kabul edilen belgeler, yerel yönetimlerin idari ve mali açıdan güçlenmesinde katalizör görevi görmektedir. AB'nin yerel yönetim yaklaşımının temelinde, 1992 Maastricht Antlaşması ile hukuki bir ilke haline gelen 'subsidiyarite' (hizmette halka yakınlık/yerellik) ilkesi yatmaktadır. Bu ilke, kamu hizmetlerinin vatandaşa en yakın yönetim birimi tarafından sunulmasını öngörür.
AB bünyesinde kurulan Bölgeler Komitesi, yerel toplulukların Avrupa ölçeğindeki karar alma mekanizmalarına katılımını kurumsallaştırmıştır. Böylece yerel yönetimler sadece ulusal sınırları içinde değil, uluslararası arenada da doğrudan temsil edilen ve politika üreten özneler haline gelmiştir.
Uluslararası belgeler yerel yönetimlerin görev alanını klasik belediyecilikten insan hakları, çevre koruma, sürdürülebilir kalkınma ve dezavantajlı grupların desteklenmesi gibi geniş bir sosyal ve vizyoner çerçeveye taşımıştır. Bu durum yerel yönetimlerin fonksiyonel kapasitesini küresel standartlara ulaştırmaktadır.
1992 yılında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Avrupa Kentsel Şartı, kent yaşamında kalitenin yükseltilmesini hedefleyen ve doğrudan yerel yönetimler tarafından imzalanan tarihi bir belgedir. Şart, kentlilerin sahip olduğu temel hakları (güvenlik, sağlıklı çevre, konut, dolaşım vb.) sıralayarak belediyelerin bu hakları güvence altına almakla yükümlü olduğunu ilan etmiştir.
Aynı yıl Rio Dünya Zirvesi'nde kabul edilen Gündem 21'in bir uzantısı olan 'Yerel Gündem 21', sürdürülebilir kalkınmanın ancak yerel düzeydeki katılım ve işbirliğiyle mümkün olabileceğini savunmaktadır. Bu süreç, yerel yönetimlerin sivil toplum, özel sektör, kadınlar ve gençlerle ortaklıklar kurmasını ve 'yönetişim' modelini hayata geçirmesini zorunlu kılmıştır.
Türkiye'de de 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 13. maddesindeki 'Hemşehri Hukuku' ve 76. maddesindeki 'Kent Konseyi' düzenlemeleri, Yerel Gündem 21'in getirdiği katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışının yasal mevzuatımıza entegre edilmesinin doğrudan bir sonucudur.