Aile ve Kadın. Sosyolojik yaklaşımlar aileye farklı perspektiflerden yaklaşsa da, ailenin öneminde uzlaşırlar çünkü aile sadece bir sosyal grup değil, aynı zamanda toplumun devamlılığı için formel ve düzenli görevler yürüten bir toplumsal kurumdur. Sosyalleşme sürecinin önemli bir kısmı aile içinde gerçekleşir ve kültür çocuklara burada aktarılır; böylece toplumun değer ve normları içselleştirilerek düzen korunur. Frédéric Le Play, aile kurumundaki değişimleri sistematik inceleyen ilk sosyologdur ve aile sosyolojisinin kökleri ona dayanır. Geliştirdiği monografi yöntemiyle 132 aile inceleyen Le Play; ataerkil aile, kök aile ve kararsız aile olmak üzere üç tip aile olduğunu saptamıştır. Ataerkil ailede otorite babadadır ve miras bölünmez; kök ailede mirasçılardan sadece biri baba evinde kalır; endüstriyel işçi sınıfının tipik türü olan kararsız ailede ise çocuklar erken yaşta evden ayrılır ve ebeveynler yalnız kalır. İşlevselci yaklaşım toplumda düzeni, dengeyi ve uyumu vurgular; George Peter Murdock avcı-toplayıcıdan endüstri toplumuna dek 250 toplumu inceleyerek ailenin tüm toplumlarda var olan evrensel bir kurum olduğunu savunmuştur. Murdock'a göre ailenin cinsel, yeniden üretim, ekonomik ve eğitim olmak üzere dört temel evrensel işlevi vardır. Talcott Parsons ise modern Amerikan ailesini inceleyerek ailenin iki temel ve indirgenemez işlevi olduğunu belirtmiştir: Çocukların birincil toplumsallaşması ve yetişkin kişiliklerinin istikrarının sağlanması. Parsons'a göre sanayileşmeyle birlikte üretim işlevi fabrikalara kaymış, izole çekirdek aile ortaya çıkmıştır; ayrıca ailede kadınlar dışavurumcu, erkekler ise araçsal roller üstlenmelidir. İşlevselciliğin ailenin evrenselliği ve işlevselliğine dair iddiaları çeşitli sosyologlar ve antropologlar tarafından eleştirilmiştir. Örneğin Güney Hindistan'daki anaerkil Nayar toplumunda biyolojik babalık önemli değildir ve karı-koca arasında sürekli bir birliktelik yoktur; bu durum Murdock'ın dar aile tanımını tartışmaya açmıştır. Benzer şekilde İsrail'deki Kibbutzler ve ABD'deki Oneida komünü gibi komün yaşam örnekleri de alternatif çocuk bakım ve mülkiyet biçimleri sunmuştur. Peter Laslett ve Michael Anderson gibi tarihçiler, endüstrileşmeyle birlikte geniş ailenin doğrudan çekirdek aileye dönüşmediğini, aksine düşük ücretler ve yoksulluk nedeniyle işçi sınıfının hayatta kalmak için geniş aile biçimini benimsediğini savunmuşlardır. Young ve Willmott ise ailenin endüstri öncesinden 1970'lere uzanan dört aşamadan geçtiğini (üretim birimi, genişlemiş hane, simetrik aile ve yönetici aile modeli) ileri sürmüşlerdir. Eleştirel yaklaşımda Edmund R. Leach ve R. David Laing ailenin karanlık yönlerini vurgulamıştır. Leach çekirdek ailenin bireyleri yalıttığını ve boğucu bir mahremiyet yaratarak şiddete yol açtığını savunurken; Laing 'aile nexusu' kavramıyla aile içi baskının bireyin benliğini ve özgürlüğünü yok ettiğini, şizofrenik davranışların dahi bu aile içi etkileşim bağlamında anlam kazandığını belirtmiştir. Friedrich Engels 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni' adlı eserinde tek eşli çekirdek ailenin özel mülkiyetin ve mirasın korunması amacıyla doğduğunu savunur. Engels'e göre aile, kadınların cinselliğini kontrol etmek ve erkek varislerinin meşruluğunu garanti etmek için kurulmuştur. Eli Zaretsky ise kapitalizmde iş yerindeki yabancılaşmanın aile (özel alan) aracılığıyla hafifletilmeye çalışıldığını, ancak ailenin aynı zamanda kadının ücretsiz ev içi emeğini sömürerek kapitalist sisteme hizmet ettiğini belirtmiştir. Feminist yaklaşımlar İşlevselcilerin uyumlu aile tanımına karşı çıkarak ailenin erkekler lehine işlediğini savunur. Feministlere göre aile, ataerkil değerlerin içselleştirildiği ve kadınların ev kadınlığı ile annelik rollerine mahkum edildiği bir kurumdur. Devlet de yasal düzenlemeler ve sosyal yardımlarla bu yapıyı destekler. Marxist feminizm kadınların ücretsiz ev içi emeğinin kapitalizm için çok karlı olduğunu ve evin erkekler için bir 'duygusal emniyet supabı' görevi görerek sistemin sömürüsünü maskelediğini savunur. Radikal feminizm ise sömürünün temel kaynağının kapitalizm değil, erkek egemen ataerkil yapı olduğunu öne sürer ve kadınların bedenleri üzerindeki kontrolden kurtulması gerektiğini vurgular. Aileler yapılarına göre çekirdek aile ve geniş aile olarak ikiye ayrılır. Çekirdek aile karı, koca ve çocuklardan oluşan, coğrafi olarak yalıtılmış ve ekonomik açıdan bağımsız bir birimdir. Geniş aile ise yatay (aynı nesil kardeşler/eşler) veya dikey (birden fazla nesil bir arada) olarak genişleyen, üyelerin birbirine ekonomik ve sosyal olarak bağımlı olduğu kalabalık ailelerdir. Evlilik türleri eşin seçildiği gruba göre endogami (grup içi evlilik, örn. kuzen evliliği) ve egzogami (grup dışı evlilik); eş sayısına göre monogami (tek eşlilik) ve poligami (çok eşlilik, polijini ve poliandri); yerleşme yerine göre matrilokal, patrilokal ve neolokal; miras ve soyun aktarımına göre matrilineal, patrilineal ve bilateral olarak sınıflandırılır. Ayrıca levorat (ölen eşin kardeşiyle evlenme), sororat (ölen eşin kız kardeşiyle evlenme), taygeldi, berdel (iki ailenin karşılıklı kız alıp vermesi) ve kan bedeli gibi geleneksel evlilik türleri de bulunmaktadır. Ataerki, erkeklerin kadınlar ve çocuklar üzerindeki egemenliğinin kurumsallaşması ve bu baskının tüm toplumsal kurumlara yayılmasıdır. Sylvia Walby'ye göre ataerki kadınların sömürüldüğü bir yapıdır; kadınların emeği, biyolojik yeniden üretim kapasitesi, cinselliği, annelik rolleri ve hareketliliği erkekler tarafından kontrol altında tutulur. Aile ideolojisi, çekirdek aileyi tek 'doğal' ve 'normal' model olarak kurgulayan ve yayan bir sistemdir. Bu ideoloji bireyler üzerinde toplumsal kontrol kurarak ideal modelin dışına çıkanları suçluluk psikolojisine iter. Devlet ve din kurumları da bu ideolojiyi destekler. Aile her zaman mutlu bir yuva değildir; aile içi şiddet (fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel taciz/evlilik içi tecavüz) ve çocuk istismarı patriyarkal yapının ve toplumsal eşitsizliklerin bir sonucudur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine ve Türkiye'deki araştırmalara göre kadına yönelik aile içi şiddet küresel ve ulusal düzeyde ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Çağdaş Batı toplumlarında akrabalık bağlarının zayıfladığı, hane büyüklüğünün küçüldüğü, toplam doğurganlık hızının düştüğü, birlikte yaşama ve tek ebeveynli aile gibi alternatif modellerin arttığı görülmektedir. Ayrıca evlilikten beklentilerin duygusal tatmine odaklanması ve kadınların ekonomik bağımsızlık kazanması boşanma oranlarında hızlı bir artışa yol açmıştır. Türkiye'de Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren yaşanan kentleşme, eğitim düzeyinin artması ve sanayileşme aile yapısını kökten dönüştürmüştür. Kırsal alandaki geniş aile yapısından kentsel alandaki çekirdek aile modeline geçilmiş, ilk evlenme yaşı yükselmiş ve doğurganlık hızı düşmüştür. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın çalışmalarına göre, Türkiye'de sosyo-ekonomik gelişmeyle birlikte çocukların ekonomik değeri azalıp psikolojik değeri artmış; bu durum kız ve oğlan çocuklarına verilen değer arasındaki eşitsizliği azaltarak kadının statüsünü yükseltmiş ve daha demokratik aile ilişkilerinin kurulmasını sağlamıştır.