İletişimde Kalite. Benmerkezcilik (egosantrizm), bireyin dünyayı sadece kendi 'ben'ine dayanarak algılaması, her olayı ve düşünceyi kendi görüş açısından yorumlaması ve kendi fikrini, mantığını, duygusunu hareket noktası olarak seçmesidir. Bu durum, günlük yaşamda sıklıkla bencillik kavramıyla karıştırılmaktadır. Oysa ikisi ilişkili görünse de temelde oldukça farklıdır. Bencillik, her olayda ve işlemde kendi menfaatini düşünme ve her işten kişisel bir çıkar sağlama gayretidir. Benmerkezcilik ise çıkar gözetmeksizin, dünyayı ve başkalarının konumunu kendi algısal merkezinden başka bir şekilde konumlandıramama, farklı bakış açılarının var olabileceğini hayal edememe durumudur. Eğitim bilimcilere göre bencillik ve benmerkezcilik düşüncesi genel olarak 2-7 yaşları arasındaki evrelerde kazanılmaktadır. Normal gelişim sürecinde benmerkezcilik döneminin (egosantrizm dönemi) insanda 6 yaş civarında sona ermesi beklenir. Ancak yetişkinlik dönemine ulaştığı halde hala bu dönemin sınırları içinde yaşayan, dünyayı kendi etrafında dönen bir sistem olarak algılayan birçok insan mevcuttur. Yetişkin olmasına rağmen egosantrik davranan bireylerin sağlıklı ve başarılı ilişkiler kurması oldukça zordur; çünkü kaliteli bir iletişimin ön koşulu, her bireyin farklı algıları, düşünceleri ve istekleri olduğunun farkında olmaktır. Benmerkezci düşünce biçimi, bireyin yaşının ilerlemesiyle birlikte bir ruhsal ya da davranış bozukluğuna dönüşebilmektedir. Küçük yaşlarda doğal kabul edilen bu durum, yetişkinlikte 'yalnızca gözümle gördüğüme inanırım, dünya düzdür' gibi dogmatik ve katı fikirlere yol açar. İletişimde benmerkezcilikten kurtulmanın ve sağlıklı ilişkiler kurmanın yegane yolu ise empati becerisini geliştirmektir. Karşımızdaki insanı doğru anlamak ve kendimizi doğru anlatabilmek, ancak benmerkezci kalıpları kırıp onun dünyasına adım atmakla mümkün olur. Günümüzde empati denildiğinde akla ilk gelen isim, psikoterapi alanındaki çalışmalarıyla bu kavramı özdeşleştiren Carl Rogers'tır. Rogers'a göre empati; bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir. Bu tanım incelendiğinde empatinin gerçekleşmesi için üç temel ögenin (aşamanın) sırasıyla hayata geçirilmesi gerektiği görülür. Birinci öge, empati kuracak kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, yani psikolojideki adıyla onun 'fenomenolojik alanına' girmesidir. Fenomenolojik yaklaşıma göre her insanın algısal yaşantısı özneldir ve kendine özgüdür. Bir insanı anlamak için onun rolüne girmeli, olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Ancak bu rolde kısa bir süre kaldıktan sonra kendi rolümüze geri dönebilmeliyiz; aksi takdirde empati değil, özdeşim (karşıdakine benzemek) veya sempati gerçekleşmiş olur. İkinci öge, karşımızdaki kişinin hem duygularını hem de düşüncelerini doğru olarak anlamaktır. Sadece birini anlamak yeterli değildir. Bu durum empatinin iki temel bileşenini ortaya çıkarır: Bilişsel bileşen (karşıdakinin ne düşündüğünü anlamak/bilişsel perspektif alma) ve duygusal bileşen (karşıdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmek/duygusal perspektif alma). Üçüncü ve son öge ise, zihinde oluşan bu empatik anlayışın karşıdaki kişiye sözlü veya beden diliyle (yüz/beden hareketleriyle) iletilmesi davranışıdır. İfade edilmeyen bir empati süreci tamamlanmış sayılmaz. Benmerkezcilik kavramını ilk kez ortaya atan ünlü gelişim psikoloğu Jean Piaget'dir. Piaget çocukların doğal olarak benmerkezci davrandıklarını savunmuştur. Empati ve benmerkezcilik arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılardan Ford, empatiyi doğrudan 'benmerkezcilikten uzak davranış' olarak tanımlar ve üç tür benmerkezcilik olduğunu belirtir: Görsel benmerkezcilik, bilişsel benmerkezcilik ve duygusal benmerkezcilik. Bu benmerkezcilik türlerine sahip bireyler, diğer insanların rolüne girmekte ve gerçekleri fark etmekte büyük güçlük çekerler. Buna paralel olarak Kurdek ve Rodgon ise üç tür perspektif alma şekli tanımlamışlardır. Bunlar; algısal perspektif alma (diğer kişinin bakış açısını fark etme), bilişsel perspektif alma (diğer kişinin ne düşündüğünü fark etme) ve duygusal perspektif almadır (diğer kişinin yaşamakta olduğu duyguları fark etme). Kurdek ve Rodgon'a göre bu üç perspektif alma becerisini gösteremeyen bireyler benmerkezci davranmış olurlar ve karşısındaki insanlarla empati kuramazlar. Günlük yaşamda bu durumun yansımaları sıklıkla görülür. Örneğin, yolda adres sorulan birinin kendi konumuna göre 'soldan ikinci sokak' demesi, karşısındakinin konumunu hesaba katmadığı için algısal/görsel benmerkezciliktir. Başka kültürlerin bizim gibi düşünmemesine şaşırmak bilişsel benmerkezciliğe; bizim önemsemediğimiz bir olaya çok üzülen birini yadırgamak ise duygusal benmerkezciliğe örnektir. Bu benmerkezci yaklaşımlar, insanlar arasında sıcak ilişkiler kurulmasını engellediği gibi ciddi iletişim çatışmalarına da zemin hazırlar. İletişim tekniklerini bilmek tek başına anlaşmayı sağlamaz. İnsanların anlaşabilmesi için öncelikle 'anlaşma niyetine' sahip olmaları, teknikleri bilmeleri ve gayret göstermeleri gerekir. Bu unsurlardan en önemlisi olan anlaşma niyeti, benmerkezciliği bırakıp karşımızdaki kişinin farklılığına saygı göstermekle başlar. Her insan doğduğu andan itibaren parmak izinden başlayarak ailesi, kültürü, eğitimi, coğrafyası ve yaşanmışlıklarıyla farklılaşır. Farklılıklar hayatın renkleridir; herkesin aynı düşündüğü bir dünya siyah-beyazdan ibaret olurdu. Farklılığa saygı duyulması ve çeşitliliğin korunması gerektiğini savunan düşünür Claude Levi-Strauss, yeni toplumsal ifade biçimlerini şaşırmaksızın, tiksinmeksizin ve karşı çıkmaksızın karşılamaya hazır olmak gerektiğini belirtir. Çocuklarda farklılıkları algılama süreci çok erken yaşlarda başlar. 3-4 aylıkken kendini başkalarından ayıran çocuk, 1 yaşında cinsiyet ve fiziksel farklılıkları görür, 2-3 yaşında değer yargıları ekler, 3-5 yaş arasında ise çevresindeki olumsuz kalıplara maruz kalarak önyargılar edinebilir. Bu nedenle farklılığa saygı eğitiminin 0-6 yaş arasında verilmesi hayati önem taşır. Mevlana'nın 'Kar taneleri ne güzel anlatıyor, birbirine zarar vermeden de birlikte yol almanın mümkün olduğunu!' sözü birlikte yaşama kültürünün en güzel özetidir. Birlikte yaşama kültürü; başkalarının bizden farklı düşünebileceğini, onların düşüncelerinin mutlaka yanlış olmadığını kabul etmek ve eleştirileri bir gelişim fırsatı olarak görmektir. İletişimde ikna edici olmanın ve insanları kazanmanın birinci yolu onlara saygı göstermek, ilgi duymak ve kimseyi inancı, etnik kökeni, dili veya tuttuğu takım nedeniyle küçümsememektir. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz (TA) yaklaşımı, insan davranışlarını, iletişim biçimlerini ve kişilik yapısını açıklayan son derece pratik bir model sunar. Bu yaklaşıma göre insan kişiliği üç farklı 'ego-durumundan' (benlik durumundan) oluşur: Ana Baba (Ebeveyn), Çocuk ve Yetişkin benlik durumları. İletişim, bu benlik durumları arasındaki mesaj alışverişidir ve buna 'etkileşim' (transaksiyon) adı verilir. Bireyler iletişim anında bu rollerden birini benimseyerek hareket ederler. Ana Baba (Ebeveyn) Benliği, çocukluk döneminde başta anne-baba olmak üzere otorite figürlerinden kaydedilen davranış ve tutumlardan oluşur. Koruyucu ve Yargılayıcı (Eleştirici) olmak üzere ikiye ayrılır. Koruyucu ebeveyn fedakarca yaklaşarak karşısındakini kollar ve 'Merak etme ben hallederim' der. Eleştirici ebeveyn ise kuralları korur, yargılar, akıl öğretir ve 'Böyle yap!' diyerek kısıtlar. Çocuk Benliği ise 0-7 yaş yaşantılarına ait kayıtlardır. Doğal çocuk (içinden geldiği gibi davranan, sabırsız, yaratıcı) ve Uyarlanmış çocuk (asi veya uslu çocuk) olarak ikiye ayrılır. Çocuk benliği 'Banane!', 'İstiyorum!' gibi ifadeler kullanır. Yetişkin Benliği ise kişiliğin akılcı, mantıklı ve gerçekçi yanıdır. Olayları objektif verilerle değerlendirir, 'şimdi ve burada' ilkesine göre hareket eder. Yetişkin benliğine sahip kişiler 'Berbeber düşünelim', 'Öyle mi?' gibi ifadelerle paylaşımcı ve çözüm odaklı iletişim kurarlar. İletişimde kalitenin artması için yetişkin benliğinin ön plana çıkması istenir. Ancak etkili liderlik ve sıcak ilişkiler için duruma göre Çocuk-Çocuk veya Ebeveyn-Çocuk etkileşimlerinin olumlu yönlerinden de (duyguları paylaşma, takdir etme) esnek bir şekilde yararlanılması gerekir. İnsanlar kişilerarası ilişkilerinde ve iletişim süreçlerinde genellikle üç temel davranış biçiminden birini benimserler: Saldırgan davranış, çekingen davranış ve güvenli (atılgan) davranış. Bu davranış biçimleri, iletişimin kalitesini, çatışma düzeyini ve ilişkilerin sürdürülebilirliğini doğrudan belirler. Saldırgan davranış biçimine sahip kişiler, sadece kendilerini düşünür ve daima kendilerini haklı görürler. Karşılarındaki insanları aşağılar, saygı göstermez ve onların duygu ve düşüncelerini yok sayarlar. İletişimlerinde 'sen önemli değilsin, önemli olan benim' mesajını verirler. Yüksek ses tonu, kaba ve argo dil kullanmaya eğilimlidirler. Çekingen davranış biçimini benimseyenler ise duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanırlar. Benlik saygıları düşüktür, sürekli kaygı ve suçluluk hissederler. Karşı tarafa 'ben önemli değilim, sen önemlisin' mesajını vererek kendi haklarından feragat ederler. Güvenli (atılgan) davranış biçimi ise hem kendi haklarını hem de başkalarının haklarını ve duygularını gözeten dengeli bir yaklaşımdır. Güvenli davranan kişilerin kendilerine olan güvenleri ve benlik saygıları yüksektir. Karşılarındaki insanlara saygı duyarlar, etkin dinleme yaparlar ve kendi duygu-düşüncelerini dürüstçe, kimseyi kırmadan ifade ederler. Kaliteli ve sağlıklı bir iletişimin sürdürülebilmesi için bireylerin güvenli davranış biçimini benimsemeleri gerekmektedir. İletişim, insan hayatının her alanını kapsayan ve yaşamsal öneme sahip olan bir olgudur. İletişime yönelik iki temel bakış açısı vardır. Birinci yaklaşım (süreç okulu), kaynağın iletiyi nasıl kodladığı, alıcının bu kodu nasıl açtığı, etkililik ve doğruluk unsurları ile ilgilenir. Bu okulda iletişim, bir insanın diğerinin davranışını etkilemek için kullandığı bir süreçtir. İkinci yaklaşım ise iletişimi anlamların üretilmesi ve değişimi olarak görür. Bu yaklaşım, metinlerin ve iletilerin insanların kültüründeki rolünü inceler ve semiotik (simgeler bilimi) metodunu kullanır. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak doğaya uyum sağlamayı toplumsallaşarak oluşturduğu kültürü aracılığıyla gerçekleştirmiştir. İletişim, bu kültürün üretilmesi, paylaşılması ve gelecek nesillere aktarılmasında en temel araçtır. Hayvanlar dünyasında da çığlıklar, jestler ve basit işaretler gibi iletişimin alt türleri görülürken, duyusal seslerden gelişkin bir dile geçebilen tek canlı türü insandır. Dil sayesinde her kuşak edindiği bilgi, beceri, değer ve inançları saklayıp bir sonraki kuşağa aktarabilmektedir. Toplum, üyeleri arasında tam veya kısmi bir anlaşmayı ve ortak anlamlandırmayı ortaya koyan oldukça karmaşık bir iletişim ağıdır. İnsanlar dünyaya geldiklerinde hazır anlamlara sahip değillerdir; çevreleriyle kurdukları etkileşim ve iletişim sayesinde yaşamı anlamlandırırlar. Kültür, ortak anlamlar sistemidir ve bu sistem ancak sürekli ve nitelikli iletişim süreçleriyle canlı tutulabilir.