Turizmde Performans ve Beden. Turizm sadece ekonomik bir faaliyet alanı değil; toplumsal, kültürel ve çevresel boyutları olan çok yönlü ve karmaşık bir olgudur. Turizm sektörü, doğası gereği diğer ekonomik sektörlere kıyasla doğal kaynakları en yoğun şekilde kullanan ve bu kaynakların varlığına doğrudan bağımlı olan bir yapıya sahiptir. Çevre, turizmin temel varoluş kaynağını ve çekiciliğini oluştururken, turizm faaliyetlerinin plansız ve kontrolsüz gelişimi bu kaynaklar üzerinde ciddi tahribatlara yol açmaktadır. Tarihsel süreç incelendiğinde, insanlığın doğaya bakış açısı Aydınlanma düşüncesi, sanayileşme, kentleşme ve hızlı nüfus artışı ile köklü bir değişime uğramıştır. İlkel ve tarımcı toplumlarda insanın doğa üzerindeki müdahalesi son derece sınırlı kalmışken, modern endüstri çağında doğa sınırsız bir sömürü alanı olarak görülmüştür. Bu durum, kendiliğinden var olan birinci doğaya karşı, insan emeğinin ürünü olan yapay bir 'ikinci doğa' yaratmış ve ikisi arasında yaşamsal bir rekabet başlatmıştır. 1950'ler ile 1970'ler arasında zirveye ulaşan çevre kirliliği ve doğanın tahribatı, insanlığı tehdit eder boyuta ulaşınca 'doğaya geri dönüş' eğilimleri ve bu eğilimlerin somut birer yansıması olan ekoturizm yaklaşımları ortaya çıkmıştır. Turizm ile çevre arasındaki ilişki çift boyutludur. Bir yandan temiz hava, temiz su, el değmemiş ormanlar ve zengin biyolojik çeşitlilik turizm ürünü için kritik girdileri sağlarken; diğer yandan turizm üretim süreci, bilinçli ya da bilinçsiz olarak çevre üzerinde negatif etkiler bırakır ve kaynakları tüketerek dönüştürür. Turizmin yol açtığı hızlı ve kitlesel gelişim; tarımsal toprakların kaybına, kıyı şeritlerinin estetik yönden çirkinleşmesine, kanalizasyon ve çöp sorunlarına, altyapı yetersizliklerine ve tarihi sit alanlarının tahribine neden olarak kendi bindiği dalı kesmesine yol açmaktadır. Bir turizm yöresinin zaman içerisindeki gelişimi, çevresel kaynaklarla olan ilişkisi ve sosyo-ekonomik performansı belirli aşamalardan geçer. Turistik alanların gelişim düzeylerini ve konumlarını tanımlayabilmek amacıyla 'Turizm Yaşam Döngüsü Modeli' geliştirilmiştir. Bu model, zaman faktörünü temel alarak turistik destinasyonların doğuş, gelişme, olgunluk ve gerileme ya da yeniden canlanma aşamalarını grafiksel ve kategorisel olarak açıklar. Model kapsamında turistik alanların konumları beş temel kategoriye (A, B, C, D, E) ayrılarak incelenir. A Kategorisi, turizmin bir yörede yeni ortaya çıktığı ve gelişmeye başladığı ilk aşamayı temsil eder. Bu aşamada doğal kaynaklar yoğun şekilde kullanılsa da yöre kaynaklar açısından henüz son derece zengindir. B Kategorisi, turizmin olgunluk aşamasına ulaştığı dönemi ifade eder; kaynak kullanımı ve turist yoğunluğu en üst sınıra dayanmıştır. C Kategorisi, en üst gelişim aşamasından sonra başlayan kısmi gerilemeyi ve kritik dönüm noktasını gösterir. Bu aşamada eğer gerekli önlemler alınmazsa destinasyon D Kategorisi olan daha kötü bir gerileme aşamasına geçer. Eğer C noktasında doğru planlama ve çevre koruma politikaları uygulanırsa, destinasyon E Kategorisi olan yeniden canlanma ve yükseliş aşamasına yönelir. Turizm yaşam döngüsü modelinin sunduğu en önemli ders, bir destinasyonun olgunluk noktasına ulaştığında karşı karşıya kaldığı ikilemdir. Doğal kaynakların sürekli tüketilip yenilenememesi, turizmin verimliliğini kaybetmesine, denizlerin kirlenmesine ve ormanların yok olmasına yol açar. Bu ikilemden olumlu çıkışın tek yolu, doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde yeniden üretimini sağlayacak, çevreye duyarlı ve uyumlu bir turizm yapısına geçişi organize etmektir. Sürdürülebilirlik, sadece bugünün toplumunun gereksinimlerini değil, gelecek kuşakların da haklarını ve ihtiyaçlarını gözeten bütünsel bir kavramdır. Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, çevreyi ve doğal kaynakları sınırsız ve bedava birer 'serbest mal' olarak gören geleneksel ekonomik modellerin aksine, bunları korunması gereken 'kıt girdiler' olarak kabul eder. Turizmde sürdürülebilirlik ise sektörü besleyen doğal, tarihi, kültürel ve sosyal değerlerin tahrip edilmeden, kalitelerinin yükseltilerek gelecek nesillere aktarılmasını hedefler. Sürdürülebilir turizm yaklaşımı, günümüzde kitle turizminin yarattığı yıkıcı etkilerle taban tabana zıt bir konumda yer alır. Kitle turizmi büyük grupları, kısa sürede, sabit programlarla ve yoğun yığılmalarla ağırlarken çevreye ağır zararlar verir. Buna karşılık, sürdürülebilir turizmin en somut ve başarılı uygulama modeli olan 'ekoturizm' (ekolojik turizm) ortaya çıkmıştır. Ekoturizm; doğal, tarihi ve ekolojik değerleri koruyan, kısa dönemli kazançlar yerine uzun vadeli dengeleri gözeten, çevreye zarar vermeyen ve yerel halkın karar alma süreçlerine katılımını destekleyen bir turizm şeklidir. Sürdürülebilirliğin ve ekoturizmin hayata geçirilmesinde en kritik kavramlardan biri 'taşıma kapasitesi'dir. Taşıma kapasitesi; bir turizm bölgesinin, yerel halka, doğal çevreye, ekonomiye ve kültüre zarar vermeden ve ziyaretçilerin tatmin düzeyini düşürmeden ağırlayabileceği maksimum turist ve yatırım miktarını ifade eder. Bu kapasite aşıldığında, yatırımlar kağıt üzerinde büyüyor gibi görünse de sistem hızla sürdürülemez bir çöküşe sürüklenir. Bu nedenle, turistik yatırımlara başlanmadan önce pro-aktif bir yaklaşımla 'Çevresel Etki Değerlendirmesi' (ÇED) yapılması yasal ve yaşamsal bir zorunluluktur. 1980'li ve 1990'lı yıllardan itibaren artan çevresel baskılar, turizm işletmelerini sadece ürün bazında değil, üretim sürecinin tamamını denetleyecek sistemler kurmaya yöneltmiştir. Çevre Yönetim Sistemi (ÇYS), bir ekonomik faaliyetin çevreye olan etkilerini tespit eden, kontrol altına alan ve minimize eden bütünsel bir eylemler hiyerarşisidir. Bu sistemler British Standart BS 7750 ve ISO 14001 gibi uluslararası standartlara dayanır. ÇYS kurmak yüksek maliyetli bir yatırım sanılsa da, aslında çalışanların eğitimiyle başlayan ve orta-uzun vadede enerji, su ve malzeme tasarrufu sağlayarak işletme karlılığını artıran ekonomik bir mekanizmadır. Çevre yönetim sisteminin en önemli alt bileşenlerinden ilki 'Su Yönetimi'dir. Turistik tesislerin en büyük girdilerinden biri olan su, giderek kıtlaşan ve pahalılaşan bir kaynaktır. Su yönetimi; suyun tasarruflu kullanılmasını, atık su miktarının azaltılmasını ve kalitesine göre (örneğin tuvaletlerde ve bahçe sulamasında arıtılmış gri suyun kullanılması gibi) sınıflandırılarak geri kazanılmasını hedefler. Suyun ıslahında filtrasyon (süzme) ve biyolojik oksidasyon gibi yöntemler kullanılır. İkinci önemli alt sistem ise 'Enerji Yönetimi'dir. Oteller, konut ve ofislere kıyasla çok daha yüksek enerji tüketirler. Enerji yönetimi programı, misafir konforundan ödün vermeden enerji tüketimini azaltmayı amaçlar. Bunun için enerji sayaçları ile bölümsel tüketimler izlenir, tasarruflu ekipman yatırımları yapılır ve çalışanlar eğitilir. Üçüncü temel alt sistem 'Katı Atık ve Atık Yönetimi'dir. Atık yönetim hiyerarşisinde en verimli yöntem, atığın henüz oluşmadan engellenmesi yani 'atık azaltımı'dır. Bunu sırasıyla yeniden kullanım, geri dönüşüm ve enerji kazanımı (yakma) takip eder. En son çare ise atıkların depolama alanlarına bırakılmasıdır. Atık yönetimini destekleyen en önemli unsur ise 'Ürün Satın Alma' politikasıdır. İşletmelerin geri dönüştürülebilir, az paketlenmiş, yerel üreticilerden tedarik edilen ve çevre dostu ürünleri tercih etmesi, atık yükünü ve nakliye kaynaklı karbon salınımını doğrudan azaltır.