Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
1950 sonrası Türk romanı, toplumu biçimlendirmeyi ve aydınlatmayı amaç edinen geleneksel Cumhuriyet dönemi anlayışından uzaklaşarak bireyin iç dünyasına, iç çatışmalarına, bunalımlarına ve kalabalık içindeki yalnızlığına yönelmiştir. Bu dönemin önemli isimlerinden biri olan Abdülhak Şinasi Hisar, romanlarında sıradan kişilerden ziyade Cumhuriyet öncesi İstanbul’unun konaklarında yaşamış, tuhaf, içe dönük, silik ama sıra dışı karakterleri merkeze alır.
Yazarın Fahim Bey ve Biz romanı, kahramanın iç dünyasını ve hayali hayatını işlerken, Çamlıcadaki Eniştemiz romanı eski İstanbul'un üst kat insanlarını, köşklerini ve yalılarını izlenimci bir yöntemle ele alarak belgesel bir nitelik kazanır. Hisar, Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı son romanında da benzer bir çizgiyi sürdürerek geçmiş-şimdi çatışması ekseninde nostaljik bir atmosfer yaratır.
Abdülhak Şinasi Hisar, kahramanlarını yaratırken hafızasında farklı zamanlarda gördüğü çeşitli kişilerden parçaları birleştirdiğini belirtmiştir. Eserlerindeki kahramanlar, İstanbul’un kibar semtlerinin varlıklı ama hayattan kopuk insanlarıdır. Yazarın buradaki asıl başarısı, titiz dil işçiliği ve geçmiş zamana duyduğu derin özlemi yansıtan üslubudur.
Romanlarının yapısını geçmiş-şimdi çatışması üzerine kuran bir diğer önemli isim Samiha Ayverdi'dir. Ayverdi, Batılılaşmanın aile içinde yarattığı çözülmeleri ve ahlaki yozlaşmaları roman kişilerinin iç dünyalarından takip eder. Eserlerinin düşünce temelini, Kenan Rifai’nin her şeyin ilahi aşkla açıkladığı tasavvufi öğretisi üzerine oturtur.
Ayverdi’nin romanlarındaki gelişim çizgisi dıştan içe, yani eşya ve olaylardan kişilerin iç dünyasına yöneliktir. Romanlardaki kahramanlar maddeden manaya doğru bir değişim geçirirler. Bu süreçte şeyh, tekke, cami ve tarikat gibi dinsel ögelerle desteklenen tasavvufi mesajlar devreye girer. Aşk, beşeri aşktan mecazi ve ilahi vuslata doğru evrilir.
Yazarın en çok eleştiri alan ve dikkat çeken eserlerinden biri Mesihpaşa İmamı'dır. Romanda, dini eğitim almış ancak sevgi yoksunu Mesihpaşa Camii imamı Halis Efendi’nin, Balkan Savaşı ve göçmenlerin iskânı fonunda Hediye adlı göçmen kızına duyduğu aşkla değişimi anlatılır. Eser, inanç ve geleneklerden uzaklaşan bir kuşağın kimlik arayışını ve kültür bunalımını gözler önüne serer.
Sanat hayatına öyküyle başlayan Oktay Akbal, romanlarında mutlu çocukluk ve ilk gençlik yıllarının aşklarını anı tadında işler. İlk romanı Garipler Sokağı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fatih’in eski mahallelerinde yaşayan küçük memurların, zengin ve yoksul insanların sıcak aile ortamını ve mahalle kültürünü yansıtır.
Akbal’ın romanlarında modernleşmeyle birlikte açılan caddeler ve yükselen apartmanlar karşısında silinip giden eski İstanbul mahalleleri hüzünlü bir dille anlatılır. Sokağın dış dünyaya açılmasıyla yaşanan istimlak ve yıkımlar, insanlarda derin bir ruhsal çöküntü yaratır.
Yazar, Suçumuz İnsan Olmak ve İnsan Bir Ormandır romanlarında ise eski mahalleden büyük kentin kalabalık semtlerine yönelerek evliliğin sıkıcılığı içinde yasak aşka yönelen tedirgin, huzursuz ve yalnız aydınların iç çatışmalarını ve boşluk arayışlarını ele alır.
Ahmet Hamdi Tanpınar; yeni anlatım teknikleri, şiirsel üslubu, zamanı bir roman tekniği olarak kullanması ve bilinçaltının verilerinden yararlanmasıyla 1950 sonrası Türk romanında çığır açmıştır. Batı'dan aldıklarını Doğu kültürü içinde eriten yazar, eski ile yeni arasında bocalayan kahramanların kişiliğinde bir medeniyet bunalımı yaşayan Türk toplumunu sorgular.
Sanatının zirvesi sayılan Huzur romanı, simetriye dayanan yapısı, Batı müziği formu ve otobiyografik izleriyle dikkat çeker. Romanın asli kişisi Mümtaz ile Nuran’ın aşkı çevresinde müzik, rüya ve zaman izlekleri işlenir. Tanpınar, Proust ve Alain Fournier'den izler taşıyan rüya motifiyle aklın sınırlarını aşarak geçmiş zamanı yakalamaya çalışır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında ise ironik bir anlatımla iki uygarlık arasında bocalayan Türk toplumunun tablosu çizilir. Hayri İrdal’ın anıları biçiminde kaleme alınan eser, geçmişe saplanmış aydınları, siyasetin güdümündeki sanat anlayışını ve türedi zenginleri eleştirir.
Konularını Anadolu kent ve kasabalarından alan romancılar arasında Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) Bodrum civarındaki balıkçıların ve süngercilerin denizle mücadelesini şiirsel ve coşkulu bir dille anlatır. Aganta Burina Burinata ve Ötelerin Çocukları gibi eserlerinde deniz, roman kişilerini gölgede bırakacak kadar ön plana çıkar.
Tarık Buğra ise Siyah Kehribar, İbişin Rüyası, Gençliğim Eyvah ve Dönemeçte gibi romanlarında aydın problemi, çok partili hayata geçişin sancıları ve kasaba yaşamını işler. En büyük ününü Kurtuluş Savaşı'na resmi tarih görüşü dışında yaklaşan Küçük Ağa ve Osmanlı'nın kuruluşunu anlatan Osmancık romanlarıyla kazanmıştır.
Küçük Ağa'da İstanbullu Hoca'nın (Mehmet Raşit Efendi) Kuvayı Milliye saflarına katılması ve halkın Türk-İslam sentezi bilincine ulaşması dramatik bir dille anlatılır. Osmancık romanında ise Osmancık'ın Edebalı ve Malhun Hatun'un rehberliğinde Osman Gazi Han kimliğine geçiş süreci ele alınır.
Mehmet Seyda, realist bir yaklaşımla Cumhuriyet sonrası toplumsal değişikliklerin geleneksel Türk ailesi üzerindeki yıkımlarını ve büyük bir ailenin parçalanışını ele alır. Zonguldak maden işçilerinin yaşamını konu alan Yanartaş romanı, yazarın otobiyografik gözlemlerine dayanan belgesel nitelikli bir eserdir.
Tarık Dursun K. ise Hasangiller, Rıza Bey Aile Evi ve Denizin Kanı gibi romanlarında yoksul mekânlarda yaşayan kasaba insanlarını ve süngercilikle geçinen dar gelirli kitlelerin süngerci ağaları tarafından sömürülüşünü Marksist bir bakış açısıyla gözler önüne serer.
Bu dönem romancıları, bireyin iç dünyasına yönelirken aynı zamanda toplumsal değişimin getirdiği ekonomik ve kültürel sarsıntıları da romanlarının arka planına yerleştirmeyi ihmal etmemişlerdir.
20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen küreselleşme, ideolojilerin dağılması, olgudan görüntüye geçiş ve teknolojik gelişmeler postmodernizmin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Postmodernizm, aydınlanmacı felsefeye, akılcılığa ve modernizmin rasyonel kategorizasyonuna karşı eleştirel bir duruş sergiler.
Türk romanında biçimsel tartışmalar ve postmodern kurgunun (üst kurmaca, metinler arasılık, çoklu bakış açısı) yerleşmesi 1980'li yıllardan sonra Orhan Pamuk, Bilge Karasu ve Hasan Ali Toptaş gibi yazarların eserleriyle hız kazanmıştır. Bu dönemde romanlar 'bir şey anlatma' amacından uzaklaşarak estetik bir bütünlük aracı haline gelmiştir.
Postmodern roman eleştirisi, geleneksel anlatıların aksine içeriğin ve karakterlerin ötesinde metinsel yapıyı, ironiyi, metinler arası bağları ve üst kurmacayı ön plana çıkararak okura yepyeni bir okuma deneyimi sunmaktadır.