Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Atatürk dönemi Türk dış politikası; tam bağımsızlık, milli egemenlik, gerçekçilik, akılcılık ve uluslararası hukuka bağlılık esasları üzerine inşa edilmiştir. Doğu ve Batı blokları veya büyük devletler arasındaki rekabette Türkiye, kendi toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumayı en birincil görev saymıştır. Bu doğrultuda izlenen dış politika pasif bir çekilme değil, aksine barışın korunması için aktif denge politikalarının ve bölgesel güvenlik ittifaklarının hayata geçirildiği dinamik bir süreçtir.
1923-1930 yılları arasında Türkiye, Lozan Antlaşması'ndan kalan pürüzler ve Batılı devletlerin (özellikle İngiltere ve Fransa) baskıcı tutumları nedeniyle Batı ile mesafeli bir ilişki sürdürmüştür. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile ilişkiler dengeleyici bir unsur olarak tutulmuş, ancak Bolşevik rejiminin iç politikaya nüfuz etmesine kesinlikle müsaade edilmemiştir. 1930 sonrasında ise Avrupa'da İtalya ve Almanya'nın revizyonist (saldırgan/mütecaviz) politikalar izlemeye başlaması üzerine Türkiye, İngiltere ve Fransa ile yakınlaşma sürecine girmiştir.
Güvenlik politikası bağlamında Mustafa Kemal Atatürk, orduyu modernleştirme ve askeri harcamaları artırma adımlarını iktisadi kalkınma hamleleriyle eş zamanlı yürütmüştür. Atatürk'e göre, ebedi barışa inanmak safdilliktir ve zayıf olan devletlerin hukukuna uluslararası alanda saygı duyulmadığı acı tecrübelerle sabit olmuştur. Bu nedenle Türkiye, kendi savunma gücünü artırırken diğer yandan bölgesel ve küresel barış paktlarına öncülük ederek güvenliğini çok katmanlı bir ittifak ağıyla sağlamlaştırmıştır.
Ayrıca Türkiye'nin stratejik Boğazlar bölgesine hakim oluşu, Sovyetler Birliği ile sınır komşuluğu ve Orta Doğu ile Balkanlar arasındaki köprü konumu, dış politikanın jeopolitik gerçeklere göre şekillenmesini zorunlu kılmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı da dış politikayı doğrudan etkilemiş; Türkiye özel girişimci modelden sınırlı devletçiliğe geçmiş, ancak katı Sovyet modeli yerine Batılı sermayeyi de kapsayan esnek bir kalkınma siyaseti izlemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde İngiltere'nin izlediği Türk topraklarını paylaşma siyaseti, Millî Mücadele zaferi ve Lozan Antlaşması ile büyük bir darbe almıştır. Lozan'da çözüme kavuşturulamayan ve dokuz ay içinde taraflar arasında ikili görüşmelere bırakılan en kritik sorun Musul Meselesi olmuştur. Musul; zengin petrol kaynakları, Hindistan deniz yolunun güvenliği ve İngiltere'nin Orta Doğu'daki stratejik menfaatleri açısından İngilizler için vazgeçilmez bir bölgeydi.
Lozan'da Türk heyeti başkanı İsmet Paşa; tarihi, coğrafi, etnik, askeri ve ekonomik gerekçeler sunarak Musul ve Süleymaniye halkının çoğunluğunun Türk ve Kürtlerden (Müslüman ahali) oluştuğunu, bölgenin Misak-ı Millî sınırları içinde yer aldığını savunmuştur. İsmet Paşa'nın bölgede plebisit (halk oylaması) yapılması teklifi, İngiliz temsilcisi Lord Curzon tarafından 'bölge halkının oy verme alışkanlığı olmadığı' iddiasıyla reddedilmiştir. Görüşmeler tıkanınca konu Milletler Cemiyeti'ne (Cemiyet-i Akvam) taşınmıştır.
İngiltere'nin tam kontrolünde olan Milletler Cemiyeti Konseyi, sorunu incelemek üzere bir komisyon kurmuş ve 29 Ekim 1924'te 'Brüksel Hattı' adı verilen geçici sınırı belirlemiştir. 1925 yılında Cemiyet Konseyi, Musul'un İngiliz mandasındaki Irak'a bırakılması yönünde rapor hazırlatmıştır. Türkiye bu karara bağlayıcı olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmışsa da tam bu dönemde doğuda çıkan Şeyh Sait İsyanı (Şubat 1925), Türkiye'nin askeri bir harekât yapma imkânını kısıtlamıştır.
İç siyasetteki çalkantılar ve uluslararası yalnızlık sebebiyle Türkiye, 5 Haziran 1926 tarihinde İngiltere ve Irak ile Ankara Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Antlaşma ile Musul, İngiliz mandası altındaki Irak'a bırakılmış; karşılığında Musul petrollerinin %10'luk gelirinin 25 yıl süreyle Türkiye'ye verilmesi kabul edilmiştir. Türkiye daha sonra bu payı 500.000 İngiliz Sterlini nakit para karşılığında İngiltere'ye devretmiştir.
Musul sorununun çözülmesinden sonra Türk-İngiliz ilişkileri kademeli olarak düzelmiştir. Türkiye'nin 1929'da Briand-Kellogg Paktı'na katılması, 1932'de Milletler Cemiyeti'ne girmesi ve 1936'da İngiltere Kralı VII. Edward'ın İstanbul'u ziyareti ilişkileri yumuşatmıştır. İtalya'nın Akdeniz'deki tehdidine karşı kurulan Akdeniz Paktı (1936) ve 1938'de İngiltere'nin Türkiye'ye 10 milyon sterlinlik kredi vermesi, ilişkileri 19 Ekim 1939'da imzalanan Türk-İngiliz-Fransız Üçlü İttifakı'na kadar götürmüştür.
20. yüzyıl başında Yunan dış politikasını biçimlendiren 'Megali İdea' ve irredantist (kurtarımcılık) emeller, 1922'de Türk ordusunun zaferiyle 'Küçük Asya Felaketi' şeklinde sonuçlanmıştır. Savaş sonrası iki ülke ilişkilerini şekillendiren en temel metin, 30 Ocak 1923 tarihli 'Türk-Yunan Ahali Mübadelesine Dair Sözleşme'dir. Bu sözleşme, tarihte zorunlu nüfus değişimini öngören ilk uluslararası antlaşmadır.
Mübadele antlaşması uyarınca yaklaşık 1.200.000 Ortodoks Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan'dan Türkiye'ye göç ettirilmiştir. Bu uygulamanın iki istisnası vardır: İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri mübadele dışı tutulmuştur. Ancak Karamanlı Ortodoks Türkler, Türkçe konuşmalarına ve Milli Mücadele'ye destek vermelerine rağmen din kriteri esas alındığı için Yunanistan'a gönderilmişlerdir.
İki ülkeyi savaşın eşiğine getiren en büyük anlaşmazlık 'Etabli' (yerleşik) kavramının yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Yunanistan, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'nden önce İstanbul'da bulunan tüm Rumların 'etabli' sayılarak mübadele dışı kalmasını isterken; Türkiye, Türk kanunlarına göre kanuni ikametgâhı olanların kapsama girmesi gerektiğini savunmuştur. Karma Komisyon ve Uluslararası Adalet Divanı çözümsüz kalınca taraflar karşılıklı gayrimenkullere el koymuştur. Kriz, 10 Haziran 1930 Ankara Antlaşması ile çözülmüş; doğum yeri ve geliş tarihi ne olursa olsun İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri etabli sayılmıştır.
Patrikhane meselesinde ise Türkiye, Fener Rum Patrikhanesi'nin siyasi bir kurum olarak Yunan emellerine hizmet ettiğini belirterek sınır dışı edilmesini istemiştir. Lozan'da antlaşma metnine girmemekle birlikte, Patrikhane'nin tüm siyasi yetkilerinden arındırılması, sadece dini bir Türk kurumu olarak kalması ve Patriklerin Türk vatandaşı olması şartıyla İstanbul'da kalmasına izin verilmiştir. 1924'te mübadeleye tabi olan Patrik VI. Konstantinos Arapoğlu'nun sınır dışı edilmesi Türkiye'nin içişlerine müdahale ettirmeme kararlılığını kanıtlamıştır.
1928'de Yunanistan'da işbaşına gelen Eleftherios Venizelos'un revizyonist politikaları terk etmesi, İtalya ve Bulgaristan tehdidine karşı Türkiye ile yakınlaşmayı zorunlu kılmıştır. 1930'da Venizelos'un Ankara ziyaretiyle Dostluk Antlaşması imzalanmış, 1934'te Venizelos, Mustafa Kemal Atatürk'ü Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermiştir. Bu dostluk atmosferi 1934 Balkan Antantı'nın kurulmasına zemin hazırlamıştır.
İtalya'da Benito Mussolini'nin iktidara gelmesi ve 'Bizim Deniz' (Mare Nostrum) politikası doğrultusunda Roma İmparatorluğu'nu canlandırma emelleri, Doğu Akdeniz ve Anadolu üzerinde doğrudan tehdit oluşturmuştur. Mussolini'nin 1934'te 'Geleceğimiz Doğu'dadır' söylemi ve Oniki Adaları silahlandırması Türkiye'de büyük endişe yaratmıştır. Buna rağmen diplomatik kanallar açık tutulmuş, 4 Ocak 1932'de imzalanan sözleşmeyle Bodrum karşısındaki Karaada'nın Türkiye'ye ait olduğu tescil edilmiş ve Meis Adası civarındaki adacıkların aidiyeti belirlenmiştir.
İtalya'nın 1935 yılında Habeşistan'a saldırması üzerine Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin İtalya'ya uyguladığı ekonomik yaptırımlara ekonomik zarara uğrama pahasına katılmıştır. İtalyan tehdidine karşı İngiltere öncülüğünde kurulan Akdeniz Paktı'na (1936) katılan Türkiye, savunmasını Batı blokuna yakınlaştırmıştır. İspanya iç savaşı sırasında Akdeniz'deki korsan denizaltı faaliyetlerine karşı da Türkiye, Batılı devletlerle ortak hareket etmiştir.
Türk-Sovyet ilişkileri ise 26 Nisan 1920'de Mustafa Kemal'in Lenin'e gönderdiği mektupla resmiyet kazanmış, 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile müttefiklik düzeyine ulaşmıştır. Sovyetler, Millî Mücadele'ye mali ve askeri destek sağlarken, Türkiye'de anti-emperyalist bir kurtuluş hareketinin komünizme evrilebileceği umudunu taşımışlardır. Ancak TBMM Hükümeti, Komünist Partisi faaliyetlerini sıkı denetim altına almış ve rejimin ihraç edilmesine izin vermemiştir.
Lozan sonrasında Batı ile yaşanan Musul krizinin derinleştiği günlerde, 17 Aralık 1925 tarihinde Paris'te Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre taraflar birbirine saldırmamayı ve diğer taraf aleyhine kurulan ittifaklara katılmamayı taahhüt etmişlerdir. 1929'da ek protokollerle uzatılan bu antlaşma, 1945 yılında Sovyetler Birliği tarafından tek taraflı feshedilene kadar yürürlükte kalmıştır.
1932 yılında Başbakan İsmet Paşa'nın Moskova ziyaretinde Sovyetler Birliği, Türkiye'ye sanayileşme hamlesinde kullanılmak üzere 8 milyon dolarlık faizsiz kredi sağlamıştır. Türkiye bu krediyle Kayseri ve Nazilli dokuma fabrikalarını kurmuştur. Ancak 1930'ların ortalarından itibaren Türkiye'nin Batılı devletlerle ilişkilerini düzeltmesi ve Montrö'de kendi egemenliğini kurması, Sovyetler ile olan stratejik mesafeyi artırmıştır.
1930'lu yıllarda Almanya ve İtalya'nın revizyonist (saldırgan) politikaları, bölgesel barış organizasyonlarını zorunlu kılmıştır. Türkiye, 'Balkanlar Balkan halklarınındır' anlayışıyla Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras önderliğinde Balkan devletleri ile temasları artırmıştır. Bölgede Bulgaristan'ın Ege Denizi'ne çıkış istemesi ve Romanya/Yugoslavya ile yaşadığı sınır/azınlık sorunları yüzünden revizyonist bir tutum takınması birliği zorlaştırmıştır.
Türk-Yunan yakınlaşmasının ardından, Nazi Partisi'nin Almanya'da iktidara gelmesi (1933) üzerine statükoyu korumak isteyen devletler bir araya gelmiştir. 9 Şubat 1934 tarihinde Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı imzalanmıştır. Taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti etmişlerdir. Ancak Türkiye, olası bir Romen-Rus savaşında Sovyetler ile karşı karşıya gelmeyeceğini şerh düşmüştür. Bulgaristan ve İtalya etkisindeki Arnavutluk pakta katılmamıştır.
Doğu sınırlarının güvenliği ve İtalya'nın Habeşistan'ı işgaliyle Orta Doğu'ya yönelen tehditler karşısında ise Sadabad Paktı fikri doğmuştur. İran Şahı Rıza Pehlevi ve Afgan Kralı Amanullah Han, Atatürk Türkiye'sinin modernleşme reformlarını örnek almaktaydılar. Türkiye'nin arabuluculuğu ile İran-Irak ve Türkiye-İran sınır anlaşmazlıkları çözüme kavuşturulmuştur.
8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran'da Sadabad Sarayı'nda Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabad Paktı imzalanmıştır. Pakt üyeleri; birbirlerinin içişlerine karışmamayı, ortak sınırlara saygı göstermeyi ve Milletler Cemiyeti ilkelerine bağlı kalmayı taahhüt etmişlerdir. Sadabad Paktı askeri bir yükümlülük getirmemekle birlikte, Türkiye'nin Doğu sınırlarında ve Orta Doğu'da güvenliği tesis etmesini sağlamıştır.
Türkiye, I. Dünya Savaşı galibi devletlerin güdümünde kurulan ve Musul Meselesi'nde taraflı kararlar alan Milletler Cemiyeti'ne (Cemiyet-i Akvam) başlangıçta mesafeli durmuştur. Ancak 1930 sonrasında Türkiye'nin barışçı dış politikası ve uluslararası sorunları diplomasisiyle çözme başarısı takdir toplamıştır. İspanya'nın teklifi ve Yunanistan'ın desteğiyle, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 6 Temmuz 1932'de Türkiye'yi üyeliğe davet etmiş; Türkiye 18 Temmuz 1932'de davet üzerine Cemiyete katılan tek devlet olmuştur.
1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlar bölgesini askerden arındırmış ve uluslararası bir Boğazlar Komisyonu'nun yönetimine bırakmıştı. Bu durum Türkiye'nin egemenlik haklarını kısıtlıyor ve savunmasını tehlikeye düşürüyordu. 1930'larda İtalya'nın Oniki Adaları silahlandırması, Japonya'nın Mançurya'yı işgali ve Milletler Cemiyeti'nin etkisiz kalması üzerine Türkiye, 'Rebus sic stantibus' (Şartlar değişmiştir) ilkesine dayanarak 10 Nisan 1936'da garantör devletlere bir nota vermiş ve statünün değiştirilmesini istemiştir.
Türkiye'nin hukuka uygun ve barışçıl diplomasi çağrısı kabul görmüş ve 22 Haziran 1936'da Montrö (Montreux) Konferansı toplanmıştır. Çetin geçen müzakerelerin ardından 20 Temmuz 1936'da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşme ile Uluslararası Boğazlar Komisyonu kaldırılmış, tüm yetkileri Türk devletine devredilmiş ve Boğazlar bölgesinde Türk askerinin bulunması kabul edilmiştir.
Montrö Sözleşmesi'ne göre: Barış zamanında ticaret gemilerinin geçişi serbest bırakılmıştır. Savaş gemileri için ise Karadeniz'e kıyıdaş olan ve olmayan devletler arasında belirgin sınırlamalar getirilmiştir. Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin tonajı ve kalış süresi (en fazla 21 gün) sınırlandırılmıştır. Savaş zamanında Türkiye tarafsızsa savaşan devletlerin harp gemileri geçemez; Türkiye savaşa girerse veya bir savaş tehdidi hissederse Boğazları istediği gibi açıp kapatma yetkisine sahip kılınmıştır.