Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
İnsanın toprağı işlemeye başladığı yaklaşık 12 bin yıl önce dünya nüfusunun 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Miladi dönemin başında (günümüzden 2 bin yıl önce) dünya nüfusu sadece 250 milyon iken, bu sayı birinci sanayi devrimi olan 1750 yılına kadar üç kat artarak 728 milyona ulaşmıştır. Sonraki 200 yıllık dönemde, yani 1950 yılına gelindiğinde dünya nüfusu 2.5 milyarı aşmış ve 1950 sonrasında ise benzeri görülmemiş çarpıcı bir nüfus patlaması yaşanmıştır.
Dünya nüfusunun her bir milyarlık dilimi eklemesi için geçen süreler incelendiğinde artış hızındaki ivmelenme net bir şekilde görülmektedir. Dünya nüfusu 1804 yılında 1 milyara ulaşırken, 2 milyara çıkış için 123 yıl geçmiştir (1927). Ancak bu süreç giderek kısalmış; 3 milyara 33 yılda (1960), 4 milyara 14 yılda (1974), 5 milyara 13 yılda (1987), 6 milyara 12 yılda (1999) ve 7 milyara yine 12 yılda (2011) ulaşılmıştır. Projeksiyonlar, 8 milyar eşiğinin 2023 yılında aşılacağını göstermektedir.
Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Nüfus Tahmini Raporu verilerine göre, dünya nüfusunun 2030 yılında 8.6 milyara, 2050 yılında 9.8 milyara ve 2100 yılında 11.2 milyarı geçmesi beklenmektedir. Türkiye nüfusunun ise 2050 yılında 95 milyonu aşacağı, 2058'den itibaren azalma eğilimine girerek 2100 yılında 85 milyon civarına gerileyeceği öngörülmektedir. Ayrıca Hindistan'ın 2024'te Çin'i geçerek en kalabalık ülke olacağı, Nijerya'nın ise 2050'de dünyanın üçüncü en kalabalık ülkesi konumuna geleceği tahmin edilmektedir.
Küresel demografik yapıdaki en çarpıcı dönüşümlerden biri de yaşlı nüfustaki artıştır. Halen 962 milyon olan 60 yaş ve üzeri nüfusun 2050'ye kadar iki kattan fazla, 2100'e kadar ise üç kattan fazla artarak 3.1 milyara ulaşması beklenmektedir. Özellikle Avrupa'da toplam nüfusa oranı %25 olan 60 yaş üstü nüfusun 2050'de %35'i aşacağı, 80 yaş ve üzeri nüfusun ise 137 milyondan 425 milyona yükseleceği öngörülmektedir.
Demografik geçiş teorisi, iktisadi kalkınmadan yola çıkarak ülkelerin endüstrileşme öncesi yüksek doğum ve ölüm oranlarından, endüstrileşmiş toplumların düşük doğum ve ölüm oranlarına geçişini açıklayan bir modeldir. 1929 yılında Amerikalı nüfus bilimci Warren Thompson tarafından geliştirilen bu teori orijinalinde dört aşamadan oluşmaktadır. Nüfus artış hızı, doğum ve ölüm eğrileri arasındaki farklar tarafından belirlenmektedir.
Teorinin birinci aşaması ilkel tarım koşullarını ve durağan nüfus yapısını yansıtır. Bu aşamada kötü beslenme, kıtlık, yetersiz hijyen ve sağlık koşulları nedeniyle ölüm oranları çok yüksektir. Buna karşılık, çocukların gelecekte güvence ve işgücü olarak görülmesi, dinsel ve kültürel etkenler nedeniyle doğum oranları da son derece yüksektir; bu durum nüfusun çok yavaş artmasına yol açar.
İkinci aşamada, doğum oranları yüksek düzeyini korurken, ithal tıbbi teknolojiler, kamu sağlığı önlemleri, temiz suya erişim ve tarımsal üretim artışları sayesinde ölüm oranları hızla düşer. Doğum oranlarında düşüş olmadan ölüm oranlarının hızla azalması "nüfus patlaması"na neden olur. Bu dönemde geleneksel ve kültürel etkenlerden ötürü doğum oranlarını düşürmek oldukça güçtür.
Üçüncü aşamada modernleşme ve kalkınmanın etkisiyle doğum oranları da azalma eğilimine girer. Kırsal kesimde "çok çocuk yerine bakabilecek kadar çocuk" anlayışının yaygınlaşması, kentleşmeyle çocuk maliyetlerinin artması, kadın okuryazarlığı ve istihdamının yükselmesi ile aile planlaması doğum hızını düşürür ve çekirdek aileler ön plana çıkar. Dördüncü aşamada ise düşük doğum ve ölüm oranları sayesinde nüfus artış hızı istikrarlı ve durağan bir yapıya kavuşur.
Demografik geçiş sürecinin üçüncü ve dördüncü aşamalarında, çocuk ve yaşlı bağımlı nüfus oranının azalırken çalışma çağındaki (15-64 yaş) nüfusun yüksek düzeylere ulaşması "Demografik Fırsat Penceresi" veya "Demografik Armağan" olarak adlandırılır. Tarihte bir kez oluşan bu durum, üretimi artırmak ve hızlı büyüme yakalamak için eşsiz bir fırsattır; nitekim Doğu Asya ülkeleri 1970'lerde bu fırsattan yararlanarak büyük bir çıkış yakalamıştır.
Orijinal demografik geçiş teorisi dört aşamadan oluşsa da günümüzde beşinci aşamanın eklenmesi önerilmektedir. Almanya, Fransa ve Macaristan gibi birçok Avrupa ülkesinde ölüm hızları doğum hızlarını aşmıştır. Bu durum hızla yaşlanan nüfus, düşük doğum oranları ve ekonomik faaliyetleri sürdürmeyi tehlikeye sokacak kadar azalan çalışabilir nüfus sorununu ortaya çıkarmaktadır.
Gregory Clark, Fukaralığa Veda adlı eserinde modern demografik rejime geçişi tetikleyen unsurun Sanayi Devrimi'nden bu yana gelirlerde meydana gelen büyük kazanımlar olduğunu savunmuştur. Becker'in tüketim teorisine göre, gelirler yükselip bütçe kısıtlaması gevşedikçe zaman kısıtlaması ön plana çıkmaktadır. Çocuklar son derece zaman-yoğun tüketim malları olduğu için zenginleşen bireyler tüketimlerini çocuklardan alıp pahalı evler, otomobiller gibi daha az zaman-yoğun mallara kaydırmışlardır.
Zaman kısıtlaması nedeniyle az sayıda çocuk sahibi olmaya yönelen ebeveynler, aynı zamanda daha "kaliteli" çocuklar yetiştirme eğilimine girmişlerdir. Paranın satın alabileceği en iyi eğitimi, özel hocaları, ortodontistleri ve sosyal aktiviteleri talep ederek çocuklarına yatırım yapmışlardır. Sonuçta zenginler yoksullardan daha az çocuk sahibi olmuştur ancak çocukların kalitesine yapılan yatırım artmıştır.
İktisadi kalkınma sürecinde istenen durum, gelir artış hızının nüfus artış hızından yüksek olmasıdır. R. Thomas Malthus'un 1798 yayınlanan "Nüfusun İlkeleri Üzerine Bir Deneme" adlı eserinde ortaya atığı Malthusyen Nüfus Tuzağı (Malthus Kapanı), nüfusun geometrik hızla (1, 2, 4, 8...), gıda üretiminin ise aritmetik hızla (1, 2, 3, 4...) arttığını savunur. Kontrol altına alınmadığı takdirde hızlı nüfus artışının dünyayı açlıkla karşı karşıya bırakacağı ileri sürülmüştür.
Malthus teorisini iki temel varsayıma dayandırır: Birincisi toprak arzının sabit olması ve tarımda azalan verimler kanununun işlemesidir; bu nedenle artan nüfusu besleyecek tarımsal üretim yetersiz kalacaktır. İkincisi ise gelir artışının nüfus artışı üzerinde pozitif etki yaratacağı inancıdır. Gıda talebinin gıda arzına eşit olduğu t* zamanında Malthus kapanına yakalanılır ve açlık nüfus için sınırlayıcı güç haline gelir.
Malthus'un tahminleri 19. ve 20. yüzyıl deneyimleriyle uyuşmamıştır. Teorinin zayıf yönü, tarımdaki fiziksel sermaye birikimi, makineleşme, geliştirilmiş tohum ve yeni teknolojilerin gıda üretimini devasa boyutlarda artıracağını hesaba katmamasıdır. Ayrıca Malthus, gelir artışının nüfusu artıracağına inanmışken, gelişmiş ülke deneyimleri yüksek gelirlerin çocuk sahibi olmanın fırsat maliyetini artırarak nüfus artışını azalttığını göstermiştir.
Malthus, sefalet ve açlıktan kaçınmanın tek yolunun "ahlaki kısıtlama" yani akıllı hareket edilerek çocuk sayısının sınırlanması, geç evlenilmesi ve gerektiğinde sıkı doğum kontrollerinin uygulanması olduğunu savunmuştur; bu anlamda modern doğum kontrolünün öncüsüdür.
Richard R. Nelson tarafından 1956 yılında geliştirilen Düşük Düzeyli Denge Tuzağı Teorisi, Malthus'un gelir ve nüfus artışı arasındaki ilişkiye dayanır. Düşük gelir düzeyindeki ekonomilerde, gelir artışının yarattığı temiz içme suyu, hijyen ve aşılanma gibi halk sağlığı iyileştirmeleri ölüm oranlarını keskin bir şekilde düşürür. Doğum oranlarında belirgin bir değişiklik olmadığı sürece bu durum nüfus artış hızını patlatır.
Teoriye göre kişi başına gelir seviyesi düşük olan ekonomilerde nüfus artışı ölüm oranının azalmasından kaynaklanır. Kişi başına gelir yükseldikçe tasarruflar ve yatırımlar da artarak geliri yükseltir. Ancak nüfus artış hızı gelir artış hızından yüksek olduğu sürece kişi başına gelir tekrar geçimlik düzeye inmeye zorlanır. Y1 gelir düzeyi mutlak yoksulluk sınırını ve düşük düzeyli denge tuzağını temsil eder.
Ekonominin bu tuzaktan kurtulabilmesi için kişi başına gelirin Y2 düzeyine (B noktasına) çıkarılması ve gelir artış hızının nüfus artış hızından yüksek hale gelmesi gerekir. Ekonomi bu eşiği aşarsa kendi kendini besleyen büyüme sürecine girer. Bu tuzaktan kurtulmak ya nüfus artışını azaltıcı önlemler alarak ya da teknolojideki hızlı gelişmelerle gelir artış eğrisini yukarı kaydırarak mümkün olmaktadır.
Optimum nüfus ise bir ekonomide belirli kaynaklar ve teknoloji düzeyi ile kişi başına geliri (veya üretimi) maksimize eden nüfus büyüklüğüdür. Bu noktada ortalama gelir marjinal gelire eşittir. Optimum nüfusun altındaki ülkeler kıt nüfuslu, üstündekiler ise aşırı nüfuslu ülkelerdir; her iki durumda da azalan verimler yasası nedeniyle kişi başına gelir düşer.
Az gelişmiş ülkelerin kalkınma sürecinde karşılaştıkları en büyük sorunların başında istihdam gelmektedir. Toplam nüfus arttıkça işgücü arzı da artar ancak nüfus artışındaki değişmenin işgücü arzına yansıması 15-20 yıllık bir gecikme gerektirir. Az gelişmiş ülkelerde 0-14 yaş çocuk ve genç nüfus oranının yüksek olması, çalışma çağındaki nüfusu göreceli olarak azaltarak işgücü hacmini olumsuz etkiler.
Kadınların işgücüne katılımı az gelişmiş ülkelerde erkeklerden çok düşüktür. Kadınların istihdam edilmesi ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarını, hane içi karar alma güçlerinin artmasını ve cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını sağlar. Ayrıca kadın istihdamı yoksulluğun azalmasında, GSYH'nin büyümesinde ve kadınların yüksek tasarruf eğilimi sayesinde hanehalkı tasarruflarının artarak cari açık sorununa çözüm sunmasında hayati öneme sahiptir.
Az gelişmiş ülkelerde sanayileşmenin istihdam sorununu ağırlaştırdığı öne sürülmektedir. Bu ülkeler sermaye-yoğun ve emek-tasarruflu "modern teknolojileri" kullandıklarında üretim artsa bile istihdam yükselmemektedir. Yüksek verimlilik sağlayan modern teknoloji ile yüksek istihdam sağlayan geleneksel yapı arasındaki bu ikilem "Üretim-İstihdam Çelişkisi" olarak adlandırılır.
İş olanaklarının hazır insan sayısıyla aynı oranda artmaması "yapısal işsizlik" sorununu doğurur. Yapısal işsizlik, ekonomik büyümenin gerektirdiği işgücü talebi ile hızlı nüfus artışının beslediği işgücü arzı arasındaki kronik uyumsuzluktan kaynaklanır. Milton Friedman geçici ve yapısal işsizliği "doğal işsizlik" olarak tanımlamıştır.
Gelişmekte olan ülkelerde istihdam edilenlerin büyük bir bölümü eksik istihdam veya gizli işsiz durumdadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) eksik istihdamı "zamana bağlı eksik istihdam" (40 saatten az çalışıp daha fazla çalışmak isteyenler) ve "yetersiz istihdam" (mevcut işini değiştirmek veya ek iş arayanlar) olarak sınıflandırmaktadır.
Gizli işsizlikte kişi teknik olarak işsiz değildir ancak üretim teknolojisi sabitken ilgili işgücü üretim dışına alındığında üretim hacminde azalma olmuyorsa gizli işsizlikten söz edilir. Bu kişilerin marjinal verimliliği sıfır veya sıfıra çok yakındır. Kırsal kesimde geniş aile yapısı ve ortak tüketim alışkanlığı sayesinde gizli işsizler ailenin diğer bireylerinin ürettikleri paydan yararlanarak geçinebilmektedirler.
Tarım kesiminde bol emek arzı nedeniyle ücretler geçim düzeyine düşmekte, işverenler düşük ücretle daha çok işçi çalıştırarak gizli işsizliği "az çalışanın veya düşük verimlinin istihdamı" biçimine dönüştürmektedir. Tarım, turizm ve inşaat sektörlerinde görülen bir diğer işsizlik türü ise hava koşullarına ve talebe bağlı olarak ortaya çıkan "mevsimlik işsizliktir".
Tarımsal faaliyetlerin doğa koşullarına bağlı olması, ekim ve hasat dışı dönemlerde iş olanaklarını daraltarak nüfusun bir kısmının aylak kalmasına ve tarımsal refahın düşmesine yol açmaktadır.
Beşeri sermaye, üretime katılan bireyin sahip olduğu bilgi, beceri, deneyim ve dinamizm gibi insan niteliğini vurgulayan pozitif değerlerdir. Adam Smith, yeni makinelerin fiziki sermayenin üretkenliğini artırması gibi, beşeri sermayenin de işgücünün üretkenlik kapasitesini artırdığına işaret etmiştir. Fiziki sermaye yatırımları ile beşeri sermaye yatırımları arasında güçlü bir paralellik bulunmaktadır.
Beşeri sermaye, fiziki sermayeden daha hızlı ve yüksek oranlı bir büyümeye yol açmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki büyüme oranının önemli bir kısmı beşeri sermayedeki artışlarla açıklanmaktadır. İnsanın mal ve hizmet üretimindeki etkinliğini artıran eğitim, sağlık ve beslenme yatırımları, fiziki sermayenin de verimliliğini yükseltmektedir.
Bireylerin sahip oldukları beşeri sermaye düzeyindeki farklılıklar, verimlilik ve gelir düzeylerinin değişmesine yol açmaktadır. Beşeri sermaye birikimi örgün eğitim (ilk, orta, yükseköğretim), yaygın eğitim (işbaşında eğitim, yetişkin kursları) ve kişinin kendi kendini geliştirmesi (enformel iletişim, okuma, bireysel çaba) yollarıyla artırılmaktadır.
Beşeri sermaye teorisi aynı zamanda bir meslek seçimi modeli olarak değerlendirilebilir. Becker'e göre birey işbaşında eğitim sürecinde başlangıçta düşük ücret almakta ancak yetenek ve deneyim kazanarak ömür boyu kazancını artıracak bir beşeri sermaye yatırımı yapmaktadır.
Eğitim, üzerinde en fazla durulan beşeri sermaye yatırımıdır ve yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Eğitim göstergeleri arasında okur-yazarlık oranı, brüt ve net okullaşma oranları, öğrenci-öğretmen sayıları gibi sayısal göstergeler, ortalama eğitim süreleri ve eğitim harcamalarının milli gelir içindeki payı yer almaktadır.
Eğitim yarı kamusal bir maldır; hem bireye özel fayda (yüksek ücret, iyi meslek, sosyal statü) hem de topluma sosyal fayda sağlar. Eğitimin kalkınmaya katkıları şu şekildedir: Toplumu kalkınma havasına sokarak değişime uyum sağlama becerisi kazandırır, ekonomik yapının ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünü yetiştirir ve dinamik bir elit/girişimci sınıf yaratır.
Eğitim düzeyi düşük ve nitelikli işgücü yetersiz olduğunda gelir dağılımında adaletsizlik kaçınılmazdır. Eğitim, yoksul kesimlerin nitelik ve becerilerini artırarak üst sosyal sınıflara geçmelerini sağlayan en önemli araçtır. Ayrıca eğitimde fırsat eşitliği gelir dağılımını önemli ölçüde iyileştirmektedir.
Kadın eğitiminin ekonomik kalkınmaya etkisi son derece büyüktür. Gelişmekte olan ülkelerde kadın eğitiminin getirisi erkeklerinkinden daha yüksektir. Kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe evlenme yaşı gecikmekte, doğurganlık ve bebek ölüm oranları azalmakta, çocukların sağlık ve beslenme düzeyi iyileşerek gelecek nesillerin beşeri sermaye kalitesi katlanarak artmaktadır.
Sağlık, bireylerin fiziksel, sosyal ve ruhsal açıdan iyilik içinde bulunmasını ve yaşam kalitesinin yükseltilmesini amaçlayan faaliyetler bütünüdür. Eğitim gibi sağlık hizmetleri de yarı kamusal maldır. Sağlık, bulaşıcı hastalıkları önleme ve yaygın ekonomik dışsal etkileri nedeniyle global kamu malı niteliği de taşımaktadır.
Sağlık durumunun belirlenmesinde bebek ve çocuk ölüm oranları, mortalite ve morbidite (hastalık türleri), doğumda yaşam beklentisi, sağlık personeli sayıları ve sağlık harcamalarının GSYH içindeki payı gibi göstergeler kullanılır. Az gelişmiş ülkelerin sağlık alanında karşılaştığı temel sorunlar kaynak dağılımındaki yetersizlikler, eşitsizlik, etkinsizlik ve artan maliyetlerdir.
Sağlığa yapılan yatırımlar, çalışma gücünü koruyarak, hastalıkları azaltarak ve ortalama yaşam süresini uzatarak ekonomik kalkınmayı olumlu yönde etkiler. Uzun yaşam beklentisi çalışabilir işgücü miktarını artırır, eğitimin getirilerinden yararlanma süresini uzatır ve bireylerin daha fazla tasarruf ve yatırım yapmasını teşvik eder.
Eğitim ve sağlık birbirini tamamlayan iki temel beşeri sermaye unsurudur; sağlıklı bireyler daha iyi eğitilebilmekte ve eğitim yatırımlarından çok daha uzun süreli yararlanma imkânı elde etmektedir.
Eğitim ve sağlık dışında işgücünün verimliliğini artıran diğer beşeri sermaye unsurları beslenme, sosyal sermaye, fiziki ve beşeri sermayenin tamamlayıcılığı, ücret düzeyi ve motivasyondur. İnsan metabolizması için günlük asgari kalori ihtiyacının karşılanması gereklidir; yetersiz beslenen kişiler zayıf düşerek fiziksel ve zihinsel olarak işe uyum sağlayamaz ve verimlilikleri düşer.
Sosyal sermaye, toplumun sahip olduğu normlar, kurallar, iletişim, ağlar ve karşılıklı güven olarak tanımlanmaktadır. İktisadi açıdan bireyin aile, arkadaşlık ve sosyal gruplarla olan ilişkilerinin üretime ve güvene yansımasıdır. Coleman, sosyal sermaye ile beşeri sermayenin birbirinin rakibi değil, birbirini üreten tamamlayıcı unsurlar olduğunu savunmuştur.
Fiziki ve beşeri sermaye hem nicelik hem nitelik bakımından tamamlayıcılık ilişkisi içindedir; örneğin bir pilotun uçabilmesi için uçağa (fiziki sermaye), bir yazılımcının yeteneğini gösterebilmesi için bilgisayara ve yazılıma ihtiyacı vardır. Bu faktörler bir arada olmadan üretim gerçekleşemez.
Adam Smith'e göre cömert ücret ödemeleri ve çalışanların işleri konusunda motive edilmesi, işgücünün çalışma gayretini ve verimliliğini artırmaktadır. Düşük ücretler ve motivasyonsuzluk ise çalışanların beşeri sermayelerini gizlemelerine ve işletmelerin verim kaybetmesine neden olur.
Bir ülkede belirli dönemler içinde yaratılan gelirin fertler, hanehalkları veya üretim faktörleri arasında bölünmesine gelir dağılımı denir. Milli gelirin büyüklüğü tek başına refahın yüksek olduğunu göstermez; gelirin nasıl dağıtıldığı da en az üretimi kadar önemlidir. Gelir dağılımı türleri bireysel, fonksiyonel, bölgesel, sektörel, birincil-ikincil, dikey-yatay ve ülkeler arası/küresel gelir dağılımı olarak sınıflandırılır.
Bireysel gelir dağılımı, gelirin toplumu oluşturan birey ve hanehalkları arasında büyüklüklerine göre nasıl dağıldığını gösterir. Fonksiyonel gelir dağılımı ise milli gelirin kâr, ücret, faiz ve rant gibi üretim faktörleri (sosyal sınıflar) arasında nasıl paylaşıldığını inceler. Sektörel gelir dağılımı tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin ulusal gelire katkısını, bölgesel gelir dağılımı ise coğrafi bölgeler arasındaki eşitsizlikleri ortaya koyar.
Piyasa ekonomisinin işleyişine müdahale olmaksızın ortaya çıkan gelir dağılımı birincil gelir dağılımıdır. Devletin artan oranlı vergiler, transfer harcamaları ve sübvansiyonlarla gelir dağılımını adaletli hale getirmek için yaptığı müdahaleler ise ikincil gelir dağılımını oluşturur. Üst ve alt gelir grupları arasındaki dağılım dikey gelir dağılımını, aynı toplum içindeki genel dağılım ise yatay gelir dağılımını ifade eder.
Gelir dağılımını belirleyen temel faktörler beşeri sermaye farkları, teknolojik değişme (düşük vasıflı emek talebini azaltıp nitelikli emek talebini artırması), küreselleşme, cinsiyet/ırk ayrımcılığı, servet eşitsizliği, enflasyonun sabit gelirler aleyhine çalışan etkisi ve aksak rekabet piyasalarının yarattığı aşırı kârlardır.
Gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılan yöntemlerin Pigou-Dalton transfer ilkesi (zenginden yoksula transfer eşitsizliği azaltmalıdır), gelir ölçeğinden bağımsız olma, nüfus ilkesi, simetri ve ayrıştırma ilkelerini sağlaması beklenir. Literatürde en yaygın kullanılan ölçütler Lorenz Eğrisi, Gini Katsayısı, Yüzde Paylar Analizi, Atkinson Katsayısı, Pareto Alfa Katsayısı ve Kuznets Katsayısıdır.
Max Lorenz tarafından geliştirilen Lorenz Eğrisi, gelirin nüfusa dağılımındaki eşitsizliği grafiksel olarak gösterir. Dikey eksende birikimli gelir payları, yatay eksende birikimli nüfus yüzdeleri yer alır. 450'lik köşegen doğru "mutlak eşitlik" çizgisidir; Lorenz eğrisi bu çizgiden uzaklaştıkça eşitsizlik artar.
Corrado Gini'nin adını taşıyan Gini Katsayısı, Lorenz eğrisine dayanır ve eğri ile köşegen arasındaki alanın köşegenin altında kalan toplam alana oranına eşittir. Katsayı 0 ile 1 arasında değer alır; 0 tam eşitliği, 1 ise tam eşitsizliği (tüm gelirin tek kişide olmasını) ifade eder. Dünyada en yaygın kullanılan eşitsizlik ölçütüdür.
Yüzde paylar analizi, hanehalklarını %20'lik veya %10'luk gruplara ayırarak her grubun toplam gelirden aldığı payları karşılaştırır. Simon Kuznets, büyüyen bir ekonomide gelir dağılımının önce bozulacağını, ancak belirli bir gelir düzeyinden sonra yeniden düzeleceğini (Ters U Hipotezi) savunmuştur.
Yoksulluk, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamama durumudur. Mutlak yoksulluk (açlık sınırı), yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan asgari besin bileşenlerini veya kaloriyi (örneğin Dünya Bankası tanımına göre günlük 2400 kcal) esas alan dar anlamda yoksulluk tanımıdır. Dünya Bankası mutlak yoksulluk sınırını zaman içinde revize ederek 1.25 $ ve son olarak 1.90 $ seviyelerine yükseltmiştir.
Göreli yoksulluk (geniş anlamda yoksulluk), gıda, giyim ve barınma gibi temel imkânlar karşılandığı halde bireylerin toplumun ortalama refah düzeyinin gerisinde kalması durumudur. Sübjektif yoksulluk, kendini yoksul olarak hisseden herkesin yoksul olduğunu kabul eder. İnsani yoksulluk ise gelirden bağımsız olarak temiz su, eğitim, sağlık ve uzun yaşam gibi insani standartlara erişme olanaklarına göre saptanır.
Zayıflık ve korunmasızlık (vulnerability), halen yoksul olmayan bir bireyin gelir veya tüketiminin yoksulluk sınırının altına düşme riskiyle karşılaşması ya da yoksulsa bu durumdan kurtulamama tehlikesidir. Eğitim yetersizliği, iş güvenliği olmaması, tasarruf ve krediye ulaşamama bu duruma yol açar.
Yoksulluğu ölçmek için açlık sınırı yaklaşımı, temel ihtiyaçlar yaklaşımı, gıda oranı yaklaşımı, medyan gelir yaklaşımı (ortalama gelirin yarısı) ve öznel yaklaşım kullanılır. Yoksulluk endeksleri ise kafa sayısı endeksi (yoksul sayısının toplam nüfusa oranı), yoksulluk açığı endeksi ve Sen Endeksi (kafa sayısı ve yoksulluk açığına Gini katsayısının eklenmesiyle hesaplanır) olarak sıralanır.
Yoksulluğun başlıca nedenleri gelir dağılımındaki eşitsizlikler, hatalı iktisat politikaları ve enflasyonist düzenlemeler, kalkınma ve büyüme dinamiklerindeki aksaklıklar (yoksullaştırıcı büyüme), bireyin eğitim ve yetenekten yoksun olması (yoksulluğun nesiller arası devri) ile deprem, savaş ve göç gibi olağanüstü koşullardır.
Yoksullukla mücadele stratejisi beş aşamadan oluşmalıdır: Yoksulluğun tanımlanması, yoksulların ve sınırın belirlenmesi, ölçüm yönteminin seçilmesi, yapısal nedenlerin analizi ve politika/programların formüle edilmesi. Başarı için nitelikli bir kamu yönetimi şarttır.
Yoksulluğu azaltmaya yönelik politikalar şunlardır: İstihdamı artıran yoksul yanlısı ekonomik büyümenin desteklenmesi, beşeri sermayenin ve eğitimin güçlendirilmesi, sosyal kalkınmaya öncelik verilmesi, kırsal kesim, kadınlar, çocuklar ve yaşlılara yönelik özel programlar uygulanması, mikro-kredi uygulamaları ve yoksulların karşılaştığı risklerin (piyasa, çevre, sağlık riskleri) azaltılmasıdır.
Bangladeş'te Muhammed Yunus tarafından başlatılan mikro-kredi uygulaması, yoksullara teminatsız kredi vererek gelir artışı sağlamayı amaçlayan başarılı bir yoksullukla mücadele aracıdır.
Türkiye'de gelir dağılımı ve yoksulluk istatistikleri TÜİK tarafından Hanehalkı Bütçe Araştırması ve Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması ile derlenmektedir. Hanehalkı büyüklüklerinin yetişkin-çocuk bileşimini dikkate almak için eşdeğerlik ölçeği kullanılmakta ve "bireysel eşdeğer gelir" hesaplanmaktadır.
TÜİK 2015 verilerine göre Türkiye'de geliri en düşük ilk %20'lik grup toplam gelirin %6.1'ini alırken, en yüksek son %20'lik grup %46.5'ini almaktadır. Gini katsayısı 2015 yılında 0.397 olarak gerçekleşmiştir. Ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri en yüksek bölge İstanbul, en düşük bölge ise Güneydoğu Anadolu'dur.
Fonksiyonel gelir dağılımı açısından Türkiye'de milli gelir içinde en büyük payı %49.7 ile maaş-ücret gelirleri almaktadır. Bunu sosyal transferler (%20) ve müteşebbis gelirleri (%18.8) izlemektedir. Sosyal transferlerin %92'sini emekli ve dul-yetim aylıkları oluşturmaktadır.
Türkiye'de yoksulluk olgusu incelendiğinde; kırsal yoksulluk oranının kentsel yoksulluktan yüksek olduğu, en yüksek yoksulluğun tarım sektöründe görüldüğü, hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluğun yükseldiği, eğitim seviyesi arttıkça yoksulluk oranının azaldığı ve işsizler ile yevmiyeli çalışanların en yüksek yoksulluk riski taşıdığı görülmektedir.