Batı’da roman, feodaliteden kapitalizme geçiş sürecinde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimiyle birlikte, tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların zorunlu bir sonucu olarak yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Buna karşın Türkiye’de roman, bu tür bir doğal evrim süreci izlememiş; doğrudan Batı romanından yapılan çeviriler ve taklitler yoluyla, Batılılaşma hareketinin bir parçası olarak ani bir şekilde edebiyatımıza girmiştir.
Şemsettin Sami, Namık Kemal ve Ahmet Mithat gibi ilk romancılarımız, Avrupa edebiyatını ve romanını gelişmiş bir uygarlığın, kendi geleneksel edebiyatımızı ise geriliğin bir işareti olarak görmüşlerdir. Onlar Batı uygarlığını sadece teknik ve sanayideki bir ilerleme olarak değil, maarifi ve edebiyatıyla bir bütün olarak ele almışlardır.
Bu durum, Türk romanının ortaya çıkışının doğrudan Batılılaşma tarihimiz ve devlet politikalarıyla iç içe olduğunu gösterir. Batıdaki gelişmelerle siyaset ortak paydasında buluşan bu süreçte, devletin yönlendirici rolü oldukça belirleyicidir.
Okurların roman türüyle tanışmasını sağlayan temel etkenlerden biri, devlet politikası olarak hayata geçirilen çeviri faaliyetleridir. Özellikle dış işleri için gerekli nitelikli kadroları yetiştirmek amacıyla 1821 yılında kurulan Tercüme Odası, bu anlamda kritik bir dönüm noktasıdır.
İlber Ortaylı'nın ifadesiyle Tanzimat aydını tam anlamıyla Tercüme Odası’nın yetiştirdiği bir tiptir. İlk Türk romanı örneklerini veren pek çok yazar, örneğin Namık Kemal, doğrudan bu kurumda yetişmiş ve Batı düşüncesiyle ilk temaslarını burada kurmuşlardır.
Batı edebiyatından yapılan ilk çeviriler 1862 yılı ve sonrasında okura sunulmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aktardığına göre, Türkçeye nakledilen ilk Avrupaî hikâye Yusuf Kâmil Paşa’nın “Télémaque” tercümesidir. Bunu Münif Paşa’nın çevirdiği “Sefiller”, Ahmet Lûtfi Efendi’nin çevirdiği “Robinson Crusoe” ve ilerleyen yıllarda Teodor Kasab’ın çevirdiği “Monte Cristo” gibi eserler takip etmiştir.
XIX. yüzyılın en önemli siyasi olaylarından biri olan 1839 Tanzimat fermanıyla birlikte adli, siyasi ve idari sahalarda devletin yeniden teşekkülü planlanmıştır. Bu süreç, edebiyatta da eski-yeni ve alaturka-alafranga ikiliklerinin doğmasına zemin hazırlamıştır.
Tanpınar, dönemin İstanbul’unu anlatırken konaklardaki alaturka sofraların, cariye alım satımının, harem hayatının yanında Şirket vapurlarının, nişanlı yüksek sınıf memurlarının ve piyano hocalarının bir arada var olduğunu belirtir. Bu durum, kurumlar ve manevi insan üzerindeki derin ikiliği gözler önüne serer.
Roman yazmayı deneyen ilk aydınlar aynı zamanda basın tarihinin de öncüleridir. Ahmet Mithat, Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Namık Kemal ve Recaizade Mahmut Ekrem gibi isimler hem romancı hem de gazete çıkaran gazeteciler olarak öne çıkmış, eserlerini genellikle gazetelerde tefrika etmişlerdir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye'deki ilk roman denemelerinin 1870'lerden itibaren başladığını belirtir. 1872’de Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-i Talat ve Fıtnat”, 1876’da Namık Kemal’in “İntibah”, 1887’de Sami Paşazade’nin “Sergüzeşt” ve 1897’de Recaizade’nin “Araba Sevdası” bu dönemin önemli ürünleridir.
İlk romanları kaleme alan yazarlar, iyi eğitim almalarına imkân tanıyan ayrıcalıklı ailelere sahip, Doğu ve Batı dillerine vakıf aydınlardır. Örneğin Şemseddin Sami Fransızca, İtalyanca, eski Yunanca, Arapça ve Farsça bilmektedir; Ahmet Mithat ve Namık Kemal de benzer şekilde yabancı diller öğrenerek kendilerini geliştirmişlerdir.
Tanpınar, bu ilk roman örneklerinin koşulların zorlamasıyla ortaya çıkan iyi niyetli ancak acemice ve tesadüfe bağlı denemeler olduğunu, Halid Ziya’ya kadar Türk edebiyatında güçlü bir romancı hayal gücünün henüz tam anlamıyla teşekkül etmediğini vurgular.
Türkiye’de romanın en belirgin özelliklerinden biri, Batı’daki saf sanat anlayışından farklı olarak birer "öğüt kitabı" ve eğitici araç olarak kabul edilmesidir. Jale Parla ve İnci Enginün, Türk yazarların ortak tavrının edebiyata toplumu eğitecek bir misyon yüklemek olduğunu belirtir.
Recaizade Mahmut Ekrem, "Araba Sevdası"nın önsözünde romanı bir "ibret aynası" olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Batı romanındaki gerçeklik aynası kavramına ek olarak, Türk romanının yerli ve ahlaki öğreticilik vasfını açıkça ortaya koymaktadır.
Kendini bir öğretmen olarak gören Ahmet Mithat Efendi, yazdığı "Letaif-i Rivayet" serisiyle halka ahlaki ve toplumsal dersler vermeyi amaçlamıştır. Bu dönemde romanlar, adeta gevşek bir kurguyla yazılmış makaleler veya ansiklopedi maddeleri gibi işlev görmüştür.
Romanda işlenen "eski-yeni" gerilimi en net şekilde aile ve evlilik kurumlarında görülür. Şemseddin Sami’nin "Taaşşuk-i Talat ve Fıtnat" romanı ile Namık Kemal’in "İntibah" adlı eseri, görücü usulü evlilikleri ve kadınların rızasının alınmamasını eleştiren ilk örneklerdendir.
Yazarlar yalnızca "eski"yi eleştirmekle kalmamış, aynı zamanda yanlış Batılılaşmanın bir ürünü olan "alafranga züppe" tipini de hedef almışlardır. Ahmet Mithat’ın "Felâtun Bey ile Rakım Efendi"si ve Recaizade Ekrem’in "Araba Sevdası" bu tipin işlendiği temel eserlerdir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar ise "Şıpsevdi" romanında yanlış Batılılaşmayı ve züppelik tipini ironi ve eleştiri harmanıyla işlemiştir. Hüseyin Rahmi, tulumbacılardan mahalle kadınlarına, cariyelerden züppelere kadar İstanbul'un zengin insan manzaralarını eserlerine taşımıştır.
Halide Edip Adıvar, ünlü romanı "Sinekli Bakkal"da II. Abdülhamit dönemi İstanbul’unu ele alarak yoksul mahalleler, zengin konaklar ve saray çevresini bir arada işlemiştir. Romanda önceki eserlerdeki tek taraflı yanlış Batılılaşma eleştirisinin yerini, Doğu'nun manevi değerlerine hayranlık duyarak bu kültüre entegre olan Batılı bir piyanist ve Doğu-Batı sentezi arayışı almıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise siyasi deneyimlerini, hayal kırıklıklarını ve Cumhuriyet devrimlerinin ideallerinden sapma kaygılarını romanlarına yansıtmıştır. "Yaban" ve "Ankara" romanlarında, inkılapların şekilsel kaldığını, halktan kopuk yeni zenginlerin türediğini ve lüks üzerine kurulu bir Batılılaşmanın yaşandığını eleştirmiştir.
Yakup Kadri, "Ankara" romanında üç farklı evlilik dönemi üzerinden milli manaya bağlılık ile çıkarcı ve yozlaşmış yeni yaşam tarzı arasındaki çatışmayı gözler önüne sererek, idealindeki Ankara ile mevcut gerçeklik arasındaki uçurumu okura aktarmıştır.