Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Avrupa bütünleşmesi fikri, İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı devasa maddi ve manevi yıkım ile iki kutuplu Soğuk Savaş düzeninin ortaya çıkardığı konjonktürde ilk kez somut ve kalıcı adımlara dönüştü. Batı Avrupa'nın bütünleşme süreci, kıtanın Doğu ve Batı olarak ikiye bölündüğü bir dönemde gerçekleşmiş olup, ABD'nin askeri, siyasi ve ekonomik desteğiyle şekillenmiştir.
Savaş sonrasında iki kutuplu yeni siyasal düzen içerisinde barışın sürdürülebilirliğini sağlamak, ülkelerin güvenliğini teminat altına almak, ekonomileri ayağa kaldırmak ve Sovyet tehdidini dengelemek en temel stratejik hedeflerdi. Bu süreçte Almanya'nın tekrar bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılıp kontrol altına alınması ve özellikle Fransız-Alman düşmanlığının kalıcı bir barışa evrilmesi en güçlü motivasyon kaynağını oluşturdu.
Avrupa bütünleşmesinin ilk adımı altı kurucu devlet tarafından atıldı: Benelüks ülkeleri (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg), Federal Almanya (Batı Almanya), Fransa ve İtalya. Bu ülkelerden Benelüks ve İtalya bütünleşmeye en hazır devletler iken, Fransa ve Almanya'yı bir araya getiren en kritik coğrafi ve ekonomik odak noktası kömür ve çelik açısından zengin Ruhr havzası oldu.
ABD Başkanı Harry S. Truman'ın Mart 1947'de ilan ettiği Truman Doktrini, komünist tehdit altındaki Avrupa ülkelerine yardım öngörerek dünyayı iki keskin ideolojik kampa ayırdı. Bu doktrinin ekonomik ayağını oluşturan ve George Marshall tarafından duyurulan Marshall Planı (Avrupa İyileşme Programı), kısa vadede Avrupa'daki dolar açığını kapatırken, uzun vadede Amerikan iç pazarına benzer ortak bir pazarın kurulmasını hedefliyordu.
Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu ülkelerinin katılmadığı bu programın yönetimi ve yardımların dağıtımı için Batı Avrupa ülkeleri Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü'nü (OEEC) kurdular. Bu ekonomik yapılanma, Atlantik'in iki yakasındaki çıkarları birbirine bağlayarak ekonomik bütünleşmenin altyapısını hazırladı.
Güvenlik alanında ise 1948 Brüksel Paktı'nın ardından 1949 yılında imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile NATO kuruldu ve Batı Avrupa için nihai güvenlik şemsiyesi oluşturuldu. İngiltere'nin bu askeri yapılanmada Atlantik kanadını tercih etmesi, kıta Avrupası'nın sorunlarının çözümünde Fransa ve Almanya'yı baş başa bırakarak entegrasyonun kıtasal karakterini pekiştirdi.
Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Planlama Teşkilatı'nın başındaki Jean Monnet'nin fikirlerinden ilham alarak 9 Mayıs 1950'de ünlü Schuman Deklarasyonu'nu yayımladı. Bu deklarasyona göre, savaş endüstrisinin kalbi olan kömür ve çelik üretimi ulus-üstü bir yüksek otoritenin denetimine devredilecekti.
Bu vizyon doğrultusunda 18 Nisan 1951 tarihinde Fransa, Federal Almanya, İtalya ve Benelüks ülkeleri arasında Paris Antlaşması imzalandı ve 25 Eylül 1952'de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) fiilen kuruldu. Yüksek Otorite'nin başkanlığına Jean Monnet getirildi.
AKÇT, üye ülkeler arasında kömür ve çelik ticaretindeki kısıtlamaları kaldırırken üçüncü ülkelere ortak gümrük tarifesi uyguladı. Bu yapı, bugünkü Avrupa Birliği'nin ulus-üstü ve hükümetler-arası yaklaşımları sentezleyen kendine özgü (sui generis) yapısının ve kurumsal mimarisinin temelini oluşturdu.
AKÇT'nin başarısının ardından Belçika Dışişleri Bakanı Paul Henri Spaak başkanlığındaki komitenin hazırladığı rapor doğrultusunda daha kapsamlı ekonomik entegrasyon adımları atıldı. 25 Mart 1957'de imzalanan Roma Antlaşmaları ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kuruldu.
1 Ocak 1958'de yürürlüğe giren Roma Antlaşmaları ile Altılar, enerji, tarım ve ulaştırma sektörlerini kapsayan bir ortak pazar oluşturmayı ve ilk aşamada bir gümrük birliği tesis etmeyi amaçladılar. Fransa'nın tarımda ortak pazar talebi ile Almanya'nın sanayide ortak pazar vurgusu bu uzlaşının temel taşıydı.
Uzun süre AKÇT, AET ve EURATOM ayrı kurumsal yapılara (ayrı Komisyon ve Bakanlar Konseylerine) sahipken, 8 Nisan 1965 tarihli Birleşme (Füzyon) Anlaşması ile bu üç topluluk tek çatı altında birleştirilerek Avrupa Toplulukları (AT) adını aldı ve ortak kurumlar oluşturuldu.
1958-1968 yılları arasındaki ilk on yıllık dönem, önemli ekonomik başarılara sahne olmasının yanı sıra ciddi siyasi krizlerle de anıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün hükümetler-arası yaklaşımı savunması, Topluluğun ulus-üstü otoritesini zayıflatan veto mekanizmalarını ve oybirliği kuralını ön plana çıkardı.
De Gaulle, İngiltere'nin topluluğa üyelik başvurularını 1963 ve 1967 yıllarında olmak üzere iki kez veto etti. Bu vetoların arkasında İngiltere'nin ABD'nin truva atı olacağı endişesi ve Fransa'nın kıtadaki liderliğine rakip olacağı korkusu yatiyordu. Fransa'nın ortak tarım politikası anlaşmazlıkları nedeniyle 1965'te oturumlara katılmayarak yarattığı yedi aylık "boş sandalye krizi", Lüksemburg Uzlaşısı ile çözüme kavuştu.
Üye sayısının artmasının karar alma süreçlerini zorlaştıracağı endişesi "genişleme-derinleşme" tartışmasını doğurdu. Buna rağmen 1973 yılında İngiltere, Danimarka ve İrlanda'nın katılımıyla ilk genişleme gerçekleşti. Bunu 1980'lerde Yunanistan, İspanya ve Portekiz'in katıldığı Akdeniz genişlemesi izledi.
Kurucu antlaşmalardan sonra topluluk tarihindeki en büyük yapısal adım 17 Şubat 1986'da imzalanan ve Temmuz 1987'de yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi (ATS) oldu. ATS'nin temel hedefi, tarife-dışı ve gümrük-dışı tüm engelleri (teknik standartlar, kalite kontrolleri) kaldırarak 1992 sonuna kadar tek bir iç pazar yaratmaktı.
ATS'nin getirdiği en büyük anayasal devrim, Ortak Pazar'ın tamamlanmasına ilişkin kararların oybirliği yerine "nitelikli oy çokluğu" ile alınmaya başlanmasıdır. Bu durum, karar alma süreçlerinde ulus-üstü eğilimin güçlendiğini açıkça ortaya koydu.
Jacques Delors'un liderliğinde yürütülen bu süreç sonucunda, malların, hizmetlerin, sermayenin ve kişilerin serbest dolaştığı iç pazar 1 Ocak 1993 itibarıyla fiilen tamamlandı ve küresel rekabette Amerikan ve Japon ekonomilerine karşı güçlü bir konuma ulaşıldı.
Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılması, Avrupa bütünleşmesinde yeni bir dönemi başlattı. Ekim 1990'da iki Almanya'nın birleşmesi, Avrupa'nın kalbinde yeniden devasa bir Alman gücünün belirmesine yol açsa da, bu güç ekonomik entegrasyon mekanizmalarıyla denge altına alındı.
Bu jeopolitik dönüşümün ve derinleşme arzusunun ürünü olarak 7 Şubat 1992'de imzalanan Maastricht Antlaşması, Avrupa Topluluklarını resmi olarak Avrupa Birliği'ne (AB) dönüştürdü. Antlaşma ile "üç sütunlu yapı" kuruldu: Birinci sütun Avrupa Toplulukları (ekonomik entegrasyon), ikinci sütun Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP), üçüncü sütun ise Adalet ve İçişlerinde İşbirliği oldu.
Maastricht Antlaşması ayrıca ortak para birimi olan Avro'ya (Euro) geçiş takvimini ve kriterlerini belirledi. İngiltere ve Danimarka gibi ülkelerin bazı alanlarda muafiyetler alması, Birlik içinde "farklılaşmış bütünleşme" (çok vitesli Avrupa) kavramını kurumsallaştırdı.
Soğuk Savaş sonrasında sosyalist rejimden piyasa ekonomisine geçen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin yüzlerini batıya çevirmesi, AB'yi yeni bir genişleme dalgasıyla karşı karşıya bıraktı. Bu ülkelerin üyeliğinin belirli kurallara bağlanması amacıyla Haziran 1993 Kopenhag Zirvesi'nde Kopenhag Kriterleri kabul edildi.
Kopenhag kriterleri üç ana grupta toplandı: Siyasal kriter (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan ve azınlık hakları), ekonomik kriter (işleyen bir serbest piyasa ekonomisi ve rekabet gücü) ve müktesebata uyum kriteri (AB hukukunu ve politikalarını içselleştirme kapasitesi).
Bu kriterleri karşılayan Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Estonya, Slovenya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Malta ve Güney Kıbrıs 2004 yılında; Romanya ve Bulgaristan 2007'de; Hırvatistan ise 2013'te üye olarak AB'yi 28 üyeli bir yapıya ulaştırdı.
Genişleme dalgalarının ardından artan üye sayısı karşısında kurumsal yapıyı daha etkin hale getirmek amacıyla bir dizi reform antlaşması imzalandı. 1997 Amsterdam Antlaşması ile nitelikli oy çokluğunun alanı genişletildi, Schengen Antlaşması birinci sütuna entegre edildi ve "güçlendirilmiş işbirliği" ilkesi kabul edildi.
2001 Nice Antlaşması ise Komisyonun yapısı, Konseydeki oy ağırlıkları ve nitelikli oy çokluğu eşikleri konusunda uzun tartışmalara sahne oldu. Genişleyen birliğin karar mekanizmalarını tıkayan bu yapı, daha kapsamlı bir anayasal reform ihtiyacını doğurdu.
Eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing başkanlığındaki konvansiyon tarafından hazırlanan ve 2004'te imzalanan Avrupa Anayasal Antlaşması, federal çizgide bir adım olarak değerlendirildi. Ancak 2005 yılında Fransa ve Hollanda'da yapılan halk oylamalarında (referandumlarda) reddedilmesi büyük bir onay krizine yol açtı.
Anayasal Antlaşma'nın krizini aşmak üzere hazırlanan ve temel antlaşmaları revize eden Lizbon Antlaşması 13 Aralık 2007'de imzalandı ve 1 Aralık 2009'da yürürlüğe girdi. Lizbon Antlaşması, üç sütunlu yapıyı ortadan kaldırarak AB'ye resmi olarak "tüzel kişilik" kazandırdı ve uluslararası alanda etkinliğini artırdı.
Lizbon Antlaşması ile altı ayda bir değişen dönem başkanlığı yerine 2,5 yıllığına seçilen Avrupa Konseyi Başkanı makamı ve 5 yıllığına seçilen Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği ihdas edildi. Ayrıca üye devletlere ilk kez antlaşmanın 50. maddesi uyarınca Birlik'ten resmi olarak çıkma hakkı tanındı.
Bu çıkış hakkının ilk somut uygulaması, 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandumda halkın %51,9 oranında ayrılma kararı almasıyla tetiklenen "Brexit" süreci oldu. İngiltere'nin ayrılmasıyla sarsılan AB, farklı hızlarda bütünleşme modelleri ve ulusal çıkarlar ile ulus-üstü hedefler arasındaki dengeleri koruyarak varlığını sürdürmektedir.