Birinci Dünya Savaşı, Batı’nın sanayileşme sonrasında sömürgelerini genişletme arzusu ve henüz sömürgeleştirilmemiş bölgeleri paylaşma isteği doğrultusunda gelişen emperyalist rekabet neticesinde patlak vermiştir. 1871 yılında ulusal birliğini en geç sağlayan ülkelerden biri olan Almanya'nın kurulmasından sonra bu rekabetin barışçıl yollarla çözülme imkânı ortadan kalkmıştır.
Savaşın bir diğer temel nedeni, 'Doğu sorunu'nu kalıcı bir şekilde çözme isteğidir. Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi çok uluslu yapıların millî ayaklanmalarla parçalanmasının yarattığı istikrarsızlık, emperyalist devletlerin bazı milliyetçi hareketleri himaye ederek kendi nüfuz alanları yaratma çabalarıyla daha da karmaşık bir hal almıştır.
Savaş aynı zamanda İngiltere ve Almanya’nın temsil ettiği iki farklı modernlik modelinin çarpışmasıdır. İngiltere liberal bir pazar ekonomisini ve birey haklarını savunurken; Almanya devlet merkezli, denetimci ve savunmacı bir modeli temsil etmiştir. 1914-1918 yılları arasında süren bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu Almanya’nın başını çektiği ittifak grubunda yer almıştır.
Sürdürülen savaş esnasında, 1917 yılında Rusya’da sosyalist Ekim Devrimi gerçekleşmiş ve Rusya savaştan çekilmiştir. Bu olay, kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik kalkınma ve modern siyaset modelinin güçlü bir devlette hayat bulması anlamına gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, sosyoloji açısından tarihin ilk kapsamlı topyekûn savaşı olmasıyla büyük bir önem taşır. Topyekûn savaş, savaşın bitmez tükenmez ihtiyaçlarını karşılama sürecinde cephe ile cephe gerisi arasındaki sınırın silikleşmesi ve cephe gerisinin etkin savaş çabasına doğrudan katılan hayati bir bileşen hâline gelmesiyle tanımlanır.
Bu süreçle birlikte askerî bir terim olan 'seferberlik' kavramı, çok daha geniş bir toplumsal süreci betimlemek üzere kullanılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda cephe için sürekli insan gücü seferber edilmiş, savaşın finanse edilmesi amacıyla neredeyse tüm ekonomik alan savaşa kanalize edilmiştir.
Basın ve kültür alanları savaş propagandası için yoğun bir şekilde kullanılmış, kamuoyunda savaş için meşruiyet üretilmiş ve düşman mutlak bir 'öteki' olarak kabul ettirilmiştir. Soruya giden erkek işgücünün yerini kadın emeği almış ve 'iç güvenlik' gerekçesiyle zorunlu göç ettirmeler hayata geçirilmiştir.
Bu topyekûn seferberlik süreci modern toplumsal yapı üzerinde derin izler bırakmıştır. Siyasette ve reklamcılıkta kullanılan modern propaganda teknikleri, kadınların iş yaşamına katılması ve nüfusun etnik yapısındaki dönüşümler dünya savaşlarının günümüz dünyasına bıraktığı kalıcı miraslar arasındadır.
Savaşın en acı sonucu, büyük bir kısmı sivillerden oluşan 13 milyon insanın gaz bombası gibi silahlarla hayatını kaybetmesidir. Osmanlı Devleti’nin de aralarında bulunduğu ittifak devletleri savaştan yenilgiyle ayrılmış, İngiltere'nin yönlendirdiği itilaf devletleri tarafından çok ağır barış antlaşmaları dayatılmıştır.
ABD Başkanı tarafından ortaya atılan Wilson İlkeleri'ne rağmen, yapılan anlaşmalar uluslararası sorunları çözememiş ve ikinci bir savaşın çıkışını engelleyecek bir sistem kurulamamıştır. Bu durum Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun ulus devletlere parçalanmasına yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde çok ağır koşullar içeren Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamıştır. Antlaşma uyarınca ordular terhis edilmiş, silahlar teslim alınmış, demiryolu ve telgraf hatları denetime bağlanmış, en önemlisi ise itilaf devletlerine istedikleri stratejik bölgeyi güvenlik gerekçesiyle işgal etme hakkı tanınmıştır.
Savaşın kaybı Osmanlı ekonomisini tamamen çökertmiş, üretici genç erkek nüfusun kaybedilmesi ve gayrimüslimlerin toprakları terk etmesi ülkeyi derin bir bunuha sürüklemiştir. Halk, yenilginin baş sorumlusu olarak İttihat ve Terakki Partisi'ni görmüştür.
İttihat ve Terakki Partisi'nin kendini feshedip liderlerinin yurtdışına çıkmasıyla Osmanlı'da büyük bir iktidar boşluğu doğmuştur. Bu boşluğu doldurmaya aday ana güç odaklarından biri Saray çevresi ve Sultan Vahdettin'dir. Vahdettin, ülkenin kurtuluşunun güçlü bir batı devletine, özellikle İngiltere'ye yaslanmakla mümkün olabileceğini düşünmüştür.
Bir diğer grup olan liberaller, Hürriyet ve İtilaf Partisi çatısı altında Damat Ferit Paşa liderliğinde yeniden canlanmıştır. Onlar da İngiliz liberalizmine yakınlaşarak kurtuluşu aramış ve Anadolu'daki milliyetçi harekete karşı aktif bir mücadele yürütmüşlerdir.
İtilaf Devletleri kendi içlerindeki rekabet ve çelişkilerle hareket etmiştir. İngiltere ve Fransa Ortadoğu'nun paylaşımında çatışırken; İngiltere, Batı Anadolu'yu başlangıçta vaat ettiği İtalya yerine kendi denetimindeki Yunanistan'a bırakarak bölgede kendi çıkarlarını korumayı amaçlamıştır.
Osmanlı bürokrasisi ve ordusunda kadrolaşmış olan eski İttihatçı memur ve subaylar, liderleri yurtdışında olmasına rağmen devlet aygıtındaki tecrübeleriyle Anadolu'daki yeni direniş hareketine gizli veya açık destek vermiştir.
Mustafa Kemal, I. Dünya Savaşı'ndan Çanakkale Savaşı'nın muzaffer komutanı olarak çıkmış ve İttihat Terakki ile doğrudan bir bağı bilinmeyen nadir üst düzey komutanlardan biri olarak öne çıkmıştır. Mondros sonrasında İstanbul'da geçirdiği aylarda Anadolu'daki direnişi örgütleme planları yapmıştır.
Mustafa Kemal, uluslararası alanda Wilson İlkeleri'ne dayanılabileceğini, itilaf devletleri arasındaki çelişkilerin derin olduğunu ve halkların savaş yorgunluğu nedeniyle büyük devletlerin Anadolu'ya kalıcı asker çıkaramayacağını doğru bir şekilde öngörmüştür.
Vahdettin tarafından 9. Kolordu Müfettişi görevlendirilen Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmıştır. Kendisine verilen resmî görev bölgedeki çatışmaları önlemek ve silahları toplamak olmasına rağmen, onun asıl amacı Anadolu'da milli bir direniş başlatmaktır.
Samsun'dan sonra Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile yerel direnişleri ulusal bir çatı altında birleştiren Mustafa Kemal, Misak-ı Millî kararlarının alınmasını sağlamış ve TBMM'yi açarak ulusal mücadelenin lideri konumuna yükselmiştir.
Anadolu hareketi kurulurken içeride de bazı kamplaşmalar ve çatışmalar yaşanmıştır. Bunların en önemlilerinden biri düzenli ordu fikriyle gerilla tipi yerel çeteler arasındaki anlaşmazlıktır. Bu kapsamda Çerkez Ethem isyanı gibi hareketler bastırılarak düzenli ordunun temelleri güçlendirilmiştir.
Mücadelenin finansmanı ve askerî gücü hem iç hem de dış kaynaklarla desteklenmiştir. Dışarıda Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmış ve yardımlar alınmış, ayrıca Hint Müslümanları ve son aşamada Fransa ile İtalya gibi devletlerden destek sağlanmıştır.
İç kaynaklar açısından İstanbul'dan sevk edilen gizli silahlar, yerel varlıklı kesimlerin katkıları ve Sakarya Muharebesi öncesi çıkarılan Tekalif-i Millîye emirleri ile halkın tüm varlığı ordu için seferber edilmiştir.
Batı cephesinde Yunan ordusuna karşı İnönü savaşları ve Kütahya-Eskişehir yenilgisi sonrasında Mustafa Kemal başkumandanlık yetkisini almıştır. Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasıyla dönüm noktası yaşanmış ve 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ile Yunan ordusu bozguna uğratılarak askerî zafer elde edilmiştir.