Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Doğurganlık, nüfus coğrafyasının en temel konularından biridir ve çeşitli yöntemlerle ölçülür. Bu yöntemler en basitten daha karmaşık yapıya doğru sıralanır. Kaba Doğum Hızı (Crude Birth Rate - CBR), en basit ve en yaygın kullanılan ölçüm yöntemlerinden biridir. Belirli bir yıl içinde bir yerde meydana gelen canlı doğum sayısının, aynı yılın yıl ortası toplam nüfusuna bölünmesi ve bin ile çarpılmasıyla elde edilir. Örneğin, Türkiye'de 2001 yılında bin kişiye düşen canlı doğum sayısı 20.3 iken, 2019 yılında bu oran 14.3'e gerilemiştir.
Çocuk-Kadın Oranı (Child-Woman Rate - CWR), özellikle az gelişmiş ülkelerdeki doğurganlığı tahmin etmek için kullanılan dolaylı bir ölçümdür. Doğurgan çağdaki (15-49 yaş grubu) her bin kadına düşen 5 yaş altı çocuk sayısını ifade eder. Örneğin Türkiye'de 2019 yılı için bu oran 295 olarak hesaplanmıştır. Genel Doğurganlık Hızı (General Fertility Rate - GFR) ise kaba doğum hızına göre daha kullanışlıdır çünkü paydadaki toplam nüfus yerine yalnızca 15-49 yaş arasındaki doğurgan çağdaki kadın nüfusunu baz alır.
Yaşa Özel Doğurganlık Hızı (Age-Specific Fertility Rate - ASFR), doğum ile yaş arasındaki ilişkiyi gösterir. Verilerin pratikliği açısından doğurgan çağdaki kadınların oranları beşer yıllık yaş grupları (15-19, 20-24, 25-29, 30-34, 35-39, 40-44, 45-49) şeklinde hesaplanır. Bu sayede yedi farklı yaş grubunun doğurganlık düzeyleri ayrı ayrı tespit edilebilir.
Toplam Doğurganlık Hızı (Total Fertility Rate - TFR), doğurganlık ölçüm yöntemleri içinde en faydalı ve özet niteliğinde olanıdır. Bir kadının doğurganlık dönemi (15-49 yaş arası) boyunca sahip olabileceği ortalama çocuk sayısını gösterir. Yaşa özel doğurganlık hızlarının toplanıp 5 ile çarpılması ve 1000'e bölünmesiyle elde edilir. Bu oran, nüfusun kendini yenileme seviyesi (genellikle 2.10) açısından kritik bir eşiktir.
Doğurganlık seviyelerini etkileyen biyolojik, sosyal ve ekonomik olmak üzere üç ana faktör grubu bulunmaktadır. Biyolojik belirleyicilerin başında yaş ve sağlık durumu gelir. Çoğu toplumda üreme genç yetişkinler tarafından gerçekleştirilir. Teorik olarak bir kadın 15-49 yaşları arasındaki 35 yıllık doğurganlık döneminde, doğum aralıkları da gözetildiğinde arka arkaya 24 çocuk doğurabilir; buna biyolojik maksimum denir.
Ancak pratikte menopoz öncesi 40'lı yaşlarda doğurganlığın düşmesi ve birden fazla doğumlar hariç tutulduğunda kadınların biyolojik kapasitesi ortalama 15 çocuk civarındadır. Ayrıca sağlık, beslenme biçimi ve yaşanılan çevresel koşullar da üreme yeteneğini doğrudan etkiler. Özellikle zührevi hastalıklar, yetersiz beslenme ve olumsuz çevre koşulları doğurganlık kapasitesini olumsuz yönde baskılar.
Sosyal belirleyiciler arasında evlenme yaşı, gebeliğin önlenmesi (kontrasepsiyon), gebeliğin sonlandırılması (kürtaj), cinsiyet tercihi ve doğum aralığı yer alır. Evlilik, doğurganlığı teşvik eden en önemli kurumdur ve kadınlar ne kadar erken evlenirse doğurganlık o kadar yüksek olur. Günümüzde dünyada kadınlar ortalama 21 yaşında evlenmekte ve buna bağlı olarak olası doğurganlık en fazla 11 çocuk olmaktadır. Türkiye'de ise ilk evlenme yaşı yıllar içinde artmış, 2019 yılında erkeklerde yaklaşık 28'e, kadınlarda ise 25'e yükselmiştir.
Kontrasepsiyon ve aile planlaması yöntemlerine erişimin artması doğurganlığı azaltan kritik bir unsurdur. 2018 yılında dünyada 15-49 yaş arası evli kadınlar arasında modern kontrasepsiyon kullanım oranı %56 iken, bu oran Norveç'te %88, Güney Sudan'da ise %2'dir. Kürtaj da dünyada yaygın bir doğum kontrol yöntemi olarak yıllık 40-50 milyon civarında gerçekleşmekte ve gelişmiş dünyadaki düşük doğum oranlarının başlıca nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Ekonomik kalkınma seviyesi ve kentleşme ile doğurganlık arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Kalkınma ve kentleşme arttıkça doğurganlık düşer. Çiftler çocuk sahibi olmadan önce çocuğun maliyet-fayda analizini yaparlar. Gelişmekte olan ülkelerde çocuğun ekonomik ve sosyal değeri ne kadar yüksekse, doğurganlık hızı da o kadar yüksek olur.
Çocuğun değeri ekonomik ve ekonomik olmayan (sosyal-psikolojik) değerler olarak ikiye ayrılır. Ekonomik olmayan değerler; ebeveynlerin çocuk sahibi olmaktan duyduğu ruhsal tatmin, sevgi, başarı duygusu, soyun devamı ve toplumsal kabul gibi unsurları içerir. Ekonomik değerler ise çocuğun yaşlılıkta ebeveynlere finansal güvence sağlaması ve aile bütçesine gelir getiren üretken bir aktör olmasıdır. Gelişmekte olan kırsal bölgelerde geniş aile yapısının yaygın olmasının temel sebebi çocuğun bu ekonomik değeridir.
Çocuğun maliyeti de ekonomik olmayan maliyetler ve ekonomik maliyetler olarak incelenir. Ekonomik olmayan maliyetler, çocuğun ebeveynlere yüklediği duygusal ve psikolojik sorunlardır. Ekonomik maliyetler ise doğrudan bakım masrafları (gıda, giyim, barınma, eğitim, sağlık) ve fırsat maliyetlerinden oluşur.
Fırsat maliyetleri; tüketim harcamalarının ailenin yaşam standardını düşürmesi, çocuğun ailenin tasarruf ve yatırım yapma yeteneğini azaltması ve kadınların çocuk nedeniyle çalışmayı reddederek olası kazançlarından mahrum kalması şeklinde üç grupta incelenir.
Fertilite geçişi (doğurganlık geçişi), bir toplumda doğurganlığın çeşitli faktörlere bağlı olarak yüksek seviyelerden düşük seviyelere gerilemesi sürecidir. Bongaarts'ın Doğurganlık Geçiş Modeli'ne göre yüksek doğurganlık döneminde doğal faktörler baskınken, alçak doğurganlık döneminde insan faktörleri, eşlerin aile büyüklüğü tercihleri, etkili doğum kontrolü, kürtaj ve hükümet politikaları baskın hale gelmektedir.
Doğurganlık geçişini tetikleyen temel faktörler arasında ölüm oranlarının azalması, çocuğun ekonomik değerinin düşmesi, yetişkin aktivitelerini kısıtlaması, aile yapısının dönüşmesi, eğitim seviyesinin artması, evlenme yaşının yükselmesi ve aile planlaması hizmetlerine erişimin kolaylaşması yer alır. Eğitim, bu geçiş sürecinde en kritik role sahiptir.
Dünya genelinde doğurganlık mekansal ve zamansal olarak farklılık gösterir. En önemli doğurganlık farkları kır-kent, gelir, eğitim ve ırk-etnik köken temelinde görülür. Genel olarak kırsal alanlarda kentlere göre, gelir seviyesi düşük olanlarda yüksek olanlara göre ve eğitim seviyesi düşük olanlarda yüksek olanlara göre doğurganlık daha yüksektir. Örneğin Türkiye'de Kürt kökenli kadınların doğurganlık seviyesi diğer etnik gruplara göre daha yüksektir.
Türkiye'nin demografik geçiş süreci üç döneme ayrılır: 1923-1963 arası artış eğilimli yüksek doğurganlık (pre-transitional), 1963-1985 arası belirgin ve hızlı düşüşler (early transition), ve 1985-2007 arası hafif/ılımlı düşüşler aşaması. Türkiye'de toplam doğurganlık hızı 2001'de 2.38 iken, 2018'de 2.00'a ve 2019'da 1.88'e düşerek nüfusun yenileme seviyesinin altına gerilemiştir.
Küresel nüfusta yüksek doğurganlığın payı hızla azalırken, düşük doğurganlık artmaktadır. Afrika, kıta ölçeğinde en yüksek doğurganlığa sahip bölgedir (2015-2020 döneminde TFR ortalama 4.4'tür). Sahra Altı Afrika'da, özellikle Orta Afrika (5.5) ve Batı Afrika'da (5.1) TFR 5.0'in üzerindedir. Nijer'de TFR 7.0 iken, Kuzey Afrika (3.3) ve Güney Afrika (2.5) nispeten daha düşüktür.
Dünyanın en kalabalık kıtası olan Asya'da TFR 2.2'dir ve en yüksek oranlar Orta (2.8) ile Batı Asya'dadır (2.7). Doğu Asya ise 1.7'lik TFR ile dikkat çeker; Güney Kore 1.1 ile dünyanın en düşük oranlarından birine sahibiyken, Çin'de bu oran 1.7'dir. Latin Amerika ve Karayipler'de TFR 2.0 civarındadır.
Kuzey Amerika'da TFR 1.8'dir (ABD 1.8, Kanada 1.5). Avrupa, kıta ölçeğinde en düşük doğurganlığa sahip bölgedir ve tüm ülkelerde oran 2.0'in altındadır; özellikle Portekiz, Yunanistan, İtalya ve İspanya 1.3 ile en düşük değerlere sahiptir. Okyanusya'da ise genel TFR 2.4 olmakla birlikte Avustralya (1.8) ve Yeni Zelanda'da (1.9) düşük, Papua Yeni Gine (3.6) ve Solomon Adaları'nda (4.4) yüksektir.
Türkiye'de bölgesel doğurganlık farklılıkları belirgindir. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde TFR 2.50'nin üzerindeyken (2018 verilerine göre en yüksek Şanlıurfa 4.13), Karadeniz, Batı Marmara ve Ege bölgelerinde 1.70'in altındadır (en düşük Gümüşhane 1.30). Hükümetin 2008 yılında başlattığı 'Üç Çocuk Söylemi'ne rağmen ulusal doğurganlık düzeyinde güçlü kalıcı bir artış gözlenmemiştir.