Aydınlanma dönemi düşünürleri, özellikle doğabilimlerindeki (Newton fiziksel yasaları) büyük başarıların etkisiyle, tarihte de olayları birbirine bağlayan evrensel ve deneysel yasalar bulunabileceğini savunmuşlardır. Bu bağlamda Voltaire, tarihte olayların arkasındaki gizli yasayı keşfetmeye çalışmış, tarihin son nedenlerle değil deneysel nedenlerle açıklanması gerektiğini belirtmiştir. Ona göre tarih, insan zihninin (esprit) ve düşüncenin gelişme tarihidir; barbarca bir köylülükten günümüze geçişte dünyayı dönüştüren asıl güç düşüncedeki değişimlerdir.
19. yüzyıl Alman İdealizmi, gerçekliği akıl temelinde açıklamaya çalışan ve bütün varolanları bir akıl tasarımından türetmeyi amaçlayan felsefi bir gelenektir. Bu geleneğin en önemli isimlerinden biri olan Johann Gottlieb Fichte, bir önermeler sisteminin bilim olabilmesi için kesin olması ve diğer bütün önermelere bu kesinliği veren en az bir temel önermenin bulunması gerektiğini savunur. Fichte'ye göre akıldan anlaşılan, kesin bir temel üzerine kurulacak olan bir sistemliliktir ve bu sistemlilik aynı zamanda türetilebilirlik anlamına gelir.
Hegel’in tarih felsefesi, tarihi erekli ve kendi amacına ilerleyen evrensel bir gelişme süreci olarak tasarlar. Collingwood’a göre Hegel’in tarih tasarımı, tarihi felsefi düşünce aşamasına tam olarak ulaştıran bir yapıttır. Hegel, doğal gerçekliğin karşısına özgürlük dünyası olan tinsel gerçekliği koyar ve İde'nin olayları yönlendiren akla dayalı istencinin Tin olduğunu belirtir.
Marx ve Engels, Hegel'in tinsel ve idealist tarih tasarımını kökten eleştirerek tarihi etten ve kemikten gerçek insanların pratik etkinlikleri üzerine kurmuşlardır. Onlara göre tek bir bilim olarak tanıdıkları tarihin özü insan etkinliğinde, yani praksistedir; dolayısıyla ilk tarihsel eylem insanın kendi geçim araçlarını ve yaşamını ürettiği üretim eylemidir. İnsan doğayı emeğiyle biçimlendirirken aynı zamanda hem kendisi hem de toplum doğanın bir ürünü haline gelir ve bu süreçte tarihe de doğa yasaları egemen olur.
Pozitivist tarih kuramı, 19. yüzyılda Auguste Comte öncülüğünde şekillenen ve tarihsel varlık alanını doğa bilimlerinin yöntemleriyle açıklamayı amaçlayan bir yaklaşımdır. Comte'a göre neyin var olduğu sorusundan ziyade, bir şeyin nasıl oluştuğu sorusu önemlidir ve bu da olguların değişmez doğa yasalarını araştırmak anlamına gelir. Bilimin temel amacı, olguları yöneten bu yasaları keşfetmek ve bu yasaların sayısını en aza indirmektir.
Soren Kierkegaard'a göre olmuş olan olmuştur ve değiştirilemez; ancak bu durum tarihin bir zorunluluk ürünü olduğu anlamına gelmez. Geçmişin değiştirilemezliği onun sadece gerçekleşmiş olmasındandır, yoksa geçmişin 'nasıl'ının başka türlü olamayacağı anlamına gelmez. Olmuş olan, nasıl olmuşsa öyle olmuştur; bu da geçmişin zorunlu olduğu safsatasını çürütür.
Wilhelm Dilthey’a göre insanın tarihsel varlığının kavranabilmesi için gereken temel koşul, saf a priori bilgi olanağının kabulü değil, içinde bulunulan koşulların toplamından çıkan bir gelişim tarihidir. İnsanı felsefeye yönelten tüm soruların yanıtını bu tarihsel gelişme verebilir; çünkü insan kendisiyle ilgili sorular soran tarihsel bir varlıktır. Modern bilgi kuramının iddiasını tersine çeviren Dilthey, doğal olanın bizim için tam olarak kavranamayacağını, ancak tarihsel olanın daha kesin bir veri oluşturduğunu ileri sürer.
19. yüzyılda Hegel ve Marx gibi filozoflar, tarihi belirli ilke, yasa ve aşkın bir erekle açıklayarak insanlık tarihini mutlaklaştıran bir tarih felsefesi kurmuşlardır. Bu anlayış, tarihin tümünü genel yasalar altında doğabilimsel bir zorunlulukla ele alması nedeniyle sonradan çeşitli düşünürler tarafından eleştirilmiştir. Tarihin koşullarına bağlı olan insanın, kendisini tarihin koşullarından bağımsız görmesi ve geleceğe dair kehanetlerde bulunması büyük bir çelişki doğurmaktadır.