Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Ekonomi politikası, bir toplumun maddi refahını ve düzenini sağlamak amacıyla belirli hedeflere yönelir. Bu hedefler temelde üç ana başlık altında toplanır: Ekonomik istikrar, iktisadi kalkınma ve sosyal barışın sağlanması. Bu üç amaç birbirini tamamlayan bir sacayağına benzetilir; yani birinin ihmal edilmesi diğerlerinin de sarsılmasına ve politikanın başarısız olmasına neden olur.
Ekonomik istikrar, fiyat istikrarının sağlanması, enflasyon ve deflasyon gibi dengesizliklerle mücadele edilmesi ve tam istihdamın korunması süreçlerini kapsar. İktisadi kalkınma ise sadece rakamsal bir büyüme değil, kişi başına düşen milli gelirin artmasıyla birlikte ekonomik ve sosyal yapının daha nitelikli bir hale dönüştürülmesini ifade eder.
Sosyal barış ise servet ve gelir dağılımındaki adaletsizliklerin giderilmesiyle ilgilidir. Kapitalist sistem mülkiyet ve girişim özgürlüğüne dayandığı için doğası gereği bölgeler ve sınıflar arasında eşitsizlikler yaratabilir. Bu eşitsizlikler sosyal gerginliklere yol açtığında, kalkınmanın önünde büyük bir engel teşkil eder. Bu nedenle sosyal barış politikaları, ekonomik başarının sürdürülebilirliği için bir zorunluluktur.
Sosyal politika, sadece muhtaçlara yardım etmek gibi dar bir ahlaki çerçevede veya teknik bir uygulama olarak görülmemelidir. Metne göre sosyal politika, toplumu bir arada tutan ve bireyleri ortak bir paydada buluşturan toplumsal bir 'harç' görevi görür. Bu harç, ekonomik sistemin yarattığı tahribatları onararak toplumsal bütünleşmeyi sağlar.
Modern anlamda sosyal politika her şeyden önce siyasal bir seçimdir. Devletin ve toplumun, kaynakları nasıl bölüştüreceğine ve insanı sistemin neresine koyacağına dair verdiği bir karardır. Sosyal politikalar aracılığıyla ekonomik kalkınmadan kaynaklanan darboğazlar aşılır ve sürdürülebilir bir büyüme zemini hazırlanır.
Özellikle endüstrileşme sonrası dönemde insanın 'homo-economicus' (ekonomik insan) olarak sadece bir üretim aracı veya meta olarak görülmesi, sosyal politikaların önemini artırmıştır. Piyasanın ihtiyaçlarının toplumsal ihtiyaçların önüne geçtiği durumlarda, sosyal politika insanı merkeze alarak bu çarpıklığı düzeltmeyi hedefler.
20. yüzyıl insanlık tarihi için büyük çelişkilerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bir yandan maddi refah artmış, genel oy hakkı kazanılmış, eğitim ve sağlık koşulları iyileşmiş; diğer yandan ise tarihin en büyük yıkımları gerçekleşmiştir. İki dünya savaşında 55 milyon insanın ölmesi ve Hiroşima'ya atılan atom bombasıyla 80 bin kişinin yok olması bu yüzyılın karanlık yüzüdür.
Günümüzde dünya, küçük bir refah ve barış adacığı (Avrupa, Amerika, Uzakdoğu'nun bir kısmı) dışında kalan bölgelerde açlık, sefalet ve savaşlarla boğuşmaktadır. Asya ve Afrika'da yüzbinlerce insanın yetersiz beslenmeden ölmesi, küresel ölçekteki adaletsizliğin en somut göstergesidir.
Bu küresel eşitsizlikler, süregelen ekonomik sistemden ve yanlış kalkınma anlayışlarından bağımsız değildir. İnsanın araçsallaştırıldığı bu sistemde, küresel dayanışma ve adalet anlayışını hayata geçirecek yeni sosyal politikalara duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır.