Avrupa’nın birleştirilmesine yönelik fikirlerin ortaya çıkışı Eski Yunan’a kadar götürülebilse de, birleşik bir Avrupa yaratılması kavramı ilk kez Ortaçağ’da kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu düşünceler 19. yüzyıla kadar pratiğe yansımamış, gerçek anlamda 19. yüzyılda şekillenmiştir. 1819 yılında Prusya’da dâhili ticarete ilişkin engellerin kaldırılması ve 1834’te Alman devletleri arasında Gümrük Birliği’nin kurulması, ileride atılacak adımlara örnek teşkil etmiştir. Avrupa’da birlik ve bütünleşme fikirleri üç ana dönemde ele alınmaktadır: Düşünsel anlamda birlik yaratılması fikirleri Dante ve Pierre Dubois’dan 19. yüzyıla kadar olan dönem, 1819-1945 arası birlik arayışları ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmeler. Bu süreçler, ulus devletler arasındaki işbirliklerini tarif ederek uluslararası ilişkiler disiplini penceresinden bütünleşme kavramını ve teorilerini incelemektedir. Bölgesel bütünleşmenin ve ulus devletlerin siyasal ve ekonomik bütünleşmeye duyduğu ihtiyacın temel sebebi barışın sürdürülebilir kılınmasıdır. Savaş durumuna yol açan temel neden ulus devletlerin kendi çıkarlarını üstün tutması olduğundan, barış ancak egemenliğin belirli ölçüde üst bir otoriteye devredilmesiyle sağlanabilir. Ünite, işlevselcilik ve yeni işlevselcilik teorilerini AB bütünleşmesi perspektifinde analiz etmektedir. Ulus-devletlerin ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri alanlardaki işbirlikleri genel olarak uluslararası örgütler şeklinde ortaya çıkar. Bu örgütlerde kararlar doğrudan ulus-devletler tarafından alınır ve onaylanmayan bir kararın alınması mümkün değildir. Buna karşın bütünleşme, egemen devletlerin birarada yeni bir siyasal, ekonomik, sosyal veya kültürel birlik meydana getirmesi sürecidir. Ulusüstücülük (Supranasyonalite), ulus devletin otoritesinden daha üstün ve iradesini kabul ettirebilme kapasitesine sahip bir otoritenin varlığına işaret eder. Karar verme yetkisi kurucu devletlerden alınarak bölgesel bir örgüte aktarılır. Bu kapsamda federalizm, egemenliğin merkez ve çevre arasında paylaşıldığı, anayasal bir düzen çerçevesinde işleyen ilk bölgesel bütünleşme teorisidir. Federalizme karşı olan hükümetlerarasıcılık ise devletler arasında egemen bağımsızlık temelindeki ilişkileri ifade eder ve her üye devletin veto hakkına sahip olmasını savunur. Bu yaklaşım realist söylemden etkilenen ve AB kuşkuculuğu (Euroscepticism) olarak bilinen, ulusal egemenliğin zayıflamasından duyulan endişeyi dile getiren akımlarla yakından ilişkilidir. Yeni Kurumsalcılık yaklaşımı ise federalizm ve hükümetlerarasıcılık yaklaşımlarını dengelemeye çalışarak, siyasal aktörlerin davranış ve kararlarını belirlemede kurumların resmî yapısının yanı sıra taşıdıkları değerlerin ve fikirlerin de önemli olduğunu savunur. Konfederasyon ise üye devletlerin egemenliklerinin oy hakkı yoluyla korunduğu, oybirliğiyle karar alınan en gevşek siyasal birliktir. Birleşik Avrupa’nın kurulması çerçevesinde görüş belirten ilk düşünürler Dante ve Pierre Dubois olmuştur. Dante 1310 tarihli Monarchia yapıtında tek bir yönetim kurulmasını savunurken, Pierre Dubois ortak bir konsey kurulmasını ve uyuşmazlıkların bu sayede çözülmesini önermiştir. 15. ve 16. yüzyıllarda Rönesans boyunca Avrupa’nın kendini algılayışı dinsel temelli olup 'Respublica Christiana' (Hıristiyan Cumhuriyeti) kavramı ön planda tutulmuştur. 17. ve 18. yüzyıllarda William Penn, Abbé de Saint-Pierre gibi isimler kalıcı barış projeleri sunmuşlardır. Aydınlanma dönemiyle birlikte akılcılık, bilim ve hürriyet ön plana çıkmış, Avrupalılık bilinci salt Hıristiyanlık bağı olmaktan çıkıp akılcı ve evrensel değerlerle şekillenmiştir. 1713 Utrecht Antlaşması, Respublica Christiana teriminin geçtiği son uluslararası antlaşma olmuştur. Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi modernleşme sürecini tetiklemiştir. Jean-Jacques Rousseau ulus-üstü bir birlik önerirken, Immanuel Kant 1795 tarihli Ebedi Barış Üzerine çalışmasında Avrupa Birleşik Devletleri fikrini ortaya atmıştır. Avrupa kimliği, antik Yunan ve Roma’dan bu yana düşünce özgürlüğü, Rönesans, hümanizm, akılcılık ve demokrasi gibi değerler bütünü olarak tanımlanmıştır. 19. yüzyılın başlarında Prusya’da dâhili ticaret engellerinin kaldırılması ve 1834’te Alman Gümrük Birliği’nin (Zollverein) kurulması ekonomik bütünleşmeye örnek olmuştur. Sanayi devrimiyle birlikte geniş pazarlar arayan devletler devletler-üstü otoriteler oluşturmaya başlamıştır. Victor Hugo, Paris’teki İkinci Genel Barış Konferansı’nda Avrupa uluslarının üstün bir birimin şemsiyesi altında birleşeceğini ifade etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında federal düşünce gelişmiş, 1924 yılında Kont Richard von Coudenhove-Kalergi tarafından Pan-Avrupa Hareketi kurulmuştur. Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand ise 1930 yılında Avrupa Federal Birliği Rejiminin Organizasyonu Hakkında Memorandum’u hazırlayarak ortak pazar ve Daimi Politik Komite önerisinde bulunmuştur. Buna karşın devletlerin egemenlik kaybı endişesi bu girişimleri sınırlamıştır. David Mitrany tarafından geliştirilen İşlevselcilik (Fonksiyonalizm) teorisi, barışın tesisi için federal birleşmeyi şart koşmamış, teknik alanlarda (ekonomi, ticaret) başlayacak işbirliğinin dallanma etkisiyle diğer alanlara yayılacağını savunmuştur. Mitrany’nin “yapılar işlevleri takip eder” düşüncesi, ulus-devletlerin egemenlik hassasiyetini dikkate alan işbirliği modellerine zemin hazırlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ekonomisini güçlendirmek, Almanya ve SSCB’nin yayılmacılığını engellemek ve üçüncü bir güç olabilmek amacıyla siyasi birlik arayışları hız kazanmıştır. Jean Monnet toplumlar arasında birlik kurulmasını savunurken, Churchill 1946 Zürih konuşmasında Avrupa Devletler Birliği’ni savunmuştur. 1948 Lahey Kongresi savaş sonrası hareketin zirve noktası olmuş, 1949’da Avrupa Konseyi kurulmuştur. Karl Deutsch’un 1957 tarihli Güvenlik Toplumu yaklaşımı, salt ekonomik bütünleşmenin yetersiz olduğunu, savaşın önlenmesi için devletler arasında ortak kimlik öğeleri ve değerlerin geliştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Ernst B. Haas tarafından geliştirilen Yeni İşlevselcilik (Neo-Fonksiyonalizm) ise ekonomik sektörlerde başlayan bütünleşmenin diğer sektörlere ve siyasi alana yayılacağını (spill-over etkisi) öne sürmüştür. Bu teorik arka planla Paris Antlaşması (1951) ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuş, bunu Roma Antlaşması (1957) izlemiştir. Ancak dış politika ve güvenlik gibi yüksek siyaset (high politics) alanlarında ulusal aidiyetlerin sürmesi teorinin eksik yönünü oluşturmuştur. AB üyeleri arasında Avrupalılık ve kimlik algısı farklılık göstermektedir. İngiltere, AB’yi geniş bir serbest ticaret bölgesi olarak görmüş, 23 Haziran 2016 referandumu ile %51.9 oyla Birlik’ten ayrılma kararı (Brexit) almıştır. Almanya ise siyasi ve ekonomik açıdan güçlü, genişleyen bir entegrasyonu savunmaktadır. AB, üye devletlerin Brüksel’e egemenlik yetkilerini tamamen devretmeye henüz hazır olmaması nedeniyle ulus-devlet modeli öncülüğünde ilerlemektedir. Fransa ve Hollanda’nın 2005’te Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi sancılara rağmen Lizbon Anlaşması yürürlüğe girmiştir. AB’nin siyasi yaşamda canlı kalabilmesi evrimleşme sürecini sürdürmesine bağlıdır.