Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Mekan kelimesi, Arapça sözlük anlamıyla "olmak" manasına gelen "kevn" (kiyân, keynûne) mastarından türetilmiş bir ism-i mekandır ve en yalın tanımıyla "oluşun meydana geldiği yer" anlamına gelmektedir. Kelimenin çoğulu "emkine", bunun da çoğulu "emakin"dir. Ayrıca kelime kökünün "saygın bir yere sahip olmak" manasındaki "mekane" mastarıyla da doğrudan irtibatı bulunmaktadır. Klasik fikri eserlerde "yer kaplamak" anlamında kullanılan ve bu mastardan türetilen "temekkün" terimi, mekan kavramıyla derin bir ilişkisellik taşır. Mekan kelimesinin kavramlaşma süreci eski Yunan felsefesine kadar uzanmaktadır. Eski felsefe metinlerinde "yer" (İngilizce place, space) karşılığı olarak "khora, topos ve pou" terimleri tercih edilmiştir.
Mekan, insanlık tarihi boyunca çeşitli bilim çevrelerince konu edinilmiş, kimi zaman çözülmesi gereken bir sorun, kimi zaman ise korunması gereken önemli bir değer olarak nitelendirilmiştir. Bu bağlamda çok değişik anlamlarda kullanılmış ve farklı kavramsal anlayışlar içinde değerlendirilmiştir. Bunların arasında "yer", "uzam", "çevre", "ortam", "doğa", "bölge", "toprak", "saha" ve "alan" terimleri ilk akla gelenlerdir. Mekanın en dikkat çeken yönü, ilk kullanımlarından itibaren varoluşun ayrılmaz bir parçası olarak algılanmasıdır. Zira mekan, üzerinde gerçekleştirilen her türlü beşeri ve fiziki faaliyetin gerçek bir göstergesi ve somut sahnesidir.
Geleneksel coğrafi düşünce sistemi geçmişte çevresel etkenlere, bölgesel farklılaşmaya ve mekansal dağılıma odaklanarak; somut, hemen gözlemlenebilen, sayılabilir, ölçülebilir ve haritalanabilir fenomenleri temel araştırma nesnesi olarak ele almıştır. Buna karşın, bugünkü modern coğrafi düşünce sistemi, sosyal bilimlerin mekan kurgusunu temel araştırma konusu edinmiştir. Sosyal bilimlerdeki bu yeni mekan anlayışı; pozitivist paradigmanın kesin, somut, sınırları belli, geometrik ve edilgen olan mekanı değildir. Aksine, farklı kültürlerin toplumsal, politik ve ideolojik süreçlerinin süzgecinden geçirilerek tasarlanan dinamik mekanıdır. Bu yönüyle sosyal süreçlerde mekan, "zamanı görünür kılma yolu" olarak algılanmaktadır.
Günümüzde genel geçer açıklamalar bulmaktan ziyade teorik ve yorumlamacı (hermeneutik) yönü ön plana çıkan sosyal bilimlerde, kültürel bir tasavvur olarak mekanın ağırlığı gittikçe artmaktadır. Uluslararası ilişkilerden şehir çalışmalarına, göçlerden kültür araştırmalarına kadar tüm sosyal bilimlerde "mekansal okuma" yapmak, sosyal süreçleri anlamak ve geleceğe yönelik kestirimlerde bulunmak için zorunlu bir girişim haline gelmiştir. Sosyal süreçleri, gerçekleştikleri mekanın bağlamından bağımsız düşünmek büyük bir metodolojik hatadır. Sibley'in belirttiği gibi, kültürel anlamda mekanı okumak için mekansal organizasyon ritüellerine vurgu yapan bir "mekanın antropolojisi" kavramına ihtiyaç duyulmaktadır.
Mekanın sadece antropolojisine değil, Durkheim ekolünde olduğu gibi sosyolojisine, coğrafyada olduğu gibi mekanın beşeri ve fiziki özelliklerinin doğru uygulanmasına ve nihayet mekanın dünü ile geleceğine ilişkin coğrafi değişiklikleri yorumlayabilmek için tarihi coğrafya çalışmalarına gereksinim vardır. Mekan; inanç sistemlerine, iktisadi hayata, coğrafi konuma, toplumsal ve bireysel yaşam rutinlerine, değer yargılarına, gelenek ve göreneklere göre çeşitlilik gösterir. Mekanı salt koordinat sisteminin bir parçası veya geometrik bir yayılım olarak kabul eden kartezyen düşünce sistemi, mekansal olma düşüncesini dar bir çerçeveye indirgemektedir. Kartezyen sistemde insan mekandan, mekan da insandan ayrı tutulurken; günümüz yaklaşımında mekan insanla bir bütün olarak kurgulanır.
Sosyoloji tarihinde Marx, Durkheim, Simmel, Tönnies ve Weber gibi klasik sosyologların makro ölçekteki vurgularına ek olarak, özellikle 1950'lerden sonra Chicago Okulu'nun çalışmaları mekana verilen önemi artırmıştır. Sonraki yıllarda Foucault, Lefebvre, Massey, Castells, Harvey, Soja, Jameson ve Urry gibi bilim insanlarının çalışmaları mekan sosyolojisini teorik olarak zenginleştirmiştir. Coğrafyadaki pozitivist yaklaşımlara karşı beliren eleştiriler; Lefebvre, Harvey ve Soja öncülüğünde Marksist yazarlar tarafından dile getirilmiştir. Bu yapısalcı kuram, pozitivist yaklaşımın mekansal organizasyon ile politik süreçler arasındaki bağı açıklamaktan yoksun olduğunu savunmuştur.
Henri Lefebvre, "Mekanın Üretimi" adlı anıtsal eserinde mekanın "toplumsal bir inşa" olduğu gerçeğine vurgu yapmıştır. Lefebvre'e göre mekan, ne salt bir soyutlama ne de sadece somut, fiziksel bir nesnedir; o hem kavram hem de gerçekliktir, yani bütünüyle toplumsaldır. Bu yönüyle mekan cansız, sabit ve durağan değil; canlı, değişken, hareketli ve akışkandır. Sürekli diğer mekanlara uzanır, onlarla birleşir veya çatışır. Bu toplumsal mekan; ona katılan, anlamlandırılan, algılanan ve doğrudan deneyimlenen pratik ve teorik akışlarla üretilir. Lefebvre, mekanı toplumsal değişimin bir aynası olarak görür ve bu süreci açıklamak için ayna metaforunu kullanır.
Lefebvre, sosyal ve mekansal olanı diyalektik bir yaklaşım içinde ele alarak mekanı üç temel kategoride inceler: Birincisi "Algı mekanı"dır ve duyularla algılanan fiziksel mekanı tanımlar. İkincisi "Zihinsel mekan"dır; mantıksal soyutlamaları, tasarımları ve kavramsallaştırmaları içerir. Üçüncüsü ise "Sosyal mekan" (yaşanan mekan) olup, sosyal bir ürün olarak bireyin ve toplumun hafıza, deneyim gibi geçiş eylemleriyle tanımlanır. Bu üç boyut arasındaki diyalektik ilişkiler, mekansal pratiklerin tarihinin okunabilmesini olanaklı kılan dramatik bir gerilim odağı yaratır.
Diyalektik yöntem, Friedrich Hegel tarafından çağdaş formuna kavuşturulmuş bir akıl yürütme biçimidir. Hegel'e göre her şey kendi zıttıyla birlikte gelir ve kendiyle çatışır. Lefebvre de bu diyalektik yöntemi mekanın üretimine uygulayarak, mekandaki toplumsal ürünün ve mekansal farklılıkların belirlenmesinde toplumsal davranış biçimlerinin rolünü ortaya koymuştur. Mekanın anlaşılması için mevcut nesneden (mekandan) onu üreten ve yaratan eyleme geri gidilmesi, yani üretim ve anlamlandırma sürecinin teoride yeniden kurulması gerekmektedir.
İnsanlar tarih boyunca mekandan aldıkları güçle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum, insanların mekanla olan ilişkilerinden hareketle hem mekana dayalı kültürel unsurlar geliştirmelerine hem de mekanı kendi kültürlerine göre şekillendirmelerine zemin hazırlamıştır. Zamanın mekana dayalı karakteri, tarih okumalarını ve öğrenmeyi kolaylaştırır. Geçmişin yeniden inşasını sağlayan en önemli husus, mekan üzerinde bırakılan toplumsal ve kültürel izlerdir. Bu izler, zaman içinde meydana gelen olayların gelişimine zemin hazırlamakla kalmaz, aynı zamanda geçmişe ait bilgileri geleceğe aktararak mekanı toplumlara şahit kılar.
Kültürel değerler mekanı etkileyip şekillendirirken, kimi zaman da mekanın sunduğu fiziki şartlar toplumu ve kültürel öğeleri şekillendirir. Mekan, toplumsal ihtiyaçlara cevap verebildiği ölçüde yaşar, değişir ve sosyal bir kimlik kazanır. Göçebe kültürü, yerleşik kır kültürü veya şehir kültürü fark etmeksizin tüm mekanlar ortak bir amaca hizmet etmek için üretilmiştir. Kültürel coğrafi görünümler, yüzyıllardır süren insan faaliyetlerinin ürünüdür. Coğrafyacılar kültürdeki mekansal benzerlik ve çeşitlilikleri açıklamak için mutlaka tarihi bir perspektif benimsemeli ve geçmişin derinliklerine inmelidir; çünkü kültür zamana koşullanmıştır.
Tarih boyunca toplumların ürettiği en temel kültürel unsur iskandır (yerleşme). İnsanlar başlangıçta doğal faktörlere bağımlı olarak geçici ve iptidai yerleşmeler kurarken, Neolitik dönemde daimi yerleşmeye geçerek daha büyük iskan merkezleri inşa etmişlerdir. Zamanla gelişen bilim, teknoloji ve kültürel değişimler iskan yapısını karmaşıklaştırmıştır. Dünya üzerindeki yerleşme şekilleri ve yaşam tarzları, ilkelinden gelişmişine doğru; göçebe, yarı göçebe (veya yarı yerleşik) ve yerleşik olmak üzere üç ana sınıfta incelenmektedir.
Büyük İslam düşünürü İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde yeni bir bilim dalı olarak takdim ettiği "umran" kavramını geliştirmiştir. İbn Haldun insanı sosyal ve medeni bir varlık, umranı ise insanların bir arada yaşamasından doğan toplumsal durum olarak ele alır. Umranı "bedevi umran" ve "hadari umran" olmak üzere ikiye ayırır. Bedevi umran; ovalarda, yaylalarda, bozkırlarda ve çöllerin çevresinde hayvancılık ve tarımla geçinen, sürekli yer değiştiren göçebe toplulukları ifade eder. Hadari umran ise surlarla çevrili kömlerde, kasabalarda ve şehirlerde yaşayan, yerleşik kültüre sahip toplumları tanımlar.
İbn Haldun'a göre hadari umran, bedevi umrandan çok daha gelişmiştir ve insanlığın ulaşmak istediği nihai noktayı temsil eder. Bedevilik ve hadarilik, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan birbirinden farklı iki toplumsal yaşam tarzını ve kültürü ifade eder. Bu bağlamda yerleşme tarzları üç grupta incelenir: Birincisi, belirli bir toprağa bağlılığın az olduğu, geçici konaklamalara dayanan "göçebe (nomadic) yaşam kültürü"dür. İkincisi, göçebelik ile yerleşiklik arasında bir geçiş formu olan "yarı göçebe / yarı yerleşik yaşam kültürü"dür. Türk kültüründeki karşılığı "konar-göçerlik" olan bu tarz, belirli bir yurt dairesinde, yaylak ve kışlaklar arasında hayvancılık amacıyla yapılan düzenli hareketliliği ifade eder.
Üçüncüsü ise iskanın en ileri seviyesi olan ve toprağa tam bağlılık gerektiren "yerleşik (sedanter) yaşam kültürü"dür. Bu yaşam tarzında insan, evi ve diğer yardımcı yapılarıyla toprağa kesin olarak bağlanmıştır. Günümüzde yerleşik yaşamın en küçük birimi olan köylerin yanı sıra kasaba ve şehir hayatı, dünya nüfusunun çok büyük bir kısmını barındırmaktadır. Yerleşik kırsal kültürün hakim faaliyet alanı ziraattır. Kırsal yerleşmeler; yerleşme kalıpları, üretim/faaliyet alanları ve konut alanları olmak üzere üç temel kültürel coğrafi özellik üzerinden analiz edilir.
Mekan, zamanla sürekli değişim gösteren dinamik bir yapıya sahiptir. Tarihsel süreci mekansal okumalarla izlemek mümkündür; bu yönüyle mekan, adeta tarihi bir belge niteliği taşır. Çağdaş coğrafya araştırmalarında mekan gidilip görülebilen, gözlemlenebilen ve kontrolü yapılabilen bir unsurken, tarihi coğrafya araştırmalarında geçmişe doğrudan gitmek mümkün olmadığından, öncelikle incelenen konunun üzerinde cereyan ettiği mekanın rekonstrüksiyonu (yeniden inşası) gerekmektedir. Mekanın geçmişteki özellikleri yeniden inşa edilmeden, o dönemde gerçekleşen tarihi olayların doğru bir şekilde açıklanması imkansızdır.
Geçmiş mekanı yeniden inşa edebilmek için doğada, toplum hayatında, bilgi ve belgelerde yer alan ipuçlarından yararlanılır. Doğadaki tortul tabakalar, fosiller, buzul çakılları, volkan külleri ve polen analizleri geçmiş çevre şartlarını ve iklimi anlamamızı sağlayan doğal kayıtlardır. Beşeri açıdan ise mağara duvarlarındaki resimler, arkeolojik buluntular, yazılı belgeler ve mimari yapılar en önemli veri kaynaklarıdır. Örneğin, M.Ö. 6200'lü yıllara tarihlenen ve dünyanın en eski haritası kabul edilen Çatalhöyük duvar resmi, o dönemin yerleşme düzenini, cadde-sokak sistemini ve çevredeki doğal hayatı gösteren eşsiz bir belgedir.
Tarihi coğrafya araştırmalarında jeolojik zaman tabloları, özellikle de insanlığın ortaya çıktığı Kuaterner (IV. Zaman) dönemi büyük önem taşır. Mekanın coğrafi mevkii, yer şekilleri, iklimi, toprak yapısı ve su kaynakları gibi fiziki faktörler, tarih boyunca devletlerin kurulmasında, medeniyetlerin gelişmesinde ve askeri-siyasi stratejilerde belirleyici olmuştur. Örneğin, tarihteki ilk büyük medeniyetlerin kurak ve yarı kurak bölgelerdeki büyük akarsu boylarında ortaya çıkması suyun hayati rolünü gösterir; bu nedenle bu medeniyetlere "hidrolik medeniyetler" adı verilmiştir.