Özet
← Ünite 3

Ünite 3: Türkiye’de Meşrutiyet Dönemleri — Konu Anlatımı

Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium

1II. Abdülhamid Dönemi İslamcılık Politikası ve Dış Dinamikler

II. Abdülhamid Dönemi’nde uygulanan İslamcılık (Panislamizm) politikası, hem iç politikadaki bütünlüğü sağlamaya hem de dış siyasette Batılı devletlerin emperyalist baskılarına karşı bir denge unsuru oluşturmaya yönelik çok yönlü bir stratejidir. Batılı devletler (özellikle İngiltere ve Fransa), Osmanlı Devleti’nin elindeki hilafet ve dinî makamların gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişlerdir. Örneğin Fransa, Sultan Abdülmecid’den Orta Afrika’daki misyonerlerin korunması için yardım talep etmiş; İngiltere ise 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında II. Abdülhamid’e Rusya ve Afganistan Müslümanları üzerindeki nüfuzunu kullanmasını telkin etmiştir. Ancak İngiltere, Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirdikten sonra bu politikasını değiştirerek, Hilafet makamının kendi sömürgelerindeki Müslümanlar üzerinde nüfuz kurmasından endişe duymuş ve karşı tedbirler almaya başlamıştır.

II. Abdülhamid Devri İslamcılık politikasının temelinde üç ana hedef bulunmaktadır: Birincisi, Osmanlı sınırları içindeki Müslüman tebaayı 'İslam' bayrağı altında toplayarak devletin parçalanmasını önlemek; ikincisi, Osmanlı dışındaki Müslümanların Hilafet makamı etrafında kenetlenmesini sağlayarak uluslararası sorunlarda karşılıklı destek ve dayanışma temin etmek; üçüncüsü ise Sünnilik ile Şiilik arasında bir yakınlaşma ve birlik sağlayarak İngiltere'nin Orta Doğu'daki planlarını boşa çıkarmak ve Hindistan Şiilerinin siyasi desteğini kazanmaktır. Ancak Sünni-Şii yakınlaşması, İran Şahı'nın bu süreci kendi aleyhine bir tehdit olarak algılaması ve karşı hamle olarak Ermeni ayrılıkçı hareketlerini desteklemesi nedeniyle amacına ulaşamamıştır.

II. Abdülhamid’in İslamcılığı, Batılı devletlerin iddia ettiği gibi yayılmacı, saldırgan ya da ütopik bir dünya devleti kurma hayali değildir. Aksine son derece gerçekçi, pragmatik ve dönemin şartlarına uygun bir birleştirici siyasi akımdır. Özellikle 1878 Berlin Antlaşması sonrasında Osmanlı sınırları içindeki gayrimüslim nüfus oranının %20’ye gerilemesi, Osmanlıcılık politikasının pratik faydasını ve uygulanabilirliğini zayıflatmıştır. Sınırlar içinde kalan çoğunluğu Müslüman halkı bir arada tutmak için Arap yarımadası, Mısır, Suriye ve Yemen’deki Arap milliyetçiliğine karşı İslam birliği öne çıkarılmıştır. Bu doğrultuda Arap şeyhleri ödüllendirilmiş, Sürre alaylarına verilen önem artırılmış ve Kuzey Afrika’daki tarikatlara itibar edilmiştir.

İslamcılık politikası II. Abdülhamid döneminde tam anlamıyla siyasi başarıya ulaşamamış olsa da, geniş bir coğrafyada ciddi bir Osmanlı ve Halife sevgisinin doğmasını sağlamıştır. Bu dayanışma ve sempati duygusu, sonraki yıllarda Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve özellikle Millî Mücadele (İstiklal Savaşı) sırasında İslam dünyasından sağlanan maddi ve manevi desteklerle somut olarak meyvelerini vermiştir.

219. Yüzyıl İletişim ve Ulaşım Devrimi: Telgraf, Basın ve Tarikat Ağları

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşanan iletişim ve ulaşım devrimi, II. Abdülhamid’in izlediği politikalara küresel çapta bir ivme kazandırmıştır. Buharlı gemiler, demiryolları ve telgraf hatlarının yaygınlaşması dünyayı hızlı bir küreselleşme sürecine sokmuştur. Osmanlı Devleti’nde ilk telgraf hattı 1855 Kırım Savaşı sırasında çekilmiş olmasına rağmen, II. Abdülhamid döneminde 30 bin kilometreden fazla telgraf hattı inşa edilmiştir. Hicaz’dan Yemen’e, Ege ve Akdeniz adalarına kadar uzanan bu hatlar sayesinde merkezî otorite güçlendirilmiş, Mors alfabesi seri bir şekilde Türkçe’ye uyarlanmış ve uzman telgrafçılar yetiştirmek üzere Fransa’da öğrenciler eğitilmiştir.

Telgraf ağının kurulması, Osmanlı Devleti’ni yol ve demiryolu götüremediği uç noktalara kadar iletişim ulaştıran öncü bir ülke konumuna getirmiştir. Bombay’dan çekilen bir telgrafın İstanbul’da, İstanbul’dan çekilenin ise Kazan’da anında okunabilmesi, İslam dünyasındaki dayanışma fikirlerini ve haber akışını inanılmaz derecede hızlandırmıştır. Bununla birlikte, II. Abdülhamid’in iktidarını pekiştirmek için yatırım yaptığı telgraf teknolojisi, ilerleyen yıllarda kendi rejimine karşı organize olan muhalefetin de en önemli haberleşme aracı haline gelecektir.

Dönemin gazeteleri ve süreli yayınları, kamuoyu adını verdiğimiz olgunun doğmasında ve güçlenmesinde hayati bir rol oynamıştır. Düşük tirajlara rağmen gazeteler Yemen’deki bir kahvehaneden Kırım’daki bir meclise kadar geniş bir coğrafyada okunmuş; Türkistan, Çin Müslümanları, Japonya, Güney Afrika, Malezya ve Sumatra’daki Müslümanların durumunu ele alan dizi yazılar yayınlanmıştır. Böylece Osmanlı aydınları dış İslam dünyasını, İslam dünyası da Osmanlı’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Aynı zamanda dergahlar ve tarikatlar da bu haberleşme ağının manevi damarlarını oluşturmuştur. Ulus-devlet sınırlarının bulunmadığı bu dönemde Türkistan’dan yola çıkan bir derviş İstanbul’a uğrayarak bilgi getirmiş ve buradan aldığı fikirleri gittiği her tekkede yayarak İstanbul’un ve Osmanlı’nın İslam dünyasının hâmisi olduğu algısını pekiştirmiştir.

Kitle iletişim araçlarının gelişmesi, Fransa’nın Tunus’u işgali (1881) ve İngiltere’nin Mısır’a girmesi gibi emperyalist adımların Osmanlı toplumunda büyük tepkiyle karşılanmasını sağlamıştır. Kamuoyunu bilgilendirmek ve Batı yayılmacılığına karşı direnişi canlı tutmak amacıyla İstanbul’da Vakit ve Arapça yayımlanan el-Cevaib gazeteleri desteklenmiştir. Bu yayınlarda Sultan’ın İslam’ı müdafaa etmek için son kuruşuna kadar harcama yapmaya hazır olduğu vurgulanarak ümmet arasındaki bölünmelere son verilmesi çağrısı yapılmıştır.

3I. ve II. Meşrutiyet Döneminde Eğitim Reformları ve Okullaşma Hamlesi

1876 Kanun-i Esasi’si, Türk demokrasi tarihi kadar eğitim tarihi açısından da dönüm noktasıdır. Anayasa’nın 15. maddesi öğretim özgürlüğünü düzenlerken, 16. maddesi tüm okulların devlet denetiminde olduğunu ve dinî toplulukların öğretim yöntemlerine dokunulmayacağını belirtmiş; 114. maddesi ise ilköğretimi (Sıbyan/İptidai) tüm Osmanlı vatandaşları için zorunlu hale getirmiştir. II. Abdülhamid, bu anayasal ilkeler ve Müslüman milletin aydınlatılması anlayışı çerçevesinde eğitim alanında eşi benzeri görülmemiş bir seferberlik başlatmıştır.

Eğitim reformunun finansmanı için 1883 yılında tarihi bir adım atılmış; 1866’dan beri Ziraat Bankası’na sermaye sağlamak amacıyla aşar vergisine eklenen %10’luk İane Vergisi %39’a çıkarılmıştır. Toplanan bu fonun üçte ikisi tarımsal gelişmeye, üçte biri ise 'Maarif Hisse-i İanesi' adıyla yeni devlet okullarının yapımına ayrılmıştır. Bu ek vergi sayesinde imparatorluk genelinde idadilerin (liselerin) açılması hızlanmıştır. Günümüzdeki Ankara Erkek Lisesi, Balıkesir Lisesi, Bursa Lisesi, Diyarbakır Lisesi, Erzurum Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, İzmir Erkek Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi, Kastamonu Lisesi, Konya Lisesi, Sivas Lisesi, Vefa Lisesi gibi köklü eğitim kurumları II. Abdülhamid döneminde idadi olarak kurulmuştur.

1879 yılında Maarif Nezareti teşkilatı Fransız modeli esas alınarak modernleştirilmiş; merkezde ilk, orta ve yükseköğretim daireleri, taşrada ise vilayet ve sancak maarif müdürlükleri kurulmuştur. Teşkilat bünyesinde açılan 'İstatistik Kalemi' sayesinde eğitim verileri bilimsel olarak kayıt altına alınmıştır. Georgeon’un verilerine göre imparatorluk genelinde 1876’da sadece 6 olan idadi sayısı 1893’te 55’e, 1908’de ise 98’e yükselmiştir. Ayrıca Hukuk Mektebi, Sanayii Nefise Mektebi, Ticaret Mektebi gibi meslek yüksekokulları açılmış, Mülkiye Mektebi modernleştirilmiş ve 1889’da önce sağır ve dilsizler, iki yıl sonra da körler için engelli eğitimi başlatılmıştır.

II. Abdülhamid’in eğitim politikasının en özgün yönlerinden biri, ilköğretim ile ortaöğretim arasındaki zihniyet farkının yarattığı sonuçlardır. İlköğretimde geleneksel ve dinî bir eğitimle yetişen öğrenciler, orta ve yükseköğretim kurumlarında (Tıbbiye, Harbiye vb.) Fransızca, fizik, biyoloji, tarih, iktisat gibi pozitif ve modern derslerle karşılaşınca ciddi bir zihinsel çelişki yaşamışlardır. Bu durum, II. Abdülhamid ve yönetimine karşı ilk muhalefetin kendi açtığı Tıbbiye ve Harbiye gibi okullardan çıkmasına yol açmıştır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve İstiklal Savaşı’nı sevk eden askerî ve sivil kadrolar da bu modern okullarda yetişmiştir.

4II. Meşrutiyet Dönemi Seçimleri, Meclis-i Mebusan Çalışmaları ve Anayasa Değişiklikleri (1908-1914)

II. Meşrutiyet Dönemi’nde 1908, 1912, 1914 ve 1919 yıllarında olmak üzere dört genel seçim yapılmıştır. 1908 Meclis-i Mebusan’ı etnik çeşitliliği son derece yüksek bir yapıya sahipti; mecliste 157 Türk, 54 Arap, 25 Arnavut, 22 Rum, 10 Ermeni, 9 Slav (6 Sırp + 3 Bulgar) ve 4 Yahudi milletvekili görev yapmıştır. Bu meclis döneminde Cemiyetler Kanunu, Serseri Kanunu ve Toplantı Kanunu gibi temel yasalar çıkarılmıştır. 13 Nisan 1909’da patlak veren 31 Mart Vakası üzerine Selanik’ten gelen Hareket Ordusu İstanbul’a girmiş (beyannamesini Mustafa Kemal yazmıştır), II. Abdülhamid tahttan indirilerek yerine V. Mehmed Reşad geçirilmiştir. Sultan Reşad, Harbiye Nezareti’nde yapılan törenle mecliste yemin eden ilk padişah olmuştur.

21 Ağustos 1909 tarihinde 1876 Kanun-i Esasi’nin 24 maddesi değiştirilmiş ve millî egemenlik ('hâkimiyet-i milliye') esası pekiştirilmiştir. Padişahın Meclisi kapatma ve kişileri sürgüne gönderme (113. madde) yetkisi sınırlandırılmış, hükümet Padişaha değil Meclise karşı sorumlu kılınmıştır. Böylece Padişah tek adam otoritesini yitirerek Meclis kararlarını onaylayan bir makam konumuna gerilemiş, Meclis-i Mebusan devlet sisteminin merkezine yerleşmiştir.

1912 Seçimleri Türk demokrasi tarihinin ilk çok partili ve ilk erken genel seçimidir. İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın yarıştığı bu seçimler, baskı ve usulsüzlük iddiaları nedeniyle tarihe 'Sopalı Seçim' olarak geçmiştir. 1914 Seçimleri ise İttihat ve Terakki’nin tek parti olarak katıldığı seçimlerdir. 1914-1918 yılları arasında faaliyet gösteren bu Meclis, II. Meşrutiyet’in en uzun ömürlü meclisi olmuş ve I. Dünya Savaşı dönemi bütçeleri ile askerlik düzenlemeleri üzerinde çalışmıştır. Bu dönemdeMiladi takvim kabul edilerek batılılaşma yönünde adım atılmıştır.

5II. Meşrutiyet Dönemi Fikir Akımları, İdari-Hukuki Reformlar ve İktisadi Siyaset

II. Meşrutiyet Dönemi, devleti çöküşten kurtarmak amacıyla öne sürülen fikir akımlarının belirginleştiği bir düşünce laboratuvarıdır. Osmanlıcılık (herkesi eşit vatandaş sayma), Balkan Savaşları ile geçerliliğini yitirince yerini İslamcılık ve Türkçülük akımlarına bırakmıştır. Dönemin İslamcılık düşüncesi Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad ve Beyanü'l-Hak gibi dergilerde işlenmiş; Batı’nın sadece teknik ve sanayisinin alınması, ahlak ve maneviyatında ise İslam’ın üstün tutulması savunulmuştur. Türkçülük ise devletin dil, din, soy ve ülkü birliğine dayalı olarak yaşayabileceğini savunurken; Batıcılık Batı medeniyetinin kurumsal ve bilimsel olarak benimsenmesini hedeflemiştir.

İttihat ve Terakki yönetimi ekonomik bağımsızlığı sağlamak amacıyla 'Millî Ekonomi' siyasetini benimsemiştir. 1914 Eylül ayında I. Dünya Savaşı'na girmeden önce tek taraflı olarak Kapitülasyonlar kaldırılmış, yerli sanayi ve kooperatifçilik teşvik edilmiştir. Osmanlı Bankası'nın para basma tekelinden vazgeçilerek millî finans araçları oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak aralıksız süren savaşlar, genç nüfusun silaha altına alınması ve karaborsa nedeniyle yüksek enflasyon ve ekonomik bunalım önlenememiştir.

Hukuk alanında çok önemli adımlar atılmıştır. 1912’de İsviçre Medeni Kanunu, 1916’da ise Alman Medeni Kanunu Türkçe'ye tercüme edilmiştir. 1 Mart 1916’da yürürlüğe giren Hukuk-ı Aile Kararnamesi, İslam aile hukuku alanındaki ilk resmî düzenleme olup kadına evlenme ve boşanmada önemli haklar tanımış, gayrimüslimlerin aile işlerini şer'i mahkemelerin yetkisine vermiştir (bu kararname 1919’da işgal devletlerinin baskısıyla kaldırılmıştır). 25 Mart 1917’de ise Şer'i Mahkemeler Şeyhülislamlıktan alınarak Adalet Bakanlığı’na bağlanmış ve hukuki laikleşmede kritik bir kademe geçilmiştir.

6Osmanlı Devleti’nin Çöküş Süreci: Trablusgarp ve Balkan Savaşları

1911-1913 yılları arasında yaşanan savaşlar Osmanlı Devleti’nin Afrika ve Balkanlar’daki varlığına son vermiştir. İtalya, sömürge edinmek amacıyla 29 Eylül 1911’de Trablusgarp’a saldırmıştır. Osmanlı Devleti’nin donanmasının yetersizliği ve Mısır’ın İngiliz işgalinde olması sebebiyle bölgeye resmî ordu gönderilememiş; Mustafa Kemal (Gazeteci Şerif takma adıyla), Enver Bey (Hamdi takma adıyla) ve Ali Fethi Bey gibi gönüllü subaylar gizlice bölgeye giderek yerli halkı İtalyanlara karşı organize etmişlerdir. Tobruk, Derne ve Bingazi’de İtalyanlara karşı büyük başarılar kazanılmıştır. Ancak Balkan Savaşı’nın patlak vermesi üzerine Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalanmış, Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakılarak Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağı kaybettirilmiştir.

8 Ekim 1912’de Karadağ’ın saldırısıyla başlayan I. Balkan Savaşı’nda Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ birleşerek Osmanlı Devleti’ne hücum etmiştir. Ordunun siyasete bulaşmış olması (İttihatçı-İtilafçı çekişmesi), lojistik yetersizlikler ve savaştan hemen önce Rumeli’deki tecrübeli askerlerin terhis edilmiş olması felakete yol açmıştır. Kumanova’da yenilen Osmanlı ordusu Çatalca’ya kadar çekilmiş; Edirne, Yanya ve İşkodra dışındaki tüm Rumeli kaybedilmiştir. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Midye-Enez hattının batısındaki topraklar elden çıkmış, yüz binlerce Müslüman-Türk nüfus katliama uğrayarak Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır.

Balkan devletlerinin ganimet paylaşımında anlaşamaması üzerine çıkan II. Balkan Savaşı’nı fırsat bilen Osmanlı ordusu harekete geçerek Kırklareli, Edirne ve Dimetoka’yı geri almıştır. 29 Eylül 1913 İstanbul Antlaşması ile Bulgaristan ile sınır Meriç Nehri olarak belirlenmiş, orada kalan Türklerin dinî ve kültürel hakları güvenceye alınmıştır. 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ile Girit Yunanistan’a bırakılmıştır. 14 Şubat 1914’te Büyük Devletler kararıyla Meis hariç 12 Ada İtalya’ya, Gökçeada ve Bozcaada hariç Ege Adaları Yunanistan’a verilmiş, Osmanlı Hükümeti bu durumu kabul etmediğini diplomatik notayla bildirse de I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla fiilî durum kesinleşmiştir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250