← Ünite 13

Ünite 13: Ben, Özne ve Kimlik — Konu Anlatımı

1Benlik ve Cepheleri ile Psikolojik Yaklaşımlar

Benlik ve kimlik kavramları sosyal psikolojinin en çok çalışılan ve tartışılan alanlarının başında gelir. Hepimiz bir kişi olduğumuzun farkındayızdır ve bizi ortak sosyal dünyada birbirimizden ayıran unsur bireysel tecrübelerimiz, geçmişimiz ve gelecek beklentilerimizdir. Psikoloji, kişi olmanın özünü anlamak için benliğe yönelik beş temel cepheden bahseder. Bunlardan ilki olan beden, varlığımızın bağlı olduğu ve diğerleriyle ilişki kurup becerilerimizi sergilediğimiz olmazsa olmaz araçtır. İkinci cephe öznelliktir; hepimiz dünyayı kendi öznel yaşantımızda deneyimler, içsel düşünceler, arzular ve hayaller barındırırız. Üçüncü cephe diğer insanların varlığıdır çünkü benlik asla sosyal bir boşlukta gelişmez, farkındalığımıza ancak başkaları arasında varabiliriz. Dördüncü cephe emosyonlarımızdır; korkularımız ve ümitlerimiz farkındalık akışımızı ve geleceğimizi doğrudan etkiler. Son cephe ise kişisel ve sosyal biçimde inşa ettiğimiz zamandır.

Psikolojide benliği ele alan yaklaşımlar biyolojik, kognitif-sosyal, yaşantısal ve psikodinamik olmak üzere dörda ayrılır. Biyolojik yaklaşım davranışı anlamada sinir sistemi ile çevresel bağlam arasındaki etkileşimi inceler ve nedensel analiz ile işlevsel/evrimsel açıklamaları kullanır. Yaşantısal yaklaşım fenomenolojik, varoluşçu ve hümanistik psikolojiden beslenir; öznel yaşantının merkeziliğini savunur. Kişi niyet eden bir faildir ve kendi yaşantısı üzerine yansıyabilme (reflexive) kapasitesine sahiptir. Varoluşçulara göre zaman, seçme gücü ve anlamı sorgulayabilme temel insani ihtiyaçlardır. Bu yaklaşım sayısal deneyler yerine yorumlayıcı-hermenötik yöntemleri benimser.

Psikodinamik yaklaşım ise psikanaliz yöntemiyle içsel dünyayı, sembolik temsilleri ve bilinçdışını araştırır. Sigmund Freud, Melanie Klein ve İngiliz nesne ilişkileri ekolü bu geleneğin temelini oluşturur. Diğer yaklaşımlardan farklı olarak psikodinamik yaklaşım bilincin kendisini bir problem olarak ele alır ve bilinçdışının rasyonel düşünceyi belirleyen temel güç olduğunu savunur. Sosyal psikoloji ise benlik araştırmalarını üç düzeyde yönetir: Birincisi bireyin bilişsel ve motivasyonel iç dünyası, ikincisi kişiler arası etkileşimler, üçüncüsü ise kültürel süreçlerin incelendiği toplumsal düzeydir.

2Benlik Kavramının Tarihteki Kaynakları: William James ve George Mead

Sosyal psikolojide benlik kavramının şekillenmesi 19. yüzyılın sonlarında başlar ve bugünkü kuramlar büyük ölçüde William James ile George Herbert Mead'in fikirlerine dayanır. William James, 1890 ve 1907 yıllarındaki eserleriyle psikoloji tarihine damga vurmuştur. James, o dönem yaygın olan içebakış tekniğini eleştirmiş ve insan bilincinin bir nehir gibi sürekli aktığını öne sürmüştür. 'Bilinç nehri' kavramına göre düşünceler, heyecanlar ve imajlar zihnin arka planında geçişkenlik (transitivity) halinde bulunur; bunlardan an be an farkına vardıklarımız ise varlık tespiti (substantivity) anlarıdır.

William James benliği 'bilinen ben' (bana) ve 'bilen ben' olmak üzere ikiye ayırır. Bilinen ben üç ana öğeden oluşur: Maddesel ben (beden, elbiseler, sahip olunanlar), sosyal ben (diğerlerinin bizi tanıyışı ve çoklu sosyal rollerimiz) ve manevi-ruhani ben (bilinçli hallerimizin ve zihinsel özelliklerimizin koleksiyonu, hayatın özü). Bilen ben ise herhangi bir anda bilinçli olan, farkındalığı yaşantılayan kısımdır. Ana akım psikoloji, ölçülebilir ve test edilebilir olduğu için araştırmalarında çoğunlukla James'in 'bilinen ben' kavramını kullanır.

George Herbert Mead ise sembolik etkileşimcilik modelinin kurucusudur ve bireyin zihni ile toplum arasındaki gerginliği çözmeye çalışmıştır. Mead'e göre benliğin inşasında insan evrimi, bireysel gelişim ve sosyal güçler etkilidir ancak dil merkezi bir konumdadır. Davranışçıların aksine dilin zihnin ürünü değil, zihni üreten asli bir sosyal nitelik olduğunu savunur. İnsan bilinci, diğerleriyle ilişkili olarak ortak eylem alanında inşa edilen 'sosyal bir bilinçtir'. Mead, James'in bilen ve bilinen ben ayrımını reddetmez; bunları diyalektik bir ilişki içinde ele alarak bilen beni dürtüsel tepki veren taraf, bilinen beni ise sosyalleşmiş, kültürel değerlerle birleşmiş benlik olarak tanımlar.

3Goffman’ın Dramacı Yaklaşımı ve Ana Akımın Benliğe Bakışı

Mead'in etkileşimci fikirlerinden beslenen Erving Goffman, gündelik hayatımızı bir tiyatro sahnesine benzetir. Goffman'ın dramacı yaklaşımında insanlar hayat tiyatrosunun ahlaken yetkin oyuncularıdır ve benlik belirli roller oynayarak ortaya çıkar. Sosyal etkileşim sırasında insanlar birbirlerinin 'görünür' (face) kalmasını sağlamak için çeşitli stratejiler ve ritüeller (face work) uygularlar. Konuşma akışı tehdit altına girdiğinde devreye giren onarım stratejileri, gündelik hayatın küçük ölçekli sosyal düzenini korumada hayati rol oynar.

Ana akım psikoloji ve sosyal psikoloji, Batı toplumunun sağduyusuna dayanan dört temel önermeye dayanır. Birincisi, kişinin kendi kendine yeten, otonom ve tekil bir zihne sahip olmasıdır. İkincisi, her insanın doğasına hükmeden tutumlu vasıflar setine sahip olmasıdır. Üçüncüsü, insanların içsel olarak düzenlenen, kelimelerle dışarı aktarılan kendilerine mal edilmiş duygu ve düşüncelere sahip olmasıdır. Dördüncüsü ise insanın yaşantısının ve öznelliğinin hem merkezi hem de eylemi başlatan kaynağı olmasıdır.

Bu modernist ve bireyselci yaklaşım, ben ile sosyal dünya arasında keskin bir ayrım koyar. Küreselleşen dünyada psikoloji bilimi de bu bireyselci varsayımları evrensel bir norm olarak sunmakta, farklı kültürel yapıları ise tali birer renk olarak ele almaktadır. Oysa toplulukçu kültürlerde veya Türkiye gibi bağlamlarda bireyin otonomisi Batı'daki gibi tasavvur edilmemektedir.

4Ana Akım Teoriler: Otoriteryanizm, Sosyal Öğrenme ve Sosyal Kimlik

Adorno ve arkadaşları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi düşüncesinin ve Yahudi düşmanlığının kökenlerini anlamak için otoriter kişilik çalışmalarını başlatmıştır. Otoriter kişilik vasıfları taşıyan kişilerin çok sert, katı ve geleneksel ebeveyn tutumlarıyla büyüdükleri öne sürülmüştür. Bu yaklaşım, çocuklukta yaşatılan baskı ve cezalar nedeniyle bastırılan agresyonun, ebeveynlere yöneltilemeyip az tehlikeli hedeflere (örneğin azınlıklara veya homoseksüellere) yön değiştirdiğini savunur.

Sosyal öğrenme teorileri, benlik üzerindeki sosyal etkiyi ceza ve mükâfat mekanizmaları üzerinden inceler. Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik teorisi, sürekli kötü muamele gören kişilerin ezeli bir kurban haline gelerek kendilerini beceriksiz ve suçlu hissettiklerini ve bu durumun depresyonu açıkladığını belirtir. Rotter'ın kontrol odağı teorisi ise bireylerin başarı ve başarısızlıklarını açıklarken kontrolü kendi içlerinde (içsel kontrol odağı) ya da şans ve tesadüflerde (dışsal kontrol odağı) görmelerinin çocukluktaki öğrenme yaşantılarına dayandığını gösterir.

Sosyal Kimlik Teorisi ise gruplar arası davranışları bilişsel bir temelde ele alır. İnsanların aidiyet hissettikleri sosyal grup üyelikleri ve kategorileri (din, milliyet, cinsiyet) sosyal kimliklerini oluşturur. Turner'ın belirttiği gibi, bireyler kendilerini bir grupla özdeşleştirdiklerinde kimliksizleşme (depersonalization) yaşayarak bireysel özelliklerini bırakır ve grup kategorizasyonuna geçiş yaparlar.

5Eleştirel Sosyal Psikoloji: Söylem, Kimlik ve Dilde İnşa Edilen Benlik

Eleştirel sosyal psikoloji ve sosyal inşacılık, ana akımın verili bir insan doğası ve bireysel öz kabullerini reddeder. İnsanların kafalarının içinde sabit bir öz olmadığını, benliğin kişiler arası ortak eylem alanında sosyal olarak üretilen çoklu ve değişen bir fenomendir. Kişilik, tutum ve motivasyon gibi psikolojik özellikler gerçekte bireyin içinde var olan somut nesneler değil, dil aracılığıyla söylemlerde üretilen kurgulardır.

Sosyal inşacılar 'kişilik' yerine kültürel olarak ulaşılabilir söylemlerden inşa edilen 'kimlik' kavramını kullanırlar. Yaş, cinsiyet, mevki ve etnik köken gibi ilmekler kimlik dokumuzu örer. Söylemler bize neyi yapıp neyi yapamayacağımız konusunda vizyonlar ve özne konumları sunar. Örneğin, Türkiye'deki kadın söylemi bireyin özne pozisyonunu ve dünyayı yaşantılama biçimini doğrudan belirler; hâkim söylemler toplumsal güç eşitsizliklerini destekleyebilir.

Rom Harré, 'ben' ve 'kendim' gibi benlik duygularının dilsel birer fenomen olduğunu öne sürer. Batı dillerinde fiillere eşlik eden zamirlerin varlığı, tıpkı nesneleri işaretler gibi somut ve gözlenebilir bir 'ben' var olduğu yanılgısına düşmemize neden olur. Oysa Türkçe gibi bazı dillerde kişi zamirleri gizildir ve eylemin içinde yer alır; bu da benlik duygusunun dilbilgisel yapılarla nasıl inşa edildiğini gösterir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250