Özet
← Ünite 3

Ünite 3: Doğruluk - Gerçeklik Farkı — Konu Anlatımı

Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium

1Gerçeklik Kavramı ve Ontolojik Temelleri

Gerçeklik kavramı felsefi olarak en genel anlamıyla dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip olan varlıkların tümünü, varolan şeylerin bütünü ifade eder. Bilinçten ve bilen insan zihninden tamamen bağımsız olarak varolan her şey gerçeklik alanı içine girer. Ancak felsefe tarihi boyunca bu kavram anlam genişlemesine ya da daralmasına uğramıştır.

Özne-nesne ilişkisi çerçevesinde gerçeklik, öznenin kendisinden bağımsız olan ve zihinsel olarak kavranabilen ya da deneyimlenebilen her şey olarak ele alınabilir. Tasarım içerisinde 'gerçek olmaklık' niteliğini taşıyan varlığın ne olduğu, ontolojik sorgulamaların merkezinde yer alır. Gerçek terimi, bilenden ve bilinçten bağımsız varolabilen kendilikler için kullanılır.

Kendi başına varolan ve varolmak için başka bir şeye ihtiyaç duymayan varlık olarak töz, gerçekliğin temel tanımını oluşturur. Ontolojinin konusu olan bu tanım, aynı zamanda öznenin karşısındaki bilgi nesnesini ve bilgi edinme süreçlerini de açığa çıkarır. Böylece gerçekliği tanımlayan ontoloji kuramı, kendiliğinden bir epistemoloji kuramını da beraberinde getirir.

Felsefenin dizgesel yapıya ulaşmasıyla birlikte bilginin dereceleri varlık derecelerine göre aşamalandırılmıştır. Eğer gerçeklik sadece fiziksel veya maddi karşılığı olan şeylerle sınırlandırılırsa deneyim ve algı ön plana geçer; ancak gerçekliğin algının ötesinde olduğu savunulursa zihin süreçleri bilgi oluşumunda asil kabul edilir.

2Doğruluk ve Gerçeklik Arasındaki Temel Fark

Tanımındaki farklılıklara rağmen gerçeklik kavramının en belirgin ortak özelliği, taşıyıcısının 'Varlık' olmasıdır. İnsan doğrudan gerçeği söyleyemez, ancak gerçeği ifade eden dilsel önermeler kurabilir. Diğer bir deyişle insan doğruyu söyler ve doğru, gerçekliğin ona uygun ya da onu yansıtan ifadesidir.

İki terim arasındaki net felsefi ayrım, gerçekliğin taşıyıcısının Varlık, doğruluğun taşıyıcısının ise dilsel ifadeler ve önermeler olmasıdır. Bu durum felsefede varlık ile dil veya düşünce arasındaki ilişkinin mahiyetini anlamaya yönelik derinlemesine bir problem alanı yaratmaktadır.

Varolanı kendine konu edinen insan, duyumları, zihinsel süreçleri ya da aklı aracılığıyla gerçekliği doğrudan deneyimleyebilir mi sorusu bilgi kuramının temel taşıdır. Gerçeklik olarak nesne, apaçık biçimde kendisini insana açar mı sorusuna verilecek yanıtlar bilgi oluşumu ve ölçütleri açısından bağlayıcıdır.

3Görünüş ve Algı Perdesi Problemi

Gerçekliğin doğrudan deneyimlenemediği iddiası felsefeye 'görünüş' kavramını sokar. Görünüş-gerçeklik ayrımı, şeylerin kendinde-varlık olarak sergiledikleri varlık tarzı ile insana göründükleri durum arasındaki temel farktır. İnsan dış dünya ile ilişkisinde duyularını kullanır ve bu doğrudan deneyimleme sonucu elde edilen veriler zihne duyumlar olarak aktarılır.

Gerçeklik ile insanın bilgi adını verdiği ifadeler arasında daima aşılması imkansız bir 'algı perdesi' bulunmaktadır. İnsan bu algı perdesini aradan çekerek doğrudan gerçekliği deneyimleyemez; her zaman duyusal verilerle ve görünüşlerle sınırlı kalır.

Bertrand Russell'ın belirttiği gibi, elini sıcağa veya soğuğa sokan bir insanın aynı nesneyi farklı algılaması ya da çıplak gözle pürüzsüz görünen bir masanın mikroskop altında dağlık tepeler gibi görünmesi görünüş ile gerçeklik arasındaki uçurumu gözler önüne serer. Farklı görünen masalardan hangisinin gerçek masa olduğu sorusu bu bağlamda önem kazanır.

4Doğruluk Tanımı ve Uygunluk Kuramı

Doğruluk, genel olarak bir önerme, inanç, düşünce ya da kanaatin bazı temel ölçütlere göre sahip olduğu doğru olma özelliğidir. Epistemolojik açıdan doğruluk, önermelerin ve kuramların yani dilsel öğelerin bir niteliğidir ve taşıyıcısı asla varlığın kendisi değil önermelerdir.

'Doğruluk nedir?' sorusuna geleneksel olarak verilen yanıt, bilginin nesnesine uygunluğudur veya gerçekliğe uygun düşen önerme ve kuramlardır şeklindedir. İlk temelleri Platon'da görülen ve Aristoteles'in Metafizik adlı yapıtında açık ifadesini bulan bu yaklaşım 'uygunluk kuramı' olarak adlandırılır.

Gündasal yaşamdaki tüm doğruluk iddiaları örtük olarak bu uygunluk savını varsayar. Ancak kuramsal düzeyde bir önermenin gerçekliğe uygunluğunun saptanması ve sınanması oldukça problemli bir alandır, bu da 'doğruluk ölçütü' sorununu gündeme getirir.

5Doğruluk Tanımı ile Doğruluk Ölçütü Ayrımı

Doğruluk tanımının 'doğru' olup olmadığını kendi tanımıyla belirlemek olanaksızdır; bu durum doğruluk tanımı ile doğruluk ölçütünün birbirinden tamamen farklı olması gerektiğini gösterir. Doğruluğun somut olarak saptanmasını ve kanıtlanmasını sağlayan belirleyici unsur doğruluk ölçütüdür.

Uygunluk kuramını benimseyen felsefi yaklaşımların temel amacı, doğruluğun saptanması ve kanıtlanması konularındaki eksiklikleri gidermektir. Bu noktada sorulan örtük soru 'doğruluk nedir?' değil, 'doğruluk nasıl saptanabilir ve kanıtlanabilir?' sorusudur.

Kendinde gerçekliğin insan tarafından deneyimlenebilir veya kavranabilir olup olmadığı tartışması, doğruluk ölçütü sorununu aşmak için yeni kuramların geliştirilmesine zemin hazırlamıştır ve bu süreç felsefi epistemolojinin temelini oluşturur.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250