Avrupa’nın Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından itibaren kaydettiği gelişmeleri incelemeden Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılda yaşadığı buhranı kavramak mümkün değildir. Avrupa, 11. yüzyıldaki feodal/derebeylik yapısından 14. yüzyıldan itibaren kurtularak hızla merkezileşmeye başlamıştır. Mutlak hükümdarlık rejimlerinin güç kazanmasıyla birlikte 16. yüzyılda sömürgecilik hareketleri başlamış ve bu yöntem Avrupa'ya büyük bir zenginlik taşımıştır.
Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu), 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilerek Osmanlı Devleti'nde yeni bir reform döneminin kapısını aralamıştır. Fermanın en dikkat çekici ve yenilikçi yönü, devletin yeni kanunlara ihtiyaç duyduğunu açıkça beyan etmesi ve meclisler eliyle karar alma mekanizmasını benimsemiş olmasıdır. Bu adım, Osmanlı Devleti'nin kanun hakimiyeti (hukukun üstünlüğü) ilkesine dayalı bir siyasi yapıya bürünmeyi hedeflediğini somut bir şekilde ortaya koymuştur.
II. Abdülhamid’in İslamcılık politikası, sadece Osmanlı sınırları içindeki Müslüman tebaayı bir arada tutmayı hedefleyen bir iç politika aracı değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde Batılı devletlere karşı koz olarak kullanılan çok boyutlu bir dış politika stratejisidir. Bu stratejinin temelinde, Osmanlı padişahının elinde bulundurduğu 'Halifelik' makamının küresel nüfuzundan yararlanmak yatmaktadır. Dönemin büyük güçleri olan İngiltere ve Fransa, kendi sömürgelerindeki Müslüman nüfusu kontrol altında tutabilmek veya kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmek amacıyla zaman zaman Osmanlı hilafet makamının manevi gücüne müracaat etmişlerdir.
19. yüzyılın sonlarından itibaren sanayileşmiş Avrupalı devletlerin politikalarını yönlendiren temel unsur, Doğu coğrafyasındaki zengin petrol, kömür ve maden kaynaklarını ele geçirme arzusu olmuştur. Avrupalı güçler, Doğu milletlerini sanayiden mahrum bırakacak politikalar izlerken, bu bakir sahaları hem mamul maddelerini satacakları kârlı bir pazar hem de ucuz iş gücü ve hammadde deposu olarak değerlendirmişlerdir. Bu stratejik coğrafyanın en kilit aktörü ise zengin kaynakları ve jeopolitik konumuyla Osmanlı Devleti olmuştur.
Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti için bir teslimiyet belgesi niteliğindeydi. Osmanlı devlet adamları şartları ağır bulsalar da, İngilizlerin hoşgörüsüne sığınarak teselli arıyorlardı. Özellikle Rauf Bey (Orbay), antlaşma sürecinde İngiliz Amiraline duyduğu aşırı güvenle dikkat çekiyordu.
23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Meclis, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey'in konuşmasıyla faaliyetlerine başlamıştır. Şerif Bey'in açılış konuşmasında 'Büyük Millet Meclisi' ibaresini kullanması, yeni oluşumun adının belirlenmesinde ilk somut adım olmuştur. Meclis, İstanbul'un işgali ve Meclis-i Mebusan'ın dağıtılması üzerine olağanüstü yetkilerle donatılmış bir kurucu meclis karakteriyle toplanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde nüfusun %80'inden fazlası tarımla uğraşmasına rağmen, ülke temel gıda maddelerinde dışa bağımlı hale gelmiştir. 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un ve 65 bin ton pirinç ithal edilmiş, bu durum devlet hazinesinden yıllık yaklaşık 12 milyon altın liranın dışarı çıkmasına neden olmuştur. Anadolu halkı, ilkel tarım teknolojileri ve kuraklık gibi doğa olayları karşısında savunmasız kalmış, kıtlık yıllarında büyük açlık felaketleri yaşanmıştır.