Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
İnsanoğlu doğanın ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen, binlerce yıl önceki yaşam tarzı ile günümüzdeki yaşam tarzı arasında devasa farklar bulunmaktadır. İnsan, doğa karşısındaki zayıflıklarını ve karşılaştığı zorlukları, yarattığı fiziksel ve zihinsel araç-gereçlerle büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda, insanın yaratıp doğaya eklediği her türlü maddi ve manevi unsur "kültür" olarak tanımlanmaktadır.
Kültürün ortaya çıkmasında ve kuşaklar boyunca aktarılmasında iletişim olmazsa olmaz bir konuma sahiptir. İnsanlık, iletişim sayesinde bilgi, duygu ve tecrübelerini biriktirmeyi başarmış ve ortak kültürler oluşturabilmiştir. Yazı, matbaa ve elektronik teknolojilerin icadından önceki yüz binlerce yıl boyunca bilginin saklanması ve aktarılması tamamen sözlü iletişim yoluyla gerçekleştirilmiştir.
Bir arada bulunan insanları "sosyal" kılan temel unsur birbirleriyle kurdukları iletişimdir. İnsanlar dokunma, görme, duyma gibi duyularını ve jest-mimik gibi sözsüz yöntemleri kullansalar da, iletilmek istenen mesajı en yoğun ve en az kayıpla aktaran yöntem dili kullanarak kurulan yüz yüze iletişimdir. Bu temel süreç, insanlığın ortak hafızasının temelini oluşturur.
İnsanların yazı, matbaa ve elektronik aletler gibi sesi ve sözü mekâna bağlayan teknolojileri kullanmaksızın, sese ve söze dayanarak yüz yüze iletişim kurdukları ortama "sözlü kültür ortamı" denilmektedir. Bu ortam kendi içinde "Birincil Sözlü Kültür Ortamı" ve "İkincil Sözlü Kültür Ortamı" olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Birincil sözlü kültür ortamı, insanların bilgi, duygu, düşünce ve beceri depolamak için kendi ve muhataplarının hafızalarından başka hiçbir kayıt teknolojisine sahip olmadığı sosyo-kültürel yapıdır. Bu ortamda söz sadece hafızalarda saklanabildiği için, her türlü bilgi kolayca ezberlenebilecek kalıplarda söylenmeye çalışılır. Bu zorunluluk, ritmik tekrarların ve ahengin doğmasına yol açmıştır.
İkincil sözlü kültür ortamı ise bilgi, duygu ve düşüncelerin yazı ve elektronik kayıt imkânlarıyla depolanıp saklandığı kültürel ortamlardır. Birincil sözlü kültürde metinler "sabit" bir özelliğe sahip değilken; yazılı kültürde yazar veya şair metni defalarca denetleyip düzeltebilir. Sözlü kültürde ise elde sadece anlatıcının hafızası ve kalıplaşmış ifadeler (atasözleri, deyimler, tekerlemeler) bulunmaktadır.
Birincil sözlü kültür ortamında sözün hafızada kalabilmesi için evrensel olarak şiir tercih edilen bir saklama ve iletme tekniği olmuştur. İnsanlık tarihinin ilk edebî gelenekleri şiir formunda ortaya çıkmıştır. Şiirin yanı sıra müzik ve ezginin de ezberlemeyi kolaylaştırması, sözü zamana karşı dayanıklı kılması nedeniyle evrensel olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Tarihteki ilk edebî verimler müzik eşliğinde icra edilmiş ve tamamı dinî içerikli olmuştur. Bu erken dönem eserleri, doğadaki her şeyin canlı ve ruhu olduğuna inanılan animist bir dünya görüşü doğrultusunda oluşturulmuştur. İnsanlar, kendilerini koruduklarına inandıkları güçlere şükretmek ve bereket sağlamak için ritüel veya kuttören adı verilen kalıplaşmış hareketlerde bulunmuşlardır.
Bugün geniş anlamıyla "dans" olarak adlandırılan kültürel olgunun kaynağı da bu dinî ritüellerdir. Evrensel olarak birincil sözlü kültür ortamında müzik eşliğinde şiir, ezgi ve dans (ritmik hareket) birbirleriyle bağlantılı üçlü bir sarmal oluşturur. Bu unsurlar, sözün kolay ezberlenmesini ve hatırlanmasını sağlayan teknik işlevlere sahiptir.
Kültürün kaynakları ve onu kullananların taşıdığı özellikler dolayısıyla, kuşaklar arasında aktarılırken bazı farklılıklar ve değişimler meydana gelir. Bu çeşitlenmeler sonucunda neredeyse bütün kültürlerde "yüksek kültür" (high culture) ve "halk kültürü" (folk culture) olmak üzere ikili bir tabakalaşma oluşur.
Bilimsel yöntemin kullanılmasıyla elde edilen nesnel, eleştiriye açık, sistemli, tutarlı ve yöntemsel bilginin oluşturduğu kültürel tabakaya yüksek kültür (resmî kültür / kitabî kültür) denir. Günümüzde bu sınıflandırma, bilginin geniş katmanlara yayılmasıyla büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir.
Gündelik bilgi veya halkbilimi bilgisi ise günlük yaşamın sınırları içinde gelişen, geleneksel olarak geçerli olan, kısmen bilimsel doğruluğu bulunan sezgisel ve deneyimsel (ampirik) bilgidir. Bu bilgiye dayalı kültürel tabakaya halk kültürü adı verilir. Halk Edebiyatı da Halkbiliminin araştırma alanı olan bu halk kültürü içinde yer alır.
Batı'da XVI. yüzyıldan itibaren Amerika'nın keşfiyle birlikte yerlilere duyulan hayranlık ve sonrasında Romantizm akımı, aydınların köylü kesimine yani "halk"a (das volk) yönelmesine neden olmuştur. 1789 Fransız İhtilali sonrasında ulus devletlerini kurmak isteyen aydınlar, milletin köklerini ve tertemiz ulusal ruhunu halkın hafızasındaki destan, masal ve türkülerde aramışlardır.
Türkiye'de ise XIX. yüzyılda Tanzimat'la birlikte başlayan aydınlanma süreci, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarının ardından Türkçülük akımıyla zirveye ulaşmıştır. Ziya Gökalp, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Mehmed Fuad Köprülü gibi öncüler, Batı'daki "folk literature" kavramını Türkçeleştirerek "Halk Edebiyatı" terimini kurmuşlar ve halkın sözlü ürünlerini derlemeye başlamışlardır.
Osmanlı döneminde medreselerde yetişen ve kendini üstün gören aydınlar toplumu "Havâs" (seçkinler) ve "Avâm" (halk) olarak ikiye ayırmıştır. Medreseliler Arap ve Fars etkisinde divan edebiyatını geliştirirken; halk ise İslâmiyet öncesinden gelen köklü Türk sözlü edebiyat geleneğini (Ozan-Baksı geleneği) yaşatmaya ve zenginleştirmeye devam etmiştir.
Halkbilimi, bir ülkede yaşayan halkın kültür ürünlerini, geleneklerini, törelerini, halk inançlarını, müziğini, oyunlarını ve edebiyatını inceleyerek aralarındaki ilişkileri ortaya koyan bağımsız bir bilim dalıdır. Halkbiliminin başlangıcı genellikle Grimm kardeşlerin 1812 yılında yayımladıkları "Ev ve Çocuk Masalları" kabul edilir.
Folklor terimi ilk kez 1846 yılında İngiliz William John Thoms tarafından kullanılmıştır. Günümüzde terimin daralması nedeniyle "folkloristik" kelimesi de yaygınlaşmaktadır. Halkbilimi; tarih, sosyoloji, antropoloji, edebiyat ve psikoloji gibi beşerî bilimlerin kesiştiği bir kavşak konumundadır.
UNESCO'nun 2003 yılında kabul ettiği "Somut Olmayan Kültürel Miras" (SOKÜM) sözleşmesiyle halkbilimi, yerel ve ulusal kültürlerin varlığını ve çeşitliliğini koruma görevini evrensel düzeyde üstlenmiştir. Günümüzde halkbilimi statik değil, hayatla birlikte yürüyen dinamik bir nitelik taşımaktadır.