Toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması açısından zorunlu kabul edilen görece istikrarlı veya süreklilik arz eden kurallar topluluğudur. Sosyolojik anlamda kurum ne bir mekan ne de bir gruptur; örneğin Robert Koleji eğitim kurumunun tamamı değil, yalnızca bir parçasıdır.
Mutatlaştırılmış (rutinleşmiş) eylemlerin fail tipleri tarafından karşılıklı biçimde tipleştirilmesi sürecidir. İşlerin yapılış tarzının alışılageldik hal alarak toplumsal bilgi stokuna katılması ve kurallara bağlanmasıyla vuku bulur.
İnsanî faaliyetin dışsallaşmış ürünlerinin nesnellik karakteri kazandığı süreçtir. Kurumsal dünyanın bireyin doğumundan önce var olması ve bireylere dışsal, reddedilemez olgular olarak görünmesini ifade eder.
İnsanın diğer canlılardan farklı olarak içgüdü terkibinin az gelişmiş olması sebebiyle, organizmasının verili donanımını sürekli değişen faaliyetler alanına uygulama yeteneğine sahip olmasını ifade eden antropolojik kavramdır.
Hayvan türlerinin biyolojik donanımlarının önceden belirlediği yapılara sahip kapalı dünyalarda yaşaması ve çevreyle ilişkilerinin biyolojik olarak sabitlenmiş karakteridir. İnsanlar sosyal düzen aracılığıyla dünyayı-açıklıktan kapalılığa dönüştürür.
Karşılıklı etkileşim içindeki faillerin birbirlerinin eylemlerine anlam yükleyerek bunları tekrarlanabilir ve tipik hale getirmesi sürecidir. Kurumlaşmanın temel taşı olup x tipteki faillerin x tipteki eylemlerini belirler.
İnsanın spesifik insanlığı ile sosyalliğinin ayrılmaz bağlarla birbirine bağlı olduğunu vurgulayan, insanın daima ve eşit ölçüde toplumsal bir varlık olduğunu belirten kavramdır.
Bireyin oynadığı sayısız rol içindeki 'anahtar rol' kavramına benzer şekilde, diğer kurumlara göre toplum için daha vazgeçilmez ve merkezi önemde görülen kurumdur. Örneğin Eski Roma'da siyaset, Çin'de aile mihver kurumdur.
Talcott Parsons'ın sınıflandırmasında yer alan, aktörlerin karşılıklı davranışlarını ve beklentilerini tanımlayan ve bu hedef doğrultusunda en merkezî konumda ortaya çıkan kurum türüdür.
Talcott Parsons'a göre aktörlerin davranışını meşrulaştırma açısından sınırlarını çizen ve toplumsal denetimi sağlayan kurumsal yapıları ifade eder.
Talcott Parsons'ın kuramsal şemasında yer alan, toplumsal olarak kabul gören ve aktörlere sınırsız açık olan davranışları belirleyen ve şekillendiren kurum kategorisidir.
Emile Durkheim'a göre tekil bilinçler üzerinde zorlayıcı bir etki icra edebilme özelliğiyle kendisini gösteren, bireylerin dışında birer şey gibi var olan yapma ve düşünme tarzlarıdır.
Adolf Portmann tarafından ortaya atılan ve insanoğlu açısından cenin evresinin doğumdan sonraki bir yıl boyunca da sürdüğünü ifade eden antropolojik ve biyolojik kavramdır.
Bireylerin fiziksel ve zihinsel dinlenmelerini, sosyal yenilenmelerini temin eden ve sosyoloji literatüründe temel kurumlara eklenen kurumsal alandır.
Akrabalık ve evlilik bağlarıyla doğrudan bağlanmış, yetişkin üyelerinin çocukların bakımından sorumlu olduğu ve toplumu oluşturan en temel evrensel kurumlardan biridir. Örneğin, Ümit Meriç'e göre aile, topyekün toplumdan soyutlanamayacak toplumsal bir olaydır.
Ortak soy, evlilik veya evlat edinmeye dayalı olan sosyal bağları ifade eden kavramdır. Aile bağlarının kurulmasında ve sürdürülmesinde temel teşkil eden ilişkiler ağını kapsar.
Eş sayısına göre evlilik türlerinden biri olan tek eşliliği ifade eder. Bir erkek ile bir kadının evlilik birliği kurması durumudur ve çağdaş toplumlarında yasal olarak benimsenen temel evlilik biçimidir.
Bir bireyin aynı anda birden fazla eşle evli olmasını ifade eden çok eşlilik durumudur. Kendi içerisinde poligini (çok kadınlılık) ve poliandri (çok erkeklilik) olmak üzere ikiye ayrılır.
Bireyin kendi grup içerisinden, yani aynı kast, aşiret, mezhep, din veya ırktan bir eşle evlenmesi durumudur. Servetin parçalanmasını engellemek amacıyla geleneksel toplumlarda yaygındır.
Bireyin kendi sosyal kategorisi dışından, yani farklı sınıf, mezhep, etnik veya dini gruptan bir insanla evlenmesi durumunu ifade eden dışarıdan evliliktir.
Anne, baba ve çocukların dışında birkaç kuşağın bir arada yaşadığı, tarım toplumlarında yaygın olan aile tipidir. Akrabalık bağlarının güçlü olduğu bu modelde dikey veya yatay genişleme görülebilir.
Yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan, endüstri toplumlarında toplumsal hareketliliğin artmasıyla yaygınlaşan aile tipidir. Türkiye'de hane yapıları içinde en yüksek orana sahiptir.
Biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel açıdan tanımlanmasını, toplumsal rollerini ve aralarındaki güç ilişkilerini anlatan kavramdır. Robert Stoller tarafından literatüre kazandırılmıştır.
Güç ve otoritenin annenin elinde toplandığı, soyun ve mirasın anneden kız çocuğuna aktarıldığı aile örgütlenme tipidir. İlkel topluluklarda görüldüğü iddia edilmiştir.
Güç ve otoritenin babanın elinde toplandığı, soyun babaya dayandığı ve babanın hanımı ile çocukları üzerinde mutlak egemenlik sahibi olduğu en yaygın aile tipidir.
Yeni evlenen çiftin kocanın ailesiyle birlikte veya yakınında oturmasını ifade eden yerleşim biçimidir. Örneğin, savaşçı toplumlarda oğulların evde kalıp koruma sağlaması amacıyla tercih edilmiştir.
Yeni evlenen çiftin kadının ailesiyle birlikte veya yakınında oturmasını tercih ettiği yerleşim düzenidir. Bazı Kuzey Amerika yerlisi topluluklarında görülen bir yerleşim biçimidir.
Endüstri toplumlarında ekonomik gücün de izin vermesiyle yeni evlenen çiftlerin ebeveynlerinden ayrı ve bağımsız bir yerde ikamet etmeyi tercih etmesidir.
Kocası ölen kadının, aile bütünlüğünü bozmadan devam ettirmek amacıyla ölmüş kocasının erkek kardeşiyle evlendirilmesi türüdür. Türkiye'de Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde görülen tercihli evliliktir.
Karısı ölen kocanın, evlilik çağındaki baldızıyla, yani vefat eden karısının kız kardeşiyle evlenmesi durumunu ifade eden evlilik biçimidir.
Fakir ailelerin başlık parası verme yükümlülüğünden kurtulmak veya aşiretlerin akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek amacıyla karşılıklı olarak çocuklarını aynı anda evlendirmesidir.
Erkekler ile kadınlar arasındaki toplumsal ve davranışsal farklılıkların köklerinin kromozom farklılıklarına ve biyolojik özelliklere dayandığını savunan doğacı görüş biçimidir.
Bireyin kişiliğini geliştirmeyi, hayatını idame ettirecek teknik beceriler kazandırmayı ve toplumun değerlerini aktararak topluma uyumlu hale getirmeyi amaçlayan evrensel bir toplumsal kurumdur. Örneğin çocukların ailede başlayan görgü kuralları öğrenme süreci okul eğitimiyle sistematik bir nitelik kazanır.
Okullarda öğrencilere aktarılacak bilgi, beceri ve değerlerin bütünü, ders programlarıdır. İktidar yapıları ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen müfredat, hâkim kültürün yeni nesillere aktarılmasında temel bir araçtır.
Toplum ile eğitsel yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri, bağlantıları ve etkilemeleri sosyolojik metotlar kullanarak inceleyen bilim dalıdır. Sınıf içi dinamikleri, öğretmen-öğrenci ilişkilerini ve müfredatları bilimsel olarak ele alır.
Eğitimi toplumsal düzeni sağlayan, bireyleri sosyalleştiren ve onları yeteneklerine göre toplumsal rollerle buluşturan uyumlu bir kurum olarak gören sosyolojik yaklaşımdır. Talcott Parsons ve Emile Durkheim bu yaklaşımın önde gelen isimleridir.
Eğitimi seçkin tahakkümünün ve eşitsizliğin yeniden üretildiği bir alan olarak gören, fırsat eşitsizliklerini ve iktidar ilişkilerini sorgulayan yaklaşımdır. Okulların egemen sınıfın ideolojisini yaydığını savunur.
Okullarda ders içeriklerinden bağımsız olarak öğrencilere üstü kapalı bir şekilde aktarılan itaat, dakiklik, otoriteye boyun eğme ve kurallara uyma gibi davranış standartlarıdır. Örneğin öğrencinin parmak kaldırarak söz istemesi gizli müfredatın bir ürünüdür.
Louis Althusser'e göre egemen sınıfın çıkarlarını gerçekleştirmek ve üretim ilişkilerini yeniden üretmek için çalışan ideolojik kurumların bütünüdür. Okul, bu aygıtlar arasında en baskın ve merkezi konumda olandır.
Bireylerin bir işi yapabilmesi için resmi bir eğitim kurumundan diploma veya sertifika almasının zorunlu kılınmasıdır. Çatışmacı kuramcılar bu durumun ekonomik imkansızlıklar nedeniyle yoksulların dezavantajlı konumunu pekiştirdiğini eleştirir.
Eğitim sistemindeki cinsiyetçiliği, ders kitaplarındaki stereotipleri ve kadınların ev içi rollere yönlendirilmesini inceleyen kuramsal yaklaşımdır. Eğitim sürecinde erkek egemen hegemonyanın nasıl yeniden üretildiğini araştırır.
Makro yapılar yerine sınıf içindeki mikro ilişkilere, bireylerin birbirleriyle etkileşimlerine ve anlam yaratma süreçlerine odaklanan sosyolojik yaklaşımdır. Sınıf içi müzakere ve etiketleme süreçlerini inceler.
İnsanlara yönelik davranışların, muhatapların beklentilerini karşılamasına yol açabileceğini savunan kuramdır. Örneğin 'bela çıkaran biri' olarak etiketlenen bir çocuğun kendisini bu rolde görmesi ve suçlu davranması bu durumun göstergesidir.
Öğretmenin bir öğrencinin başarısıyla ilgili sahip olduğu beklentilerin, öğrencinin gerçek performansını doğrudan etkilemesi olgusudur. Örneğin öğretmenlerin üstün performans beklediği rastgele seçilmiş öğrencilerin notlarında belirgin bir artış görülmüştür.
Eğitim sistemini ve iktidar ilişkilerini sorgulayarak toplumu dönüştürmeyi amaçlayan özgürleşme projesidir. Paulo Freire ve Peter McLaren gibi isimler eğitimin ezilenleri bilinçlendirme aracı olması gerektiğini savunurlar.
Paulo Freire'nin eleştirdiği, öğretmenin bilgelik yatırımı yaptığı ve öğrencinin ise boş bir nesne gibi bilgiyi ezberlediği geleneksel eğitim modelidir. Bu model yaratıcılığı öldürür ve toplumsal yapıyı korumayı amaçlar.
Ivan Illich'in zorunlu eğitimin ve okulların toplumsal tabakalaşmayı ve eşitsizliği kalıcılaştırdığı gerekçesiyle okulların kapatılmasını ve alternatif öğrenme ağlarının kurulmasını savunan radikal görüşüdür.
Pierre Bourdieu'ye göre bireylere şeyleri sınıflandırma ve farklı biçimlerde davranma imkanı sağlayan, evde ve ailede kazanılan üretici kapasite, ikinci bir doğadır. Bireyin okuma alışkanlıkları ve yaşam tarzı bu yapıyı yansıtır.
Bireyin aile ortamından edindiği dil kodları, estetik anlayış ve bilgi birikimidir. Üst sınıfların çocuklarının sahip olduğu bu sermaye, okul sisteminde akademik başarıya dönüştürülerek avantaj sağlar.
Hâkim grupların kendi kültürlerini ve değerlerini tek meşru kültür olarak okullarda kabul ettirmesi ve diğer alt kültürleri bu üstünlüğe göre değerlendirerek dezavantajlı duruma düşürmesidir.
Johann Friedrich Herbart'ın insanın çok yönlü yetiştirilmesinin ahlaki mükemmelleşmeye ve meslek seçiminde özgür kararlar vermeye imkan tanıdığını ifade eden kavramıdır.
Klasik bilgi aktarımına dayalı ezberci eğitim yerine çevrenin ihtiyaçlarına, üretime ve hayatın bütünlüğüne dayanan eğitim modelidir. Mustafa Necati ve John Dewey bu anlayışı savunmuştur.
R.K. Merton'ın kullandığı, kültürel değerler ile davranışlar arasındaki uyumsuzluk nedeniyle bireylerin amaçsız, sahipsiz ve boşlukta hissetme halidir. Toplumsal değişim dönemlerinde ortaya çıkar.
Eğitim kurumunun bilinçli ve hedeflenen açık görevleridir. Örneğin öğrencilere matematik, fen bilgisi, yabancı dil öğretmek ve onlara mesleki statü kazandırmak eğitimin açık işlevlerindendir.
Gündelik gerçekliğin ötesinde yer alan, saygı ve korku duygusu uyandıran, tahsis edilmiş ve yasaklanmış fenomenleri ifade eden temel din sosyolojisi kavramıdır. Durkheim'e göre kutsal şeyler, toplumsal birliğin ve kolektif bilincin somut sembolleridir.
Kültürel, sosyal ve bireysel sistemleri anlamlı bir bütümde birleştiren; inananlar topluluğu, mit, ritüel ve kutsal tecrübe boyutlarını içeren evrensel bir kurumdur. Mehmet Taplamacıoğlu'na göre manevi bir birlik kuran topluluğun kutsal şeylerle ilgili inanç ve tapınmalarından doğan dayanışmalı bir sistemdir.
Bireylerin aşkın bir varlığa, ilahi güce veya kutsal düzene zihinsel ve kalbi olarak bağlanmasını ifade eden öznel boyuttur. Tüm dinlerde ortak olan dogmatik ve tasavvursal kabullerin temelini oluşturur.
Modernleşme, sanayileşme ve rasyonelleşme süreçleriyle birlikte dinin toplumsal kurumlar, pratikler ve bireysel bilinç üzerindeki etkisinin tedricen azalacağını ve nihayetinde yok olacağını savunan sosyolojik teoridir.
Kutsal olmayan, sıradan, günlük yaşamın ve dünyevi alanın sınırları içinde kalan her şeyi ifade eden kavramdır. Durkheim sosyolojisinde dinî sistemin temel dikotomisini kutsal ile birlikte oluşturur.
Ana dinî geleneklerin dışında kalan, genellikle yeni ortaya çıkmış, karizmatik liderler etrafında kümelenen ve üyeleri üzerinde yoğun bağlar kuran küçük dinî gruplardır. Günümüzde bu terim yerine genellikle Yeni Dinî Hareketler ifadesi tercih edilmektedir.
Doğadaki tüm varlıkların, nesnelerin ve doğa olaylarının bir ruh taşıdığı inancına dayanan ilkel dinî formdur. E.B. Tylor'a göre din olgusunun kökenini ve ilkellerin bilgi eksikliğini açıklayan temel kavramdır.
Bir ulusun ortak değerlerini, tarihini ve siyasî sembollerini kutsallaştırarak toplumsal bütünleşmeyi sağlayan, kurumsal dinlerden bağımsız ama dinsel işlev gören toplumsal inanç sistemidir.
Özellikle Latin Amerika'daki Katolik din adamları tarafından geliştirilen; yoksulluk, adaletsizlik ve sömürüye karşı dinin ahlaki bir sorumluluk üstlenerek radikal toplumsal değişimi savunması gerektiğini öne süren teolojik ve sosyolojik yaklaşımdır.
Karl Marx'ın çatışmacı teorisinde, din gibi üstyapı kurumlarının kitleleri sömürü düzeni konusunda körleştirerek mevcut eşitsizlikleri doğal ve kaçınılmaz gibi göstermesini ifade eden kavramdır.
İksir, şarkı veya ritüeller aracılığıyla tekil bireylerin doğaüstü güçleri yönlendirerek olayların gelişimini etkilemeye çalıştığı pratiklerdir. Giddens'a göre büyü bireysel yönelimlidir, din ise topluluk ve ortak ritüeller gerektirir.
Evrenin ve dünyanın başlangıcına, nasıl yaratıldığına ilişkin mitolojik ve teolojik yaratılış hikayeleridir. Giddens, her dinin zorunlu olarak bir kozmogeniye sahip olmadığını belirtir.
Dinin özünden ziyade, toplumsal yaşamda yerine getirdiği işlevlere (bütünleşme, dayanışma, teselli etme) odaklanarak yapılan din tanımlama yaklaşımıdır. Durkheim ve Comte bu yaklaşımın öncülerindendir.
Dinin toplumsal işlevlerinden ziyade onun özünün ne olduğunu (örneğin kutsalla karşılaşma veya aşkın varlık inancı) merkeze alan tanımlama biçimidir. E.B. Tylor ve R. Otto bu grupta yer alır.
Tek katı bir din tanımı yapmak yerine, bir olgunun 'din' sayılabilmesi için sahip olması gereken ortak özellikler kümesini belirlemeye çalışan yaklaşımdır.
Anlama, yorumlama ve metinleri/olguları derinlemesine kavrama teorisi ve yöntemidir. Joachim Wach, din sosyolojisinde hermenötik yaklaşımı benimseyerek dinî deneyimin içsel anlamını incelemiştir.
Max Weber'in modern dünyanın rasyonelleşme ve bilimin ilerlemesiyle birlikte gizemini, sihrini ve tabiatüstü anlamını yitirmesini ifade etmek için kullandığı ünlü kavramdır.
Devlet ile din işlerinin birbirinden ayrılmasını, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını öngören siyasi ve hukuki ilkedir. Toplumun niteliği olan sekülerleşmeden farklı olarak modern devletin yapılanma biçimidir.
Grace Davie'nin kavramsallaştırdığı, bireylerin herhangi bir kiliseye veya kurumsal dine resmi olarak üye olmasalar ve ibadetlere katılmasalar bile Tanrı'ya, ruha ve ahirete inanmaya devam etmelerini ifade eden durumdur.
Robert Wuthnow'un günümüz Batı toplumlarında insanların farklı dinî geleneklerden kendi beğendikleri unsurları seçerek oluşturdukları melez ve kurumsal olmayan din profillerini betimlemek için kullandığı terimdir.
Daniéle Hervieu-Léger'nin Strauss'dan ödünç alarak kullandığı; çocukların lego oynaması gibi bireylerin farklı dinî materyallerden dilediklerini seçip birleştirerek kendilerine ait yeni bir inanç dünyası kurmalarını anlatan kavramdır.
1960 sonrasında geleneksel dinlerin dışında ortaya çıkan, Doğu mistisizmi, alternatif ruhsallıklar ve yeni inanç formlarını kapsayan, postmodern dönemde hızla yayılan dinî akımlardır.
Glock'un geliştirdiği; bireylerin veya grupların ekonomik, sosyal veya psikolojik açıdan kendilerini eksik, mahrum veya dışlanmış hissettiklerinde teselli bulmak için yeni dinî hareketlere ve inançlara yöneldiklerini savunan teoridir.
Max Weber'in özellikle Kalvinizm mezhebi üzerinden analiz ettiği; bireylerin dünyada çalışmayı ibadet sayarak kazançlarını israfa kaçmadan tekrar yatırıma dönüştürmelerinin kapitalizmin doğuşuna zemin hazırladığını savunduğu dinî zihniyet yapısıdır.
Toplumda mal ve hizmetlerin üretim, bölüşüm, mübadele ve tüketimini düzenleyen temel sosyal kurumdur. Toplum üyelerinin yaşamlarını sürdürebilmek için gerçekleştirdikleri faaliyetlerin toplamını ifade eder.
İslam düşünce dünyasında ekonomi kavramını karşılamak için kullanılan 'ev yönetimi bilgisi' veya 'ev yönetimbilimi' anlamına gelen kavramdır. Ev ve mesken erkanının yönetimini kapsar.
Ekonomi biliminin insan davranışı sorununu incelemek için geliştirdiği, insanların akılcı ve hesapçı olduklarını, kısıtlı kaynakları en uygun biçimde kullanarak azami fayda elde etmeye çalıştıklarını varsayan soyut bir kavramdır.
Ekonomik olguları sosyolojiye özgü kavramlar ve yöntemlerle (saha araştırmaları, tiplemeler, ağ analizi vb.) ele alan, ekonomik faaliyetleri kültürel, tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde inceleyen alt disiplindir.
Yaklaşık 5000 yıl önce insanların hayvanları pulluğa koşmasıyla başlayan, avcılık ve toplayıcılıktan üretime geçişi sağlayan teknolojik devrimdir. Artı ürün elde edilmesini ve işte uzmanlaşmayı tetiklemiştir.
1760-1830 yılları arasında İngiltere'de başlayan, buharlı motorların icadı, işin fabrikalarda toplanması, seri ve kitlesel üretim ile ücretli işçi sınıfının ortaya çıkışını sağlayan büyük dönüşüm sürecidir.
1950'lerden itibaren yüksek teknoloji ve hizmetler sektörüne dayalı, somut mallar yerine fikirlerin ve sembollerin üretildiği, bilgi ve enformasyonun iktidarın kaynağı olduğu toplum tipidir.
Ekonominin ham maddeyi doğrudan doğal ortamdan alan tarım, hayvancılık, balıkçılık, ormancılık ve madencilik gibi kısımlarını kapsayan ekonomik sektördür.
Ekonominin ham maddeleri mamul maddelere dönüştüren sanayi, imalat ve rafineri gibi kısımlarını kapsayan ekonomik sektördür.
Ekonominin mal üretmekten ziyade sekreterlik, büro işleri, sağlık, eğitim, finans ve turizm gibi hizmetleri içeren bölümüdür; gelişmiş ülkelerde istihdamın büyük kısmını oluşturur.
Yeni iletişim teknolojileri sayesinde ulusal sınırları aşan, uluslararası işbölümüne dayalı ve çok-uluslu şirketlerin ağırlıkta olduğu dünya çapındaki ekonomik faaliyetler ağıdır.
Üretim araçlarının mülkiyetinin özel ellerde toplandığı, ekonomik faaliyetin temel dürtüsünün kâr birikimi olduğu, özel mülkiyet, serbest piyasa ve rekabete dayanan ekonomik sistemdir.
Klasik liberalizmin temel ilkesi olup, devletin ekonomiye asgari düzeyde müdahale etmesi gerektiğini ve piyasanın kendi görünmez eliyle dengeleneceğini savunan ekonomik anlayıştır.
Piyasaya girmenin büyük yatırımlar gerektirmesi nedeniyle, otomotiv gibi ana piyasaların birkaç dev üretici büyük şirket tarafından kontrol edildiği piyasa yapısıdır.
Doğal kaynaklar ile üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ve topluma ait olduğu, hedefin kâr değil insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması olduğu ekonomik sistemdir.
Frederick Winslow Taylor tarafından geliştirilen, zaman ve hareket etütleriyle işin en kısa sürede yapılacak en iyi yolu bulmayı amaçlayan, işçinin tembel olduğu varsayımına dayanan yönetim anlayışıdır.
Elton Mayo’nun Hawthorne araştırmalarıyla temelleri atılan, çalışanın yalnızca ekonomik bir varlık olmadığını, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları bulunduğunu ve grup dinamiklerinin verimliliği etkilediğini savunan yaklaşımdır.
Douglas McGregor tarafından formüle edilen; X kuramı insanın çalışmaktan kaçındığını ve sıkı denetlenmesi gerektiğini savunurken, Y kuramı insanın çalışmayı sevebileceğini ve sorumluluk arayabileceğini savunan teorilerdir.
Kitle üretiminin krizine karşı ortaya çıkan, standart ürünler yerine müşteri taleplerine göre farklılaşan ürünlerin üretildiği, esnek makinelerin ve işbirliğinin kullanıldığı üretim biçimidir.
Sanayi şirketlerinin yatırım ve fabrikalarını merkezî kentlerden çevre bölgelere ya da yurt dışına kaydırması, sanayi üretiminden sistematik olarak çekilmesi sürecidir; Detroit örneği buna verilebilir.
Muhammed Yunus tarafından geliştirilen, yoksul insanların kendi küçük işletmelerini kurabilmeleri veya kurtarabilmeleri için 100 dolardan az küçük miktarlarda borç verilmesi sistemidir.
Arapça 'sasa' kökünden gelen, yönetmek, eğitmek ve toplumun işlerini yürütmek anlamına gelen kavramdır. Andrew Heywood'a göre yönetme sanatı, kamusal faaliyetler ve kıt kaynakların dağıtımı olarak üç ana boyutta incelenir.
Eski Yunan şehir devleti 'polis' kelimesinden türetilmiş olup, devlet işleri ve devletin yönetimi anlamına gelir. Günlük dilde siyaset kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılır.
Siyaset olgusunu toplum içerisinde var olan diğer ekonomik, kültürel ve yapısal olgulardan soyutlamadan, toplum ile siyaset arasındaki çift yönlü ilişkiyi inceleyen sosyoloji alt dalıdır.
En geniş anlamıyla diğer insanları idare etme, üzerlerinde kontrol kurma, karar verme ve bunların uygulanmasını sağlama becerisidir. Aileden devlete kadar her toplumsal kurumda mevcuttur.
Kamu düzenini korumak, kolektif sorumlulukları yerine getirmek ve devlet politikalarını uygulamakla sorumlu geçici siyasi yürütme organıdır. Devletin en önemli parçası ve beynidir.
Thomas Hobbes ve John Locke gibi filozoflar tarafından öne sürülen, insanların kaotik doğal halden kurtulmak ve düzeni sağlamak için aralarında anlaşarak siyasi yönetimi kurduklarını savunan teoridir.
Her türlü siyasi otorite ve devlet biçiminin hem kötü hem de gereksiz olduğunu savunan, insan tabiatının işbirliğine dayandığını öne sürerek devletin kaldırılmasını isteyen siyasi düşünce okuludur.
Devlet kurumlarının ötesine geçerek devletin yönetilenlerle ilişkiye girdiği tüm süreç, kurum, parti ve ilişkileri kapsayan örgütlenmiş karmaşık bütündür.
Tek bir ailenin kuşaktan kuşağa yönetime sahip olduğu siyasal sistemdir. Günümüzde Birleşik Krallık, İsveç ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde farklı türleri bulunmaktadır.
İktidarın bir bütün olarak halka ait olduğu, vatandaşların otoriteyi seçimler aracılığıyla seçtikleri liderlere devrettiği temsilî siyasal sistemdir.
Halkın yönetime katılmasına izin vermeyen, sınırlı ve kurumsallaşmamış siyasal plüralizme yer veren, Juan J. Linz tarafından tanımlanan baskın siyasal rejim türüdür.
Tek bir parti, merkezi liderlik ve kapsamlı ideolojiye dayanarak toplumun tüm hayatını ve bireysel alanını kontrol altına alan, özgürlüğe yer bırakmayan en yoğun baskıcı siyasal sistemdir.
Toplumsal hayatın her alanında karşımıza çıkan 'istediğini yapabilme gücü'dür. Siyasal bağlamda ise devletin sahip olduğu en üstün yönetme gücünü ifade eder.
Max Weber'e göre meşru güçtür; yani yönetilenler tarafından yönetme hakkının ve itaatin haklılığına duyulan inancın kabul edilmesidir. Zorbalıktan rızaya dayalı olmasıyla ayrılır.
Max Weber'in ideal tiplerinden biri olup, otoritenin kadim ananelere, örf ve adetlere, nesiller boyunca süregelen geleneklere dayandığı meşruiyet biçimidir (Örn: Krallıklar, kabile reisliği).
Otoritenin makam veya gelenekten ziyade bireyin olağanüstü kişisel özellikleri, hitabeti ve liderlik yeteneklerine dayandığı meşruiyet biçimidir (Örn: Hitler, Mussolini, Atatürk).
Modern sanayi toplumlarına egemen olan, yazılı anayasal kurallara, hukukun üstünlüğüne ve bürokratik rollere dayanan en önemli Max Weberci otorite çeşididir.
Kimin hangi konularda otorite olduğunun yazılı usul, kural ve yasal makamlara göre belirlendiği hukuki otorite türüdür.
Yasal bir makama dayanmayan, tamamen fiili durumlara, uzmanlık bilgisine veya kişisel karizmaya dayanan otorite türüdür (Örn: Bir konuda uzman olan bilim insanı).
Belli bir coğrafi toprak parçası üzerinde egemenlik gücünü kullanan, hukuk kuralları ve meşru şiddet tekelini elinde bulunduran en kapsamlı siyasi organizasyondur.
Demokratik ülkelerde halkın oylarıyla seçilen milletvekillerinden oluşan ve devletin yasama (kanun yapma) görevini yerine getiren organıdır (Örn: TBMM).
Max Weber'e göre toplumun rasyonel ve kurallara uygun olarak yönetilmesini sağlayan, hükümetin belirlediği görevleri icra eden profesyonel memur kadrolarıdır.
Benzer siyasi görüşleri paylaşan kişilerin, seçim yoluyla siyasi iktidarı ele geçirmek veya korumak amacıyla kurdukları örgütlenmiş siyasi kurumlardır.
İktidarı doğrudan ele geçirmek yerine, dışarıdan etkileyerek kendi çıkarları ve görüşleri doğrultusunda karar almasını sağlayan örgütlenmiş çıkar veya fikir gruplarıdır (Örn: Sendikalar).
Seçmenlerin oy kullanarak temsil yetkisi vereceği kişileri belirlediği; seçme-seçilme hakkı, seçim çevreleri, partiler ve denetleyici kurullarla ilgili tüm kurallar bütünüdür.
İnsanlığın oluşturduğu en önemli toplumsal birimlerden biri olup, tarih boyunca değişim geçiren, modernite ile birlikte üretimi ve bireysel mekân tasavvurlarını merkeze alan yerleşim yeridir. Örneğin, sanayi devrimi sonrasında Batılı kentler ekonomik ilişkiler çerçevesinde yeniden örgütlenmiştir.
Kenti ve kenti meydana getiren toplumsal, siyasal, iktisadî ve kültürel ilişkileri anlama ve açıklama çabasıyla ortaya çıkan sosyoloji alt disiplinidir. Örneğin, 2006'da dünya kent nüfusunun kır nüfusunu geçmesi bu disiplinin önemini artırmıştır.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde gelişen, modern anlamda ilk kentbilim okulu kabul edilen ve kentsel mekânsal düzenlemelerin toplumsal ilişkilere etkisini inceleyen yaklaşımdır. Örneğin, Chicago Okulu göçmenlerin kente uyum süreçlerini ve ekolojik bölgeleri haritalandırmıştır.
Biyolojik ekolojideki rekabet, istila ve dayanışma gibi süreçlerin kent yaşamına ve yerleşimine uyarlanmasıyla oluşan yaklaşımdır. Örneğin, Robert Park ve öğrencilerinin kenti merkezden dışa doğru yayılan daireler şeklinde incelemesi bu yaklaşımın ürünüdür.
Louis Wirth tarafından geliştirilen, nüfusun büyüklüğü ve yoğunluğunun kentte farklı bölgelerin ve çözülmelerin ortaya çıkmasına neden olduğunu savunan görüştür. Örneğin, kalabalıklar içindeki benzer işlevli bireylerin bir araya gelmesiyle kentsel alt kültürler oluşur.
John Rex ve Robert Moore'un geliştirdiği, kıt bir kaynak olan konut edinme sürecindeki çatışmaların kentsel toplumsal sistemi belirlediğini savunan kuramdır. Örneğin, kamu konutlarının dağıtım kriterleri alt gelir grupları ile yönetim arasında çatışma yaratır.
Ray E. Pahl'ın Weberci bürokrasi analizine dayanarak geliştirdiği, kıt kentsel kaynakların dağıtımını kontrol eden yerel/merkezi yöneticilerin kentin yapısını belirlediğini öne süren yaklaşımdır. Örneğin, çevre yolunun nereden geçeceğine karar veren bürokratlar bu kapsamdadır.
Peter Saunders'ın savunduğu, toplumsal eşitsizlikleri ve siyasal gruplaşmaları anlamak için üretim yerine tüketim ilişkilerinin analizinin daha merkezi olduğunu belirten kuramdır. Örneğin, devletin konut ve sağlık gibi alanlardaki tüketim tedarikleri bu analizin temelidir.
Manuel Castells'in kenti tanımlarken kullandığı, iş gücünün yeniden üretimini sağlayan kamu hizmetlerinin ve ortak tüketim araçlarının bulunduğu mekân tanımıdır. Örneğin, devletin sağladığı okul, hastane ve toplu taşıma hizmetleri kolektif tüketimdir.
David Harvey'in geliştirdiği, sermayenin birinci çevrimdeki krizleri aşmak için ikinci çevrim olan yapılı çevreye ve kentsel mekâna yatırımlar yaparak krizleri atlattığını savunan kuramdır. Örneğin, yeni banliyölerin inşası ve emlak yatırımları bu çevrimin parçasıdır.
Henri Lefebvre'nin kullandığı, kapitalizmin ve devletin kullanım değerini hiçe sayarak değişim değerini ve sermaye birikimini merkeze koyduğu mekân türüdür. Örneğin, kentsel yenileme projeleriyle standartlaştırılan modern şehir mekânları soyut mekandır.
Lefebvre'nin üçlü şemasında yer alan, gündelik hayatın çelişkilerini taşıyan ve insanların bilgi birikimlerini maddi süreçlerde işlevsel kıldığı alandır. Örneğin, insanların şehir içindeki günlük hareketlilikleri ve pratik yaşam biçimleridir.
Chicago Okulu'nun daireler modelinde, iş merkezinin hemen dışında yer alan, ticari faaliyetin azaldığı ve kente yeni göç edenlerin ilk yerleştiği kaygan arazi piyasası bölgesidir. Örneğin, ucuz kiralık evlerin ve göçmen mahallelerinin bulunduğu alanlardır.
Pahl'ın yaklaşımında kentsel kaynakların ve fırsatların dağıtımını kontrol eden profesyoneller, memurlar ve emlakçılardır. Örneğin, banka yöneticilerinin konut kredisi faizlerini belirlemesi kapı bekçiliğine örnek teşkil eder.
Devlet tarafından iş gücünün yeniden üretimini sağlamak için sunulan kamusal mal ve hizmetlerin (eğitim, sağlık vb.) bütünüdür. Örneğin, devlet hastaneleri ve kamu okulları bu kapsamda değerlendirilir.
David Harvey'in tanımına göre, sanayi kapitalizminin ve sabit sermaye yatırımlarının ihtiyaçlarına göre şekillendirilen ve coğrafi alanları dönüştüren mekândır. Örneğin, sanayi yatırımlarıyla sıfırdan kurulan modern üretim ve yerleşim bölgeleridir.
Ekolojik farklılıkların ve doğal kaynakların ötesinde, kapitalist birikimi sağlamak için akışların ve ekonomik faaliyetlerin düzenlendiği mekândır. Örneğin, dünya piyasasının etkisine açık hale gelen küresel ticaret merkezleridir.
Castells'in ikinci döneminde vurguladığı, devletin kolektif tüketim müdahalelerine ve kentsel hak ihlallerine karşı halk sınıflarının oluşturduğu direniş ve örgütlenme biçimleridir. Örneğin, konut hakkı veya çevre koruma için mahalle sakinlerinin yaptığı eylemlerdir.
Emile Durkheim'in geleneksel toplumlarda iş bölümünün az olduğu, ortak bilincin güçlü olduğu toplumsal bütünleşme biçimidir. Örneğin, sanayi öncesi kırsal topluluklardaki benzerlik temelli bağlardır.
Emile Durkheim'in modern ve sanayileşmiş kentlerde iş bölümünün gelişmesiyle birlikte bireylerin farklılıklarına rağmen birbirine karşılıklı bağımlı olduğu dayanışma biçimidir. Örneğin, modern kentlerdeki mesleki iş bölümü ilişkileridir.
Ferdinand Tönnies'in geleneksel, samimi ve ortak bağların güçlü olduğu sosyal yapı tanımıdır. Örneğin, sanayi öncesi kırsal cemaat yaşamıdır.
Ferdinand Tönnies'in modern, bireysel çıkarların ve akılcı ilişkilerin hâkim olduğu toplumsal yapı tanımıdır. Örneğin, modern sanayi kentindeki örgütlenme biçimidir.
İnsan nüfusunun büyüklüğündeki ve hareketliliğindeki değişiklikleri inceleyen, doğum, ölüm, evlilik ve göç gibi değişkenleri niceliksel olarak ele alan inter-disipliner bir sosyal bilim dalıdır.
Bir nüfusun büyümesine ve niceliğinin artmasına doğrudan katkı sağlayan doğumlar ve ilgili araştırma bölgesine dışarıdan yapılan göçlerdir.
Bir nüfusun hacmini küçülten ve azaltıcı etki yapan ölümler ile araştırma bölgesinden dışarıya doğru gerçekleştirilen göçlerdir.
Bir toplumda doğum hızı ile ölüm hızının birbirine eşit olması neticesinde doğal nüfus artış hızının sıfır olduğu denge durumudur.
Ölümlerin doğumlardan daha fazla olduğu ve dışarıdan telafi edici göçmen kabul edilmediği durumlarda nüfusun küçülme ve azalma eğilimine girmesi durumudur.
Belli bir coğrafi alanda ve genellikle bir yıl içinde her 1000 kişiye düşen canlı insan doğum sayısını ifade eden temel demografik göstergedir.
Belli bir sürede meydana gelen canlı doğumların, üreme çağındaki 15-49 yaş arası kadınların toplam nüfusuna bölünmesiyle elde edilen orandır.
Bir yıl içinde kaydedilen toplam ölüm sayısının, toplam nüfusa bölünmesi ve bu sonucun 1000 ile çarpılması suretiyle hesaplanan yıllık ortalama ölüm miktarını gösteren orandır.
Bir takvim yılında doğumda veya doğum sonrasında ölen 1 yaşın altındaki bebek sayısının toplam canlı doğum sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılmasıyla bulunur.
Toplumların sanayileşme, kentleşme ve modernleşmeyle birlikte yüksek doğum-ölüm hızlarından düşük doğum-ölüm hızlarına doğru aşamalı bir evrim geçireceğini savunan yaklaşımdır.
Bir nüfusun yaş gruplarına ve cinsiyet dağılımına göre yapısının grafiksel olarak temsil edilmesini sağlayan ve demografik analizlerde kullanılan görsel modeldir.
Bireylerin veya grupların doğup büyüdükleri yerleri terk ederek geçici veya kalıcı olarak yeni yerleşim alanlarına yer değiştirme eylemidir. Kemal Karpat göçü kişinin asıl yerinden ulaşmak istediği yere yaptığı hareket olarak tanımlarken, Cemal Yalçın sosyo-ekonomik ve kültürel boyutlarıyla toplum yapısını değiştiren coğrafi yer değiştirme olarak tanımlamıştır.
Maddi ve sosyal durumlarını iyileştirmek, gelecek beklentilerini artırmak amacıyla kendi özgür iradesiyle başka bir ülkeye veya bölgeye göç eden kişidir. BM tanımına göre yabancı bir ülkede bir yıldan fazla ikamet eden bireydir.
Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan kişidir. 1951 Cenevre Sözleşmesi ile hukuki statüsü tanımlanmıştır.
Uluslararası veya ulusal belgeler çerçevesinde herhangi bir ülkeye iltica talebinde bulunan ve mültecilik taleplerinin sonuçlarını bekleyen mülteci adaydır. Talepleri reddedilirse ülkeyi terk etmek zorundadırlar.
Düzenli veya düzensiz göç hareketlerinde göçmenin harekete başladığı, ayrıldığı ilk ülkeyi ifade eder. Örnek vermek gerekirse, Suriye'deki iç savaş nedeniyle göç edenlerin çıktığı Suriye bir kaynak ülkedir.
Göçmenin daimî kalmak amacıyla ulaşmak istediği veya ulaştığı ülkedir. Örneğin, ABD'ye göç eden bir kişi için ABD hedef ülkedir.
Hedef ülkeye gidiş yolunda veya kaynak ülkeye dönüş yolunda göçmenin içinden geçtiği ve belli bir süre kaldığı ülkedir. Türkiye, Asya ve Afrika'dan Avrupa'ya gitmek isteyen göçmenler için önemli bir geçiş ülkesidir.
Kişilerin sürekli veya belirli bir süre yaşamak üzere ülke sınırları içinde bir yerleşim biriminden (köy, kasaba, kent) diğerine yerleşmek amacıyla yaptığı coğrafi yer değiştirmedir. Türkiye'de 1950'lerden itibaren yaşanan kır-kent göçü buna örnektir.
Kişilerin sürekli yaşamak veya çalışmak üzere kaynak ülkelerinden ayrılarak başka bir uluslararası devlete gitmesi olayıdır. Türkiye'den 1958 sonrasında Almanya'ya giden işçi göçleri dış göçe örnektir.
Bireylerin kendi özgür iradeleri dışında, savaş, doğal afet, baskı veya devlet zorlaması gibi nedenlerle yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kaldığı göç türüdür. Suriye'deki iç savaş nedeniyle kitlesel olarak ülkesini terk edenler zorunlu göçe örnektir.
Bireylerin kendi özgür iradeleriyle, daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak, eğitim veya kariyer imkanlarını artırmak amacıyla gerçekleştirdikleri göç türüdür.
Uluslararası göçmen sayısının artmasıyla bütün ülkeleri, toplumları ve bireyleri etkileyecek boyutlara ulaşan dünya genelindeki göç hareketliliğidir. BM verilerine göre günümüzde göçmen sayısı 244 milyonu aşmıştır.
Kültürler arasında etkileşim sonucunda veya farklı toplumlardan kopup gelen birey ve grupların buluşmasıyla gerçekleşen süreçtir. Köyden kente göç eden bir bireyin kendi yöresel kültürü ile kent kültürünü kendinde birleştirmesi kültürlenmeye örnektir.
Birey ve toplulukların yasal yollarla vatandaşı oldukları ülke dışındaki bir ülkeye girişlerini, o ülkede kalışlarını ve o ülkeden çıkışlarını ifade eden yasal göç biçimidir.
Kaynak, transit veya hedef ülkelerin göçmen kabul normlarının dışında gerçekleşen, yasal olmayan ve dolayısıyla kayıt dışı kabul edilen göç hareketidir. Yasa dışı yollardan sınır geçen kaçak göçmenler bu kapsamdadır.
Hedef veya geçiş ülkelerinin idari makamlarının, ülkeye yasa dışı yollardan giren veya yasalara uygun hareket etmeyen düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilmeleri veya girişleri sürecinde onları özgürlüklerinden mahrum bırakan yasal tedbirlerdir.
Avrupa dışındaki ülkelerden gelen ve sığınma talebinde bulunan kişilere, üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar ev sahibi ülke tarafından geçici kalış izni verilmesi durumudur.
Kitlesel göç durumunda kalan ve kaynak ülkelerine dönemeyen kişilere acil koruma sağlamak amacıyla tatbik edilen istisnai hukuki prosedürdür. Türkiye'deki Suriyeliler geçici koruma altındadır.
Larry A. Sjastaad tarafından geliştirilen neo-klasik mikro ekonomik modele göre göçü gelecekten beklenen fayda umudu ile bedeli olan bir yatırım olarak değerlendiren yaklaşımdır.
Oded Stark, Eliakim Katz ve David Levhari tarafından geliştirilen, göçün bireysel değil aile veya referans grubu içinde gelir eşitsizliğini ve göreli yoksunluğu azaltmak amacıyla hesaplanmış bir strateji olarak alındığını savunan kuramdır.
Michael J. Piore tarafından geliştirilen teoriye göre, uluslararası göç gelişmiş ülkelerin ekonomik yapısı gereği yerli halkın istemediği alt kademe işler için duyduğu sürekli işgücü talebine göçmenlerin verdiği cevaptır.
Göç edilen bölgelerde eski göçmenler, yeni göçmenler ve göçmen olmayanlar arasında ortak köken ve dostluk bağlarıyla oluşan göçmen ağlarının, göçün sosyal ve ekonomik maliyetini düşürdüğünü ve göçü süreklileştirdiğini savunan teoridir.
Karşılıklı göçmen alışverişi olan iki ülke veya merkez ülke ile göç veren ülkelerin oluşturduğu sistemi; makro yapılar (küresel sistem, yasalar) ile mikro yapılar (göçmen ağları) arasındaki etkileşimle inceleyen inter-disipliner yaklaşımdır.
Kişileri, doğrudan veya dolaylı olarak maddi kazanç elde etmek amacıyla uluslararası kabul görmüş bir devlet sınırından yasa dışı olarak taşımaktır.
Kuvvet kullanarak, tehdit, hile, aldatma veya kişinin çaresizliğinden yararlanma suretiyle kişilerin fuhuş, emek veya organ ticareti gibi istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması veya barındırılmasıdır.
Toplumların maruz kaldıkları haksızlıklara, ekonomik baskılara veya değişim dalgalarına direnmek ve mevcut düzeni değiştirmek amacıyla gerçekleştirdikleri kolektif eylem ve başkaldırı girişimleridir. Örnek olarak 19. yüzyıldaki işçi sınıfı ayaklanmaları gösterilebilir.
19. yüzyılda Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan, ekonomik ve siyasi iktidarı ele geçirmeyi, sınıfsal çıkarları savunmayı ve sistemi radikal biçimde dönüştürmeyi amaçlayan işçi ve ulusal kurtuluş hareketleridir.
20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1968 sonrasında ortaya çıkan; ekonomik hedeflerden ziyade kültürel kimlik inşasını, bireysel özerkliği, çevre bilincini ve sivil hakları savunan hareketlerdir. Gençlik, kadın ve çevre hareketleri bu kapsamdadır.
Tönnies'in kavramsallaştırdığı, geleneklerin egemen olduğu, bireysel hak ve rollerin önceden belirlendiği, mekanik dayanışmanın hâkim olduğu modern öncesi toplumsal yapı türüdür.
Durkheim'ın işbölümünün az olduğu geleneksel toplumlar için kullandığı, benzerliklerin ve ortak değerlerin bireyleri bir arada tuttuğu toplumsal dayanışma biçimidir.
Max Weber'in mevcut toplumsal hiyerarşi ve kast sistemleriyle tamamen bütünleştiğini, eşitsizlikleri meşrulaştırdığını belirttiği Hinduizm ve Taoizm gibi geleneksel inanç kategorileridir.
Weber'in tek tanrılı dinleri kapsayan, ahiret inancı sayesinde dünyevi düzenlerin geçiciliğini vurgulayan ve haksızlıklara karşı inananlarına başkaldırı telkin eden inanç kategorisidir.
Weber'in sosyolojiye kazandırdığı, liderlerin geleneksel düzene meydan okuyan olağanüstü nitelikleri sayesinde alt kesimlerde cazibe yaratarak toplumsal hareketleri tetikleme gücüdür.
16. yüzyılda Hollandalı işçilerin artan dokuma tezgahları ve makineler yüzünden işsiz kalma korkusuyla tahtadan ayakkabılarıyla (sabots) makinelerin dişlilerini parçalamasından türeyen direniş eylemidir.
Feodal düzenin çözülmesiyle birlikte ticaret, atölye ve endüstriyel üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulunduran, modern kapitalist sistemin ilk sınıfını oluşturan toplumsal kesimdir.
Üretim araçlarına sahip olmayan, geçinebilmek için yalnızca kol gücünü sermayeye ücret karşılığında satan ve kapitalist sistemin temel emekçi sınıfını oluşturan kitlelerdir.
Karl Marx'ın teorisinde, işçinin çalışma süresi boyunca ürettiği gerçek değer ile işçiye verilen ücret arasındaki fark olup, burjuvazinin sermayesini artırmak için el koyduğu sömürü payıdır.
1780-1825 yılları arasında İngiltere'de işçilerin işsizliğe ve düşük ücretlere tepki olarak fabrikalardaki makineleri kırmasıyla bilinen erken dönem klasik işçi hareketi eylemidir.
1871 yılında Fransa'nın Prusya karşısındaki yenilgisi sonrasında Paris'te halkın ve emekçilerin kurduğu, kısa süreli (yaklaşık 60 gün) sivil ve devrimci yönetim deneyimidir.
19. yüzyılın sonlarından 1960'lara kadar sömürge altındaki halkların Batılı emperyalist güçlere karşı bağımsız ulus devletler kurmak amacıyla başlattığı klasik toplumsal hareketlerdir.
Henry Ford'un geliştirdiği hareketli bant sistemi ve seri üretim teknikleriyle, yoğun işbölümüne dayanan ve geniş kitlelerin tüketimini hedefleyen 20. yüzyıl üretim modelidir.
2. Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen iktisat politikaları doğrultusunda devletin sosyal harcamaları artırarak, sosyal politikaları iyileştirerek ve zenginliği tabana yayarak piyasayı dengelediği devlet modelidir.
Biyolojik cinsiyetten (sex) farklı olarak, kadın ve erkek rollerinin eril toplumsal iktidar tarafından kültürel olarak kodlandığı, eşitsiz ilişkiler içinde yeniden üretildiği fenomendir.
Afrika kökenli halkların ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı uluslararası alanda dayanışma ve birlik oluşturmasını amaçlayan karşı-ırkçı hareket ve ideolojidir.
1980'lerden sonra çok uluslu kapitalizm, ekolojik sorunlar ve iletişim teknolojilerinin etkisiyle ulus-ötesi düzeyde örgütlenen nükleer, çevre ve küreselleşme karşıtı hareketlerdir.
Özellikle 1960'lardaki gençlik hareketlerinin, yetişkinlerin mutlak otoritesine, savaşa ve hakim kültürel hegemonyaya karşı geliştirdiği alternatif yaşam biçimi ve muhalefet tarzıdır.
Belirli bir toplulukta veya toplumda genel kabul görmüş normlar kümesine uyum göstermeme ve kuralları ihlal etme durumudur. Örneğin, normal zamanlarda kabul edilmeyen giyim tarzları veya kurallara aykırı davranışlar sapkınlık olarak değerlendirilebilir.
Resmi olarak ceza yasasında yer alan ve yazılı kurallarla açıkça yasaklanmış özel bir sapma durumudur. Örneğin, hırsızlık, dolandırıcılık veya adam öldürme eylemleri yasal olarak suç kapsamına girer.
Suçu ve sapkınlığı bireysel psikolojik faktörlerden ziyade toplumsal yapı, normlar, eşitsizlikler ve sosyal çevre bağlamında inceleyen sosyoloji dalıdır. Örneğin, yoksulluk ile suç oranları arasındaki ilişkiyi inceler.
Temel toplumsal normları ihlal eden, grubun kınama, damgalama veya dışlama gibi yaptırımlarına maruz kalan değersizleşmiş davranış ve inançlardır. Örneğin, bir işçinin iş yerindeki informel çalışma normlarına aykırı davranması sapkınlık olarak görülebilir.
Bir toplumda bireylerin ve grupların uyumlu bir şekilde bir arada yaşamasını sağlayan yazılı ve yazısız kurallar, değerler ve kurumlar bütünüdür. Örneğin, toplumsal yaşamın öngörülebilir ve istikrarlı olmasını sağlar.
Suçun ve sapkınlığın davranışın içsel bir niteliği olmayıp, otorite konumundakilerin kişileri 'sapkın' veya 'suçlu' olarak etiketlemesinin bir sonucu olduğunu savunan teoridir. Örneğin, sabıkalı bir kişinin toplum tarafından dışlanarak tekrar suça yönelmesi bu süreçle açıklanır.
Sapkın davranışı önleme veya düzeltme amacıyla toplum tarafından geliştirilen örgütlü ve organize tepkilerdir. Örneğin, polis teşkilatı, mahkemeler ve hapishaneler formel toplumsal kontrol mekanizmalarıdır.
Emile Durkheim ve Robert Merton tarafından geliştirilen, toplumda kuralsızlık veya kültürel amaçlar ile meşru araçlar arasındaki uyumsuzluk durumunu ifade eden kavramdır. Örneğin, zengin olma amacına yasal yollarla ulaşamayan birinin suça yönelmesi anomik bir gerilimdir.
Suç olgusunu, suçun nedenlerini, suçluyu, suçun önlenmesini ve ceza adalet sistemini bilimsel yöntemlerle inceleyen interdisipliner bir bilim dalıdır. Örneğin, biyoloji, psikoloji ve sosyoloji verilerini kullanarak suçluluğu araştırır.
Cesare Lombroso'nun teorisinde, suçluların normal insanlara göre evrimin daha aşağı aşamasında kalmış, ilkel insan özelliklerini taşıyan soy çekim durumu olarak tanımlanmıştır. Örneğin, suçluların belirli anatomik ve fiziksel damgalara sahip olduğu iddia edilmiştir.
Edwin Sutherland'ın, suçun kişisel özelliklerden değil, bireyin kendisini özdeşleştirdiği grup veya arkadaş ortamında öğrenildiğini savunan teorisidir. Örneğin, gençlik çetelerine katılan bireylerin suç tekniklerini çevrelerinden öğrenmesi bu kapsamdadır.
Toplumsal normların veya standartların hukuk kuralları çerçevesi içinde kabul edilebilir düzeyde ihlal edilmesidir. Örneğin, yasal bir protesto gösterisinde kuralların esnetilmesi legal sapma sayılabilir.
Hukuku ve yazılı yasaları çiğneyen, cezai müeyyideye ve yasal yaptırımlara tabi kılınan suç davranışıdır. Örneğin, banka soygunu veya vergi kaçırma illegal sapmadır.
Mevcut egemen normlara ters düşmekle birlikte, ideal davranış örüntüleri ve erdemli amaçlar yönünde gerçekleşen sapmadır. Örneğin, köleliğin yasal olduğu bir dönemde köleliğe karşı çıkmak olumlu sapmadır.
Toplum tarafından onaylanmayan, aşağı, yetersiz ve zararlı kabul edilen davranış örüntüleri yönündeki sapmadır. Örneğin, hırsızlık ve cinayet olumsuz sapmaya örnektir.
Cezaların, hapishane sistemlerinin ve güvenlik tedbirlerinin kaynağını, gelişimini ve işleyişini inceleyen teorik kriminoloji alt disiplinidir. Örneğin, hapis cezalarının ıslah edici etkisini araştırır.
Suçların aydınlatılması, suç delillerinin tespiti ve suçluların yakalanması için daktiloskopi, balistik gibi bilimsel teknik araçları inceleyen uygulamalı alandır. Örneğin, olay yerinde parmak izi tespiti yapmak kriminalistiğin konusudur.
Suç mağdurlarını, mağduriyet nedenlerini, mağdur ile suçlu arasındaki ilişkiyi ve mağdurların haklarını inceleyen bilimsel çalışma alanıdır. Örneğin, aile içi şiddet mağdurlarının durumunu analiz eder.
Kafatasındaki çıkıntı, girinti ve düzlüklerin incelenmesiyle kişinin kişilik özellikleri ve suç eğilimleri hakkında bilgi sahibi olunabileceğini savunan sözde-bilimsel yaklaşımdır. Örneğin, kafatası yapısına bakarak hırsızlık eğilimi aramak.
Erving Goffman'ın tanımladığı, içindekilerin dış dünya ile bağını kesen, benlik algılarını yıkarak onları tek tip kurumsal rutinlere tabi tutan yerlerdir. Örneğin, cezaevleri ve akıl hastaneleri total kurumlardır.
Sol gerçekçi kuramda yer alan, bireylerin kendilerini başkalarına kıyasla daha kötü durumda, haksızlığa uğramış ve mahrum hissederek suça yönelme duygusudur. Örneğin, gelir adaletsizliğinin yoğun olduğu toplumlarda bu duygu suç tetikleyicisi olabilir.
Suçun kapitalist sistemin eşitsizlikleri, sınıf bölünmeleri ve mülkiyet ilişkilerinden kaynaklandığını, yasaların ise egemen sınıfın çıkarlarını koruduğunu savunan yaklaşımdır. Örneğin, büyük şirket suçlarının cezasız kalıp yoksul suçlarının cezalandırılması.
Suçun toplumsal koşullardan ziyade insan doğasının bencil yapısından kaynaklandığını savunan, caydırıcılık, sert cezalar ve 'sıfır hoşgörü' politikalarını önceleyen kriminoloji akımıdır. Örneğin, suçluların uzun süreli hapisle tecrit edilmesi.
Erkek suçlarına odaklanan geleneksel kriminolojiyi eleştiren, kadın suçluluğunu, adalet sistemindeki cinsiyetçiliği ve kadın mağduriyetini inceleyen yaklaşımdır. Örneğin, aile içi şiddet ve cinsel saldırıların analiz edilmesi.
Büyük çaplı idari görevleri ve örgütsel hedeflere ulaşmak için çok sayıda bireyin çalışmasını rasyonel bir biçimde koordine etmek amacıyla tasarlanmış hiyerarşik örgütsel yapıdır. Metne göre çağdaş toplumlarda yayılması kaçınılmazdır ve yazılı kurallar ile dosyalama sistemine dayanır.
Max Weber'in bürokratik örgütlerin yapı ve kaynaklarını incelemek için geliştirdiği analitik modeldir; uzmanlaşmış işbölümü, keskin hiyerarşi, yazılı kurallar ve liyakata dayalı personel yönetimi gibi özellikler içerir.
Belli hedeflere ulaşmak için çalışanların bir araya gelip birbirleriyle etkileşime girdikleri, faaliyetleri bilinçli şekilde yapılandırılmış sosyal varlık veya örgüttür.
Modern toplumda derneklerin, örgütlerin, bürokrasinin yaygınlığını, yapısal özelliklerini ve birey ile toplum üzerindeki etkilerini inceleyen sosyoloji alt dalıdır.
Örgüt içindeki bireylerin ve grupların davranışlarına odaklanan, bilimsel yöntemi kullanarak çalışanı daha etkin, verimli ve başarılı kılmayı amaçlayan insan odaklı disiplindir.
Belirli bir amaç için kurulan ve azami verimliliğe ulaşmak amacıyla yapılandırılmış büyük ikincil gruplardır; tüm çağdaş formel örgütler bürokratik bir yapılanmaya sahiptir.
Ortak bir amaç etrafında kurulan, üyelerin gönüllü katılımda bulunduğu, toplum refahına katkı sağlarken siyasal katılıma da zemin hazırlayan organizasyonlardır.
Robert Michels tarafından öne sürülen ve her türlü örgütün (ne kadar demokratik görünürse görününsün) kaçınılmaz olarak bir azınlık yönetimi olan oligarşiye dönüşeceğini savunan tezdir.
Max Weber'in, bireysel inisiyatif ve yaratıcılığı baskı altına alan, yazılı kurallar ve hiyerarşik kontrolle ruhsuz uzmanlar yaratan modern bürokratik toplum durumunu betimlemek için kullandığı kavramdır.
Manuel Castells'in çalışmalarıyla tanınan, bilgi teknolojileri ve internetin gelişimiyle birlikte küresel ve bilgiye dayalı ekonomide ağ tabanlı girişimlerin temel örgütlenme biçimi haline geldiği toplumsal yapıdır.
Jeremy Bentham tarafından tasarlanan, dış sınırda hücreler ve merkezde gizli gözetleme kulesi bulunan ideal hapishane tasarımıdır; Foucault tarafından modern gözetim toplumunun kökeni olarak ele alınmıştır.
David Lyon'un adlandırdığı biçimiyle, bireyler hakkındaki bilgilerin akla gelebilecek her türlü organizasyon ve teknolojik araç aracılığıyla sürekli toplandığı ve denetlendiği modern dünyadır.
Birden fazla ülkede yeni iş kolları kuran ve ulusal sınırları aşarak küresel ekonomide büyük pay sahibi olan dev ekonomik şirketlerdir.
Burrell ve Morgan modelinde temel yönelimi düzenleyicilik ve denetleyicilik olan, örgütü kapalı/açık sistem olarak ele alıp verimlilik ve rasyonellik üzerine yoğunlaşan yaklaşımdır.
Endüstriyel yaşamda bireyin yabancılaşmasına, ideolojik süreçlerle şekillendirilen bilincin eleştirilmesine ve kapitalizmin totaliter yönlerine odaklanan yaklaşımdır.
Marxist düşünceyle bağlantılı olarak sistem içindeki karşıt unsurlar arasındaki çatışmaları, hakimiyet tarzlarını ve Weber'in bürokrasi analizini bir tahakküm aracı olarak inceleyen yaklaşımdır.
Toplumsal olguları ve örgütsel faaliyetleri katılımcının bakış açısıyla ele alan, hermenötik metot analiziyle anlamı çözmeye çalışan yaklaşımdır.
Sosyal dünyayı insana dışsal nesnel bir gerçeklik kabul ederek düzenlilikleri yasa çerçevesinde açıklamaya çalışan pozitivist metodolojidir.
Sosyal dünyanın olgularının tekrarlanamayacağını, laboratuvara sokulamayacağını varsayan, bireyin eylemini anlamayı önceleyen anlamacı bilimlerin metodolojisidir.
Kronolojik yaş esas alınarak belirlenen, Birleşmiş Milletler'e göre 60 ve üzeri, Dünya Sağlık Örgütü'ne göre ise 65 ve üstü yaştaki kişileri niteleyen kavramdır. Örnek vermek gerekirse, BM sınıflandırmasında 60-74 yaş dönemi 'yaşlı', 75 yaş ve üzeri ise 'ileri yaş' olarak kabul edilmektedir.
Canlının anne karnında hayata başlamasından ölünceye kadar devam eden, iş veriminin azalmasına ve vücutta yapısal yıkımlara neden olan kesintisiz değişim sürecidir. Örnek olarak, fiziksel kapasitenin düşmesi ve metabolik yavaşlama bu sürecin biyolojik yansımalarıdır.
İnsan yaşamının çocukluk ve gençlik gibi doğal bir dönemi olup, olgunlaşma ve gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan değişimlerin yaşandığı hayat evresidir. Örneğin, büyükbaba/büyükanne olma veya emekliliğe ayrılma gibi sosyal roller bu dönemi belirler.
Bir ülke veya bölgenin ortanca yaşının yükseldiği ve 65 yaş ve üzeri nüfusun genel nüfus içerisindeki oranının artış gösterdiği demografik bir olgudur. Örneğin Türkiye'de ortanca yaşın 1970'te 19 iken 2013'te 30,4'e çıkması nüfusun yaşlandığını gösterir.
Bir nüfus grubunun yaşları küçükten büyüğe doğru sıralandığında tam ortada kalan bireyin yaşıdır ve demografik yaşlılığı belirlemede kullanılır. Örnek olarak TÜİK 2014 verilerine göre Türkiye'nin 2013 yılındaki ortanca yaşı 30,4'tür.
Aile ve arkadaş çevresinden güven duyulan kişiler tarafından yaşlı yetişkinlerin haklarının ihlal edilmesi durumudur. Örnek olarak yaşlı bir bireyin yakınları tarafından ekonomik varlıklarına haksızca el konulması veya ihmal edilmesi verilebilir.
Yaşlıların bakımı için kurulan tesislerde ve kurumlarda görev yapan personel tarafından yaşlı bireylerin haklarına yönelik gerçekleştirilen ihlallerdir. Örnek olarak huzurevlerinde kalan yaşlılara kötü muamele edilmesi veya ihmalkar davranılmasıdır.
Yaşlı sağlığının korunması, hastalıkların önlenmesi ve yaşlıların toplumdan soyutlanmadan yaşamlarını sürdürmesini hedefleyen 'yaşlı tıbbı' dalıdır. Örnek olarak ileri yaştaki bireylerin çok yönlü tıbbi ve psikolojik tedavisini planlayan tıp uzmanlığıdır.
Farklı disiplinlerin katkısıyla yaşlanma ve yaşlılık olgularını çok yönlü inceleyen yaşlılık bilimidir. Örnek olarak yaşlıların yaşam koşullarını teknolojik ve ekonomik açıdan iyileştirmeyi amaçlayan akademik ve uygulamalı çalışmalardır.
Sosyolojinin alt disiplini olup yaşlıların yaşam koşullarını belirleyen toplumsal yapıları ve yaşlılık politikalarını inceleyen alandır. Örnek olarak sosyal güvenlik, aile ilişkileri ve yaşlılara yönelik sosyal yardımların kapsamını araştıran sosyolojik çalışmalardır.
Yaşlı insanların orta yaşlarda sahip oldukları toplumsal rollerden kaçınılmaz ve doğal olarak kademeli bir şekilde koptuklarını savunan işlevselci makro teoridir. Örnek olarak yaşlının iş yaşamından ve sosyal sorumluluklardan uzaklaşarak rekabetten kurtulması gösterilir.
Yaşlıların orta yaşta kaybedilen rollerin yerine yenilerini koyarak ve hayatın en ileri dönemine kadar aktifliğini koruyarak daha mutlu ve başarılı bir yaşlılık geçireceğini savunan teoridir. Örnek olarak emekli bir bireyin gönüllü çalışmalara katılmasıdır.
Bireyin yaşamı boyunca sahip olduğu kişilik özelliklerini, alışkanlıklarını ve yaşam tarzını yaşlılık döneminde de korumak isteyeceğini savunan mikro teoridir. Örnek olarak yaşlı bireyin alışkın olduğu günlük rutinleri ve sosyal ilişkileri sürdürme çabasıdır.
Toplumlarda modernleşme süreci ilerledikçe, özellikle sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte yaşlıların statülerinde düşüş yaşandığını savunan teoridir. Örnek olarak geniş ailenin yerini çekirdek ailenin almasıyla yaşlıların evden uzaklaşması ve yalnızlaşmasıdır.
Yaşlı bireyi ve onun sosyal dünyasını merkeze alan, hayat hikayeleri yoluyla yaşlıların günlük deneyimlerini anlamaya çalışan mikro teorik yaklaşmdır. Örnek olarak yaşlılarla yapılan derinlemesine görüşmelerle onların marjinalleşme süreçlerinin incelenmesidir.
Yaşlılığın evrensel bir değer olmayıp, sosyal ortam ile yaşlı arasındaki etkileşim ve etiketleme süreçleriyle inşa edildiğini savunan mikro teoridir. Örnek olarak yaşlının çevresiyle karşılıklı etkileşiminin onun benlik algısını belirlemesidir.
Dünya çapında karşılıklı bağlantıların etkisinin genişlemesi, derinleşmesi, hızlanması ve büyümesi sürecidir. Örnek olarak dünyanın bir ucundaki ekonomik krizin veya salgının kısa sürede diğer ülkeleri etkilemesi gösterilebilir.
Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişim sayesinde uzaklıkların eski anlamını kaybetmesi ve işlemlerin saniyeler içinde yapılabilmesi durumudur. Örnek olarak küresel borsalarda 24 saat kesintisiz finansal işlemlerin yapılabilmesidir.
İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle dünyanın adeta tek bir köy kadar küçüldüğünü ve bir yerdeki gelişmenin anında her yeri etkilediğini ifade eden kavramdır. Örnek olarak Afrikalı bir köyde yaşayanların Londra'dan önce bir filmi izleyebilmesidir.
Çağdaş kentlerde zengin ve yoksul kesimlerin yaşam alanlarının kesin çizgilerle birbirinden ayrılması, özel güvenlikli sitelerin ve etnik gettoların yaygınlaşması durumudur. Örnek olarak varlıklı kişilerin dış dünyaya kapalı sitelerde yaşamasıdır.
Antonio Gramsci'ye göre egemen sınıfın sivil toplumda rızaya dayalı kültürel ve moral önderlik kurma pratiğidir. Örnek olarak küresel kapitalist odakların kendi değerlerini medya ve kültür yoluyla kitlelere benimsetmesidir.
Bilgisayar ve internet teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte fiziksel mallar dışında bilgiye ve sanal ticarete dayalı ekonomik yapının oluşmasıdır. Örnek olarak internet üzerinden oturduğumuz yerden bilet ve hizmet satın alabilmektir.
Küreselleşmenin geleneksel ulus-devletin işlevini yitirdiği, ulusötesi sermaye ve ticaret ağlarının egemen olduğu yeni bir çağ olduğunu savunan yaklaşımdır. Örnek olarak Kenichi Ohmae'nin ulus-devletin küresel ekonomi karşısında zayıfladığını savunmasıdır.
Günümüzdeki ekonomik bütünleşmenin 19. yüzyıldakinden daha fazla olmadığını, bu nedenle küreselleşmenin yeni bir süreç olmayıp bir mit veya ulus-arasılaşma olduğunu savunan yaklaşımdır. Örnek olarak Hirst ve Thompson'ın tezleri gösterilebilir.
Küreselleşmenin ne ulus-devletin sonu olduğunu ne de her şeyin aynı kaldığını, toplumları ve kurumları derinden sarsan çelişik ve uzun soluklu bir süreç olduğunu savunan yaklaşımdır. Örnek olarak Anthony Giddens ve Manuel Castells'in görüşleridir.