Osmanlı’da Muhalefetin Doğuşu. Gayrimüslimlerin bilim, sanat ve ticarette hızla yol kat etmesi karşısında Türk-Müslüman tebaa 'unsur-ı aslî' (asıl unsur) olmasına rağmen sınırlı çerçevedeki tarımsal faaliyetlerin içine hapsolmuştur. Uzun süren ve sık tekrar eden savaşlar, askere çağrılan bu kitlenin tarımsal faaliyetlerini bile verimli yapmasını engellemiş, dinî ilimlere yoğunlaşan kitlenin fen bilimleri ile ilişkisi sınırlı kalmıştır. 17. yüzyıldan sonra has, tımar ve zeamet sisteminin bozulmasıyla ekonomik zorluklar baş göstermiştir. Zihniyeti dinin, üretim ve tüketim alışkanlıkları ise tarım faaliyetlerinin belirlediği yapı içerisinde halk giderek pasifleşmiştir. Özellikle dinin hükmettiği 'tevekkül' kavramının yanlış anlaşılması ve mukaddes devlet anlayışının birleşmesiyle halkın değişim ve dönüşüm için gayretkeş olmak bir yana şikâyetçi dahi olmadığı görülmüştür. Bu durum, Osmanlı'da kendi muhalifini oluşturamayan erkin hatalarını görme ve nizam verme imkânını ortadan kaldırarak muhalefetin doğuşunu geciktirmiştir. Tevekkül zihniyeti halkı başkaldırıdan geri tutsa da ekonomik kriz anlarında otoriteye karşı ayaklanmalar yaşanmıştır. Çoğunlukla vergilerin ağırlığı ve toplanma biçimiyle ilgili olan bu sıkıntılar karşısında köylü ve şehirli halk şikâyetlerini divanlar aracılığıyla iletmiştir. İslam'ın 'emri bil maruf nehyi anil münker' (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak) ilkesi halk ile hükümdar arasında üstü kapalı bir sözleşme sayılmış, padişahın bu ilkeye aykırı hareket etmesi hâlinde halkın itaat etmeme hakkı doğmuştur. Ayaklanmalar genellikle yozlaşma/hakikatten sapma ile başlayan yönetim bozukluğu, çarşı-pazarda ve camilerde artan yakınmalar ve nihayet silahlı güç olan Yeniçerilerin müdahalesiyle üç aşamada gerçekleşmiştir. Tevfik Çavdar, Yeniçerilerin halk ile yönetim arasında tampon rol oynadığını, devlet adamlarının baskısını bu kalkışmalarla hafiflettiğini ileri sürmektedir. Klasik dönemdeki toplumsal muhalefet bir şekilde asker ve ulema iş birliği ile yönetilmiştir. Osmanlı vergi sistemi şer'i ve örfi vergiler olmak üzere ikiye ayrılmakla birlikte uygulamada çok sayıda vergiye rastlanmıştır. Örfi vergilerin bir kısmı savaş gibi olağanüstü durumlarda fermanlarla alınmıştır. Reayanın sınır boylarında çayır biçilmesi gibi bedensel yükümlülükleri de olmuştur. Vergilerin tahsilinde kullanılan ve devlete en yüksek bedeli veren mültezimler üzerindeki devlet otoritesi 17. yüzyıldan sonra zayıflamıştır. Mültezimler kanunnamelerden fazla vergi toplamaya, halka baskı yapmaya ve köylüler aracılığıyla kendi ihtiyaçlarını gidermeye başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönemi âlimlerinden İdris-i Bitlisi'nin Kanun-ı Şehin Şâhî'sinde ve Kanuni Dönemi Semendire Kadılarına gönderilen hükümlerde reayanın haksız vergi yükü dile getirilmiştir. Bu ekonomik sıkıntılara dinî ve etnik nedenlerin de eklenmesiyle Celali İsyanları çıkmıştır. Celali İsyanları, 16. yüzyılın ortalarından itibaren tımar sisteminin bozulması, kadıların baskısını artırması ve Şah İsmail etkisiyle Anadolu'da Şii-Sünni çatışmasının tırmanmasıyla ivme kazanmıştır. Kanuni devrinde seferler nedeniyle Anadolu'ya karşı ilgisiz kalınması infiale zemin hazırlamış; Celalilik, merkeziyetçi idareye adem-i merkeziyetçi Türkmen topluluklarının karşı koyması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bozoklu Şeyh Celâl'den adını alan isyanlar levent, sekban, çift bozan, kapıkulu süvarileri ve medrese öğrencilerini içine alarak bütün Anadolu'ya yayılmıştır. Baba Zünnun, Kalender Çelebi ve Karayazıcı gibi isyanlarla büyüyen Celaliler, Kuyucu Murat Paşa'nın sert tedbirleri ve IV. Murat'ın kararlı tutumuyla zayıflatılmıştır. Ancak Sivas Valisi Varvar Ali Paşa, Haydaroğlu, Katırcıoğlu ve Abdünnebî isyanlarıyla bu damar varlığını sürdürmüştür. Mezhep mücadelesi olarak başlayıp sonraları idareye karşı siyasi bir hareket halini alan Celalilik, Osmanlı'nın başa çıkmakta zorlandığı en önemli krizlerden biri olmuştur. III. Ahmed saltanatında ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadaretinde cereyan eden Patrona Halil İsyanı (28 Eylül 1730), Lale Devri'ni sonlandırmıştır. Savaş yanlısı yeniçerileri memnun etmek için İran'a açılan savaşın yararlarını sarmak amacıyla getirilen “imdadiyye” vergileri halkın tahammülünü zorlamıştır. Halk vergi yükü altında ezilirken III. Ahmed ve sadrazamının şatafat içinde yaşaması ve nepotizm uygulaması İstanbul esnaf loncaları ile Anadolu'dan katılan grupları birleştirmiştir. Arnavut asıllı yeniçeri Patrona Halil liderliğinde softalar, manavlar, dilenciler ve ayak takımından oluşan öfkeli grup isyanı büyütmüştür. Sancak-ı şerif çağrısına halk itibar etmemiş, isyancılar Damat İbrahim Paşa'yı öldürmüş ve III. Ahmed'i tahttan indirmiştir. Tahta geçen I. Mahmut, Patrona Halil'in esnaf üzerindeki ezici vergilerin kaldırılması talebini karşılasa da, Halil'in kaba kuvvete dayanan siyasi baskısı artınca bir süre sonra ortadan kaldırılmıştır. Aydın çevresinde mültezimlerin, mütesellimlerin ve ayanların uyguladığı ağır vergilerden bunalarak dağa çıkan Efe Mehmet'in başlattığı Atçalı Kel Mehmet İsyanı (1829), destansı niteliğiyle diğerlerinden ayrılır. Kel Mehmet, Aydınlıları savaş ve örfi vergilerden kurtarmış, kanun dışı vergileri kaldırtmış, devlet vergilerini ise şeriatın emrettiği şekilde İstanbul'a göndermiştir. Kel Mehmet hükûmetten serbest ticaret, tarımın korunması, eşitçi kanunlar ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını istemiştir. Aydın, Kütahya, Manisa ve Denizli havalisinde müreffeh bir yaşam sağlayan Atçalı'nın isyanı, padişaha karşı değil haksızlık yapan yerel yöneticilere karşı bir hareket olarak değerlendirilmiştir. Bu ayaklanmaların temelinde merkezi otoritenin zayıflamasıyla yerel beylerin ve feodal yapıların güçlenmesi yatmaktadır. 19. yüzyıl başlarında Anadolu ve Rumeli'de Karaosmanoğulları, Çapanoğulları, Tuzcuoğulları ve Tepedelenliler gibi büyük ayan aileleri devlet içinde devlet konumuna gelmiştir. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda asker ve para sıkıntısı çeken devletin yerel güç haline gelen ayanlara başvurması, onları merkezi otorite karşısında güçlendirmiş ve kazaların idaresinde söz sahibi yapmıştır. Temmuz 1808'de II. Mahmut'un saltanata geçmesinde rol oynayan Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, 15 bin askeriyle İstanbul'a gelerek Kabakçı Mustafa İsyanı ile tahttan indirilen III. Selim'i yeniden tahta çıkarmak istemiştir. IV. Mustafa'nın emriyle III. Selim öldürülmüş, Şehzade Mahmut kurtulmuştur. Tahta geçen II. Mahmut, Alemdar'ı sadrazamlığa getirmiştir. Alemdar Mustafa Paşa, Rumeli ve Anadolu'daki ayanları İstanbul'a davet ederek Ekim 1808'de tarihe 'Sened-i İttifak' olarak geçen anlaşmayı imzalatmıştır. Bu anlaşma ile yüzlerce yıldır tek otorite olan padişah, yetkilerini ilk kez başka güçlerle paylaşmıştır. Anlaşmaya göre padişaha karşı bir ayaklanma olursa ayanlar iş birliği ile bastıracak, ocak ayaklanırsa birlikte savaşılacak, vergi toplamada devlete yardım edilecek ve sadrazama itaat edilecektir. Sened-i İttifak bazı tarihçilerce Türk demokrasi tarihinin Magna Carta'sı olarak değerlendirilirken; İlber Ortaylı merkezî devlet yapısına tehdit olduğu için olumsuz bulmuş, Niyazi Berkes ise padişahlık makamını belirlemesi ve hükümetin adaletsiz eylemlerine karşı durma hakkı vermesi açısından önemsemiştir. II. Mahmut toyluğunu atlattıktan sonra senetten de Alemdar'dan da kurtulmuş; Yeniçerilerin Alemdar'ı öldürmesi üzerine II. Mahmut 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırarak reformlarının önünü açmıştır. II. Mahmut döneminde Girit ve Mora valilikleri vaadiyle donanma desteği alınan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1829 Edirne Antlaşması'yla Yunanistan'ın bağımsız olması ve talep ettiği yerlerin denetimini alamaması üzerine Osmanlı ile savaşmıştır. Hukuken vali olan Kavalalı, Osmanlı'yı uzun süre meşgul eden bir düşman haline gelmiştir. Kavalalı'nın Mısır'da çıkardığı Vaka-i Mısriyye (1828) gazetesinin yarattığı siyasi etki, Osmanlı'da gazetecilik faaliyetlerinin devlet eliyle teşvik edilmesinde rol oynamıştır. II. Mahmut'un telkiniyle çıkarılan ilk resmî gazete Takvim-i Vekâyi (1831), halkı yenilikler konusunda aydınlatmak ve kamuoyu oluşturmak amacıyla beş dilde basılmıştır. Ancak bu durum Batı'daki çoğulcu kamuoyundan farklı olarak tek yönlü ve otoriter bir devlet kamuoyu yaratmıştır. Matbaanın ve basının kamuoyu oluşturmadaki rolü 1821-1826 Yunan ayaklanmasında Avrupa basınının etkisiyle daha iyi anlaşılmıştır. İzmir'de Fransız tüccarların çıkardığı gazeteler ve Alexandre Blacque'in Osmanlı lehine yazıları yönetime cesaret vermiştir. Ceride-i Havadis'ten (1840) sonra Agâh Efendi'nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval (1860) Türk gazeteciliğinin başlangıcı sayılmıştır. İbrahim Şinasi'nin Tercüman-ı Ahval'in ilk başyazısında halkın memleket yararına görüş bildirmesinin kazanılmış bir hak olduğunu belirtmesi, birey-devlet ilişkisinde demokratik muhalefet bilincinin miladıdır. Şinasi ve Namık Kemal gazeteler aracılığıyla siyasi muhalefeti isyan boyutundan sistematik ve ideolojik boyuta taşımıştır. 1789 Fransız İhtilali eski rejimin kötü yönetimi, felsefi düşünceler ve basın hürriyeti nedeniyle patlak vermiştir. Montesquieu'nün erkler ayrılığı, Rousseau'nun ulus-devlet ve sosyal sözleşme teorileri ile Voltaire ve ansiklopedistlerin akıl, hürriyet, adalet, eşitlik ve milliyetçilik fikirleri rejimleri sarsmıştır. Bu ihtilal, modern dünyanın değerlerinin kaynağı olduğu gibi Osmanlı'daki muhalefet hareketlerine de ilham vermiştir. Fransız İhtilali'nin yarattığı milliyetçilik şuurunun Osmanlı'nın dağılmasında olumsuz etkisi görülürken; özgürlük, eşitlik ve insan hakları kavramları Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler tarafından benimsenmiştir. Mutlakıyetin kötülüklerin temeli olduğunu savunan aydınlar, meşruti yönetimi imparatorluğu kurtaracak anahtar olarak görmüştür. Tanzimat aydını mevcut düzen karşısında Fransız İhtilali'nin değerleriyle yeni bir konum almıştır. Başlangıçta iktidarı devirmekten ziyade statükoya karşı duran aydınlar; Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerini devletin çöküşünü engellemek için üretmiştir. Batılılaşma akımı bu ideolojilerin hepsini belirleyen ortak payda olmuştur. Osmanlı'da ilk siyasi örgütlenme denemeleri ve muhalefet hareketleri bu Batılı kaynaklar ve Fransız İhtilali'nin tesiriyle şekillenmiştir. Siyasi muhalefet, bürokratik eleştirilerden anayasal ve parlamenter rejim taleplerine evrilmiştir. Süleymaniyeli Şeyh Ahmed, Çerkes Hüseyin Daim Paşa ve Arif Bey gibi isimlerin Abdülmecid'e karşı hükûmet darbesi yapmak için kurduğu gizli cemiyet, Kuleli Kışlası'nda sorgulandığı için 'Kuleli Vakası' (1859) olarak anılmıştır. Fedailer Cemiyeti olarak da bilinen grubun Gülhane Hattı ve Islahat Fermanı'nın Hristiyanlara verdiği eşitlik haklarını şeriata aykırı bulduğu için kurulduğu belirtilmiştir. Mirliva Hasan Paşa'nın durumu bildirmesiyle ifşa olan cemiyet üyeleri idama mahkûm edilmiş, cezaları kürek cezasına çevrilmiştir. 1865 yılında Belgrad Ormanı'nda bir piknikte aralarında Namık Kemal, Mehmed Bey, Nuri Bey ve Âyetullah Bey'in bulunduğu altı genç tarafından 'İttifak-ı Hamiyet' (Yeni Osmanlılar Cemiyeti) kurulmuştur. İtalyan Carbonari Cemiyeti örnek alınarak kurulan cemiyetin amacı mutlakıyet idaresini meşruti idareye dönüştürmek, Âli ve Fuat Paşaların hegemonyasını kırmak ve Abdülaziz'i tahttan indirmektir. Cemiyete sonradan Ziya Paşa, Ali Suavi, Ahmet Midhat Efendi, Recaizade Ekrem ve maddi destek sağlayan Mustafa Fazıl Paşa katılmıştır. Darbe girişiminin ifşa olması üzerine üyeler Avrupa'ya kaçmıştır. Mustafa Fazıl Paşa'nın Paris'ten padişaha yazdığı mektup ve Jön Türklerin hamiliğine soyunması harekete büyük güç kazandırmıştır. Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'da Hürriyet, Mehmed Bey Paris'te İttihad ve İnkılâb gazetelerini çıkararak düşünce özgürlüğü, halk egemenliği ve anayasa kavramlarını savunmuştur. 1871'de genel af ile yurda dönen Namık Kemal öncülüğünde İbret gazetesi çıkarılmıştır. Yeni Osmanlılar şiddete bulaşmadan modern anlamda muhalefet oluşturarak kendilerinden sonraki nesillere bilinç mirası bırakmıştır. 1875 Bosna-Hersek isyanı, Balkanlar'daki bunalımlar,