İnsan, yaratılışı itibarıyla zayıf ve aciz bir bünyeye sahip olması nedeniyle her an hastalık gerçeğiyle karşılaşma ihtimali bulunan kompleks bir yapıdır. Bu kompleks yapının en önemli özelliği; biyolojik, psikolojik, sosyal ve manevi boyutların bir arada bulunmasıdır. Dolayısıyla bir insanın hastalanması sadece fiziksel bir olumsuzluktan ibaret olmayıp, ruhsal, sosyal ya da manevi boyutlardaki bir dengesizlikten de kaynaklanabilir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan modern tanıma göre sağlık; insanların sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, fiziksel, ruhsal, sosyal ve manevi açıdan fonksiyonlarında tam bir iyilik hali olarak ifade edilmektedir. Bu tanım, sağlığın çok boyutlu yapısını ortaya koyarak tıp dünyasında yeni bir paradigmayı gerekli kılmıştır.
Geleneksel tıbbi (medikal) tedavi yöntemleri hastaların biyolojik iyileşmesini hedeflerken, tek başına yeterli olamamaktadır. Bireyin tam iyilik halinin sağlanabilmesi için biyo-psiko-sosyal ve manevi model adı verilen dörtlü sacayağına sahip bütüncül bir yaklaşımın devreye sokulması gerekmektedir. Bu model, sağlıklı birey, aile ve toplum inşası için günümüzde vazgeçilmez bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Hasta hakları, sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle sahip oldukları ve T.C. Anayasası, milletlerarası antlaşmalar, kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış haklarını ifade eder. Ülkemizde bu haklar, 01.08.1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan ve 08.05.2014 tarihli değişiklikle güncellenen Hasta Hakları Yönetmeliği çerçevesinde yürütülmektedir.
Yönetmelikte yer alan haklar arasında; hizmetten genel olarak faydalanma, bilgilendirme ve bilgi isteme, sağlık kuruluşunu ve personelini seçme/değiştirme, mahremiyet, reddetme, durdurma ve rıza, güvenlik, dini vecibeleri yerine getirebilme, insani değerlere saygı gösterilmesi, saygınlık görme, ziyaret ve refakatçi bulundurma ile müracaat, şikayet ve dava hakları yer almaktadır.
Bu haklar detaylıca incelendiğinde, özellikle 'dini vecibeleri yerine getirebilme', 'insani değerlere saygı gösterilmesi' ve 'saygınlık görme ve rahatlık' gibi maddelerin doğrudan hastanın manevi gereksinimlerini güvence altına aldığı görülür. Bu durum, manevi desteğin yasal bir hak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ölümcül veya ağır bir hastalığa yakalanan bireyler, bu durumla karşılaştıklarında çok farklı psikolojik ve davranışsal tepkiler gösterirler. Dr. Elisabeth Kübler-Ross tarafından geliştirilen beş aşamalı paradigma, bu hastaların davranışlarını anlamak ve onlara doğru manevi desteği sunmak için temel bir rehber niteliğindedir. İlk aşama olan 'İnkar' aşamasında hasta, 'Olamaz, bir yanlışlık olmalı' diyerek gerçeği reddeder.
İkinci aşama 'Öfke ve Kızgınlık' aşamasıdır. Hasta 'Neden ben?' sorusunu sorar ve Tanrı'yı, doktorları veya çevresini suçlayabilir. Üçüncü aşama olan 'Pazarlık' aşamasında ise hasta, ölümün kaçınılmazlığını fark eder ancak inandığı değerlerle (Tanrı ile) daha fazla zaman kazanmak için pazarlığa girişir. Dördüncü aşama 'Depresyon' aşamasıdır; bu evrede hasta geçmiş hataları için yas tutar ve ardından gelecekteki kayıpları için 'hazırlayıcı yas' sürecine girer.
Son aşama olan 'Kabul' aşamasında ise hasta, durumu kabullenir. Bu aşamada iletişim sözlü olmaktan ziyade sözsüz hale gelir; hasta sadece yanında sessizce duracak, elini tutacak güvenilir bir destekleyici arar. Her hastanın bu aşamalardan sırasıyla geçmesi zorunlu değildir; aşamalar arasında gidiş-gelişler yaşanabilir. Bu yüzden meslek elemanının hastayı yakından tanıması kritik önem taşır.
Ağır hastaların manevi bakım uygulamalarına kendilerini açabilmeleri için iki temel faktör bulunmaktadır: Güven verme ve istikrarlı bir duruş sergileme. Meslek elemanının hastanın duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarına duyarlı yaklaşarak güvenli bir ortam inşa etmesi, hastanın iç dünyasını açmasını sağlar. İletişimde süreklilik ve istikrarlı duruş ise manevi bakımın etkinliğini artırır.
Manevi desteğin en önemli boyutlarından biri, bireyin yaşamda anlam ve amaç bulmasına yardımcı olmaktır. Dini inancı olsun ya da olmasın, ağır hastalık dönemlerinde insanlar anlamsal kaygılar yaşarlar. Geçmişte yapılan olumlu ve değerli işlerin hatırlatılması, hastanın kendisini değerli hissetmesini sağlar. Geçmişteki olumlu olaylar ile güncel durum arasında manevi bir köprü kurulmalıdır.
Sosyal çalışmacılar bu süreçte hastanın hayat hikayesini sabırla dinlemeli, daima anlayışlı ve yumuşak bir üslup benimsemelidir. Hastanın geçmişteki travmatik ve bastırılmış hatıralarını değerlendirmesine yardımcı olunmalı, ancak sorunları doğrudan çözmek yerine hastanın kendi çözümlerini üretebilmesi için alternatifler sunulmalıdır (self-determinasyon).
İslam inancına sahip bir müracaatçı için hastalıkla baş etmede kullanılabilecek çok güçlü manevi dinamikler mevcuttur. İlk olarak 'Tefekkür' boyutu gelir. Bakara Suresi 2:156 ayetinde belirtilen 'Biz Allah'tan geldik, dönüşümüz de ancak O'nadır' bilinciyle, hastalığın ve şifanın Allah'tan geldiği idrak ettirilir. Bu teslimiyet, hastanın kaygılarını hafifleten en temel manevi destek unsurudur.
İkinci olarak, hastalık karşısında sabır ve şükür dengesi kurulmalıdır. İslam inancına göre ibadetler müsbet (namaz, oruç vb.) ve menfi (hastalık, musibet karşısında acziyetini anlayıp Yaratıcıya yönelme) olarak ikiye ayrılır. Sabredilen ve şikayet edilmeyen bir hastalık süreci, mümin için her dakikası ibadet hükmüne geçen büyük bir kazanç kapısı ve ömür sermayesini bereketlendiren bir etkendir.
Ayrıca hastalık, insanı gafletten uyandıran bir öğretmen ve günah kirlerini temizleyen bir arındırıcı olarak konumlandırılmalıdır. Hz. Peygamber'in 'Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker' hadisiyle hastaya ümit aşılanmalıdır. Son olarak, Allah'ın 'Affedici' (Rahmet) sıfatı vurgulanarak hastanın geçmiş pişmanlıklarından sıyrılması ve duasının makbuliyeti hatırlatılarak manevi gücü yükseltilmelidir.