Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Arap dili, tarihi süreç içerisinde coğrafi ve siyasi yakınlık dolayısıyla Farslar, Habeşliler, Rumlar, Süryaniler ve Nabatlılar gibi çevre milletlerin dilleriyle yoğun bir etkileşim içine girmiştir. Hiçbir dilin tamamen yalıtılmış, dış etkilerden ve diğer dillerle temastan tamamen bağımsız kalması teorik olarak mümkünsüz kabul edilmektedir. Aksine, komşu dillerin birbirleri üzerinde bıraktığı etkiler, dilsel gelişimin en temel ve dinamik unsurlarından birini oluşturur.
Dillerin birbirleriyle teması tarihsel bir zorunluluktur ve bu durum kaçınılmaz olarak dillerin karşılıklı olarak birbirine karışmasını ve kelime alışverişinde (iktibas) bulunmasını sağlar. Arapça da İslam öncesi cahiliye döneminde komşu milletlerin dilleriyle bu tür bir temas kurmuş ve bu durum dilin söz varlığını zenginleştirmiştir. Bu etkileşim incelenirken Arapçanın diğer dillere etkisi kadar, diğer dillerin Arapça üzerindeki tesirinin tespiti de büyük önem taşır.
Dil etkileşiminin en belirgin ve canlı olduğu alan kelime hazinesi (müfredat) sahasıdır. Diller arasında bu alanda sürekli bir alışveriş hareketi ve kelime ödünç alma faaliyeti yürütülür. Arapçanın çevre dillerden aldığı yabancı kökenli kelimelere 'muarreb (arapçalaşmış) kelimeler', bu alma ve uyarlama sürecinin kendisine ise 'ta'rib (arapçalaştırma)' adı verilmektedir.
Arapçaya dışarıdan ödünç olarak gelen kelimeler olduğu gibi kalmamış, Araplar tarafından kendi dillerinin ses bilimi, kalıp ve yapı kurallarına (nehj ve bünye) uygun hale getirilmiştir. Ta'rib kavramının temel anlamı budur. Başka dillerden alınan kelimeler genellikle ödünç alındıkları dilin ses kalıplarına tam uymadığından, Arapçanın ses uyumu ve telaffuz seyrine göre değişikliğe uğratılmış, bu nedenle ilk orijinal telaffuzlarından uzaklaşmıştır.
Cahiliye dönemindeki Araplar ihtiyaç duydukları yabancı kelimeleri kendi dillerinin ruhuyla yeniden seslendirmiş, şairler de bu kelimeleri ezberleyip recez ve şiirlerinde sıklıkla kullanmışlardır. Örneğin A'şâ Mymun b. Kays şiirlerinde 'yendenc, daibuz, istâr, isfinç, bostan, busiy, bican, cüleşan, menekşe, merzajuş' gibi kelimelere yer vermiştir. Benzer şekilde Adiy b. Zeyd'in şiirlerinde de 'ibrik, cüözder, hıvan, dehdar, merzabin' gibi muarreb kelimeler yaygın olarak kullanılmıştır.
Zamanla bu kelimeler halk tarafından benimsenmiş, dillerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve asıl kökenleri unutulmuştur. Kur'an-ı Kerim inzal olduğunda, bu coğrafi ve kültürel etkileşimle Arapçalaşmış olan kelimelerden bir kısmı Kur'an dilinin kurucu unsurları (mütekavimat) arasında yer alarak ilahi kelamda da kendine yer bulmuştur.
Selef-i salihinden olan sahabi ve tabiun alimleri (İbn Abbas, Mücahid, İkrime vb.), Kur'an'daki bazı kelimelerin Arap lisanı dışındaki dillerden geldiğini açıkça idrak etmişler ve bunu ifade etmişlerdir. 'Siccil, mişkat, yemm, tur, ebrik, istebrak' gibi kelimelerin aslen Arapça dışındaki lisanlara ait olduğunu belirtmişlerdir.
Buna karşın, Kur'an'daki 'İnna cealnahu kur'anen arabiyyen' (Biz onu Arapça bir Kur'an yaptık) ve 'Bilisanin arabiyyin mübin' (Apaçık Arapça bir dille) ayetleri merkeze alınarak bazı İslam düşünürleri ve dilciler Kur'an'da yabancı kökenli muarreb kelimelerin bulunmasını kesin bir dille reddetmişlerdir. Bu görüşü savunan Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsennâ, Kur'an'da Arapça dışında bir lisan bulunduğunu iddia edenlerin Allah hakkında büyük bir iftirada bulunduğunu öne sürmüştür.
Ebu Bekir b. el-Enbari ve Mukatil b. Süleyman gibi alimler de benzer yaklaşımlar sergilemiş, bazı kelimelerin aslen Nebatice olduğunu ancak Arap diliyle ortaklaşa paylaşıldığını savunmuşlardır. Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam ise bu iki farklı ve çelişkili gibi görünen görüşü uzlaştırarak muarreb kelimelerin aslen yabancı olduğunu, ancak Araplar tarafından kendi lisanlarına uyarlanarak arapçalaştırıldığını, dolayısıyla bu haliyle tamamen Arapça kabul edilmeleri gerektiğini ifade etmiştir.
Arapçada yakın için kullanılan işaret zamirlerinden sonra, uzaktaki varlıkları işaret etmek için kullanılan ism-i işaretler (Zâlike, Tilke, Üûlâike) bulunmaktadır. Yaşayan Arapçada bu zamirlerin ikil ve çoğul formlarının tamamı aktif olarak kullanılmadığı için kuramsal düzeyde ele alınmaktadır. İşaret edilen ismin çoğul ve akılsız (gayr-i âkil) olması durumunda, işaret isminin kurallar gereği müfret-müennes (tekil-dişil) formatında getirilmesi zorunludur.
Uzak işaret isimlerine, anlamı doğrudan değiştirmeyen ancak muhatap sayısını ve hitap mertebesini belirten bazı zamir ekleri eklenebilmektedir (Zâlikümâ, Tilkümâ vb.). Bu ekler kelimenin tekil veya çoğul olduğunu değil, seslenilen muhatap kitlesinin ikil veya çoğul olduğunu gösterir. Örneğin Hz. Yusuf'un zindandaki iki mahkûma hitaben söylediği 'Zâlikümâ mimmâ allemenî rabbî' ayetindeki ek, hitabın iki kişiye iletildiğini gösterir.
Ayrıca, harfi tarifli (el- takılı) bir ismin cümlenin haberi olması durumunda sıfat tamlamasıyla karışmasını önlemek amacıyla araya 'zamir-i fasl' (ayırıcı zamir) konulur. Örneğin 'ed-Dalalü'l-ba'îdü hüve zâlike' cümlesinde 'hüve' zamiri, haberin sıfat tamlaması olarak yanlış anlaşılmasını engellemek için araya getirilmiştir.