← Ünite 7

Ünite 7: Soğuk Savaş Dönemi (1945-1989) — Araştır & Paylaş

Ders kitabının araştır–ilişkilendir–anlat etkinlikleri. Konuyu kendi cümlelerinle anlatabiliyorsan öğrenmişsin demektir.

Araştır 1

Araştır 1 İlişkilendir Anlat/Paylaş Yakınçağ Avrupa Tarihi İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN AĞIR YÜKÜ: ALMANYA SORUNU İngiltere Başbakanı Churchill ile Sovyet lideri Stalin, daha savaş devam ederken 1944 yılında Moskova’da buluşarak Doğu Avrupa ülkelerinin kaderini belirledikleri Yüzdeler Anlaşması’nı imzalamışlardı. Ancak Almanya’nın geleceğine karar verilmemişti. Stalin, uygulanacak yaptırımlarla Almanya’nın, uzun süre ayağa kalkamamasını istiyor ve bu konuda acı tecrübelere sahip Fransa da benzer bir yol izlenmesini talep ediyordu. İngiltere ise Avrupa devletler sistemi açısından Almanya’nın önemine işaret etmekteydi. ABD, bu konuda Sovyetler Birliği’nden tamamen farklı bir düşünceye sahipti ve hem Fransa hem de İngiltere’yi ikna etmeyi başardı. Nitekim Churchill, savaşın sıcak günlerinde Almanya’nın parçalanması konusundaki uzlaşmaya dönük fikirlerini savaş bittiğinde değiştirdi. İngiltere Başbakanı’na göre Sovyetler Birliği’nin hedefleri açığa çıkmadan Almanya’nın parçalanması büyük bir hata olabilirdi. Ancak Fransa, 19.yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve 20.yüzyılın ilk yarısı boyunca devam eden acı hatıraların yükü altındaydı ve ikna edilmesi çok zor oldu. Bütün farklılıklara rağmen ABD, Batı Avrupa’nın güvenliği için hayatî gördüğü Almanya’nın yeniden diriltilmesi düşüncesinden taviz vermedi.

Araştır 2

Araştır 2 İlişkilendir Anlat/Paylaş Yakınçağ Avrupa Tarihi PARÇALANMIŞ AVRUPA’DA GÜVENLİK 1950’li yılların başlarından itibaren ikinci savaşın asıl galipleri olan ABD ve Sovyetler Birliği etrafında pek çok devlet çevrelenmiş ve böylece hem Avrupa hem de Almanya iki ayrı güç bölgesine bölünmüştü. Bundan sonra tarafların temel hedefi, sahip oldukları bölgelerin güvenliğini sağlamaktı. Sovyetler Birliği, nispeten daha rahat hissediyordu çünkü Doğu Avrupa’yı neredeyse tamamen etkisi altına almış ve herkesin çekindiği muazzam bir orduya da sahip hale gelmişti. Oysa batı bloğunda işler daha sıkıntılıydı. Mesela Fransa, kendisini kurtaran ABD ve İngiltere’ye karşı ciddi bir güven bunalımı içinde olduğu gibi Almanya ile işbirliği kurmak zorunda olduğunu hissediyor ancak bu ülke ile uzun yıllara dayanan acı tecrübe-leri de unutamıyordu. Almanya, ikiye ayrılmanın ve birleşme ihtimalinin giderek zorlaşmasının altında eziliyordu. Her iki dünya savaşından da galip çıkan İngiltere ise 16.yüzyılın ikinci yarısından beri kendisini kıta Avrupası’nın dışında tutmayı başarmış bir deniz gücü olarak NATO’nun varlığından hayli memnundu. Batı ve Orta Avrupa’daki bu parçalı siyasi tablo her ne kadar olumsuz gibi görünse de aynı zamanda yeni bir yapılanma için fırsat anlamına da geliyordu. Nitekim Avrupa’da önceki yüzyıllarda çok arzu-

Araştır 3

Araştır 3 İlişkilendir Anlat/Paylaş Yakınçağ Avrupa Tarihi medini görünce 1950’lerin ortalarından itibaren Yugoslavya’da nispeten daha adem-i merkezi bir yapıyı tercih etti. Nitekim zamanla devletin desteklediği özel bir tarım sektörü ve fabrikalardaki işçilerin sınırlı şekilde kontrol edildiği milli bir sanayi ortaya çıktı. Yugoslavya ile Sovyetler Birliği’nin belki de en önemli ortak noktası, komünist partinin dışındaki siyasi hareketlere yaşam hakkı tanımamasıydı. Bunun dışında Tito ve Stalin’in sistemlerinin birbirine benzeyen yanları yok gibiydi. Stalin’in, 1953 yılında ölmesinin ardından Sovyetler Birliği’nde uzun sayılabilecek bir iktidar mücadelesi başladı. Daha Stalin hayattayken Georgi Malenkov ve diğer bazı Sovyet önderleri “yeni yol” ideallerini dile getirmişlerdi. Stalin’den sonra iktidar mücadelesinin önemli aktörleri arasında yer alan yeni yol önderleri, siyasi baskının azaltıldığı, tüketim ürünlerinin üretimine önem verilen ve Batı ile daha sıcak ilişkilerin kurulacağı bir düzen önermekteydiler. Bu uzun mücadeleyi, tıpkı Stalin gibi ağır sanayi taraftarı olan Nikita Kruşçev kazandı. Komünist Parti’nin Şubat 1956’daki 20. Kongresi’nde dört saate yakın süren konuşmasında Kruşçev, 1930’lu yıllardaki kanlı siyasi tasfiyelerden, Kırım Tatarlarına yapılan zulümden ve İkinci Dünya Savaşı sırasındaki vahim hatalardan bahsetmişti. Hem bu konuşması hem de sonraki politi-

Araştır 4

Araştır 4 İlişkilendir Anlat/Paylaş Berlin … 26 Mayıs 1987’de henüz on dokuz yaşındaki amatör pilot Mathias Rust, küçücük bir “Cessna” uçağıyla Kızıl Meydan’a, Kremlin’in hemen önüne iner. Helsinki’den havalanmış, ağaçların tepesini yalayacak kadar alçaktan uçarak Sovyet semalarına girmiş ve hiç kimsenin ruhu bile duymadan Sovyet savunma hatlarını delerek ta başkente kadar gelmiştir. Sovyet yönetimi bu afacanca muziplik karşısında apışıp kalır. Çünkü onlara göre böyle bir şey olanaksızdır. Ama yine de olmuştur işte. Mathias Rust’un muzipliği sonradan tarihi bir anlam kazanır ve onun Kızıl Meydan’a inişi, sanki kudretli Sovyetler Birliği’nin artık her şeyi kontrol altında tutamadığının sinyalini veren ve “aha bu duvara yazıyorum” diyen parmağın sembolü olur. Aslında o gün bu olayın gerçek anlamını pek kavrayan olmaz. Ne Doğu ne de Batı’da hiç kimse kapıya dayanmış olan büyük dönüm noktasını fark edemez. İşin daha da ilginci, Batı’nın bu dalda uzmanlaşmış ve bu işler için kurulmuş istihbarat örgütlerinin bile çok yakında olacaklardan tamamen bîhaber olmalarıdır. Sovyet imparatorluğunun yıkılması, onlarca yıl boyunca düşmanın hafifçe öksürmesine dek her şeyi kayda geçen CIA açısından bile büyük sürpriz olur. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın tarihinde benzeri fiyaskoların birçok örneği olsa da (Sovyetlerin Çekoslovakya

Araştır 1

ABD’nin yeni Başkanı Truman, Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada hür ülkelerin iç ve dış tehditlere karşı ABD tarafından desteklenmesi gerektiğini duyurdu. Bunun yanı sıra Türkiye ve Yunanistan’ın işgale uğraması ya da otoriter bir yönetime savrulmasını önlemek amacıyla 400 milyon dolar yardım yapılmasını teklif etti. Bu öneri tarihteki yerini Truman Doktrini olarak aldı. ABD’li devlet adamları bu yardımın yapılmaması halinde Fransa’ya kadar tüm Doğu Akdeniz’in komünizme yenik düşmesinden endişe ediyorlardı. Böylece ABD, Sovyet tehdidinin ancak güçle durdurabileceğine inandığını gösteriyordu. Daha sonra Truman yönetimi komünizmin çevrelenmesi için gerekli gördüğü bölgelerde askerî yığınağa başladı.

Araştır 2

Batı Almanya, iki blok arasında tampon bölge görevi üstlendiği için batılı devletler, bu ülkenin ekonomik ve politik olarak güçlenmesine önem verdiler. Ayrıca ileride Doğu Almanya ile birleşmesi halinde siyasî dengeyi bozmaya aday en güçlü ülke olabilirdi. Bu düşüncelerden hareketle Batı Almanya, 9 Mayıs 1955’de NATO’ya kabul edildi. Sovyetler Birliği’ne göre bu eylem, faşizmin yeniden diriltilmesi adına atılan son adımdı ve buna cevap olarak 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova Paktı’nı kurdu. Varşova Paktı, Sovyetler Birliği, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan arasında 8 Ocak 1949’da kurulan ekonomik işbirliği örgütü Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (Council for Mutual Assistance - COMECON)’nin tamamlayıcı parçası oldu.
Yanıt
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa bütünlüğü hakkında farklı görüşler ortaya çıktı. Fransa, Almanya ve Benelüks ülkeleri federal bir Avrupa isterken İngiltere ve İskandinav ülkeleri daha gevşek bir konfederasyondan yana tavır takındılar. Ayrıca Churchill, mecbur kalmaları halinde açık denizi ve ABD’yi tercih edeceklerini sürekli vurgulamıştı. Bu fikir ayrılıklarının aşılması için gerekli olan yöntemi, Fransız Jean Monnet sundu. Monnet, 4 Mayıs 1950’de bu tıkanıklığın üstesinden gelinmesi için Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’a ilk aşamada ekonomik bütünleşmenin sağlanmasını teklif etti. Böylece Almanyan’nın 19.yüzyıldaki birleşmesini başlatan gümrük birliği (Zollverein) benzeri bir adım atıldı. 9 Mayıs 1950’de yayınlanan Schuman Planı, neredeyse tamamen Monnet’ye ait olan ekonomik bütünleşme fikrini taşımaktaydı. Bu başlangıç bütünleşmiş Avrupa yolunda ilk ciddi adımlardan biri olacaktı. Diğer Doğu Av