Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Kelam ilminin ortaya çıktığı VIII. yüzyıldan itibaren kelamcılar, felsefe disiplininde tartışılan temel kozmolojik ve ontolojik konulara büyük bir ilgi duymuşlardır. Bu ilginin arka planında yatan temel dinamikler arasında Müslümanların ilme duyduğu genel ilgi, Kur'an-ı Kerim'in insanları evren üzerinde düşünmeye ve tefekküre teşvik eden ayetleri, kelam dışındaki diğer İslami ilimlerin hızla sistematik hale gelmesi ile dönemin sosyal ve siyasi koşulları yer almaktadır.
Bu yoğun etkileşim sürecinde Müslümanlar Yunan, Helenistik ve Hint kültürlerine ait felsefi, mantıki ve bilimsel eserleri Arapça'ya tercüme etmişlerdir. Ebü'l-Hüzeyl el-Allaf, Nazzam, Muammer b. Abbad ve Cahız gibi erken dönem Mu'tezili kelamcıları, bu tercüme faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan felsefi birikimle ilk karşılaşan ve bu fikirleri kendi sistemlerinde değerlendiren öncü şahsiyetler olmuşlardır.
Erken dönem kelamcıları felsefe konularını sadece Kelam ilmine uyarlamakla kalmamış, aynı zamanda felsefi iddialara karşı reddiyeler de kaleme almışlardır. Örneğin Nazzam ve Cahız (özellikle Kitabu'l-Hayevan adlı eserinde) Aristoteles'in doğa felsefesine yönelik ciddi eleştiriler ve atıflar içeren çalışmalar ortaya koymuşlardır. Felsefeye yönelik bu ilgi sonraki dönemlerde de devam etmiş, nitekim Mu'tezili Kadı Abdülcebbar el-Muğni adlı devasa eserinin başlangıcında teolojik meselelerden önce varlık konusunu felsefi bir bağlamda ele almıştır.
Yunan felsefesinin Arapça'ya tercüme edilmesiyle birlikte İslam dünyasında özgün felsefi sistemler kuran İslam filozofları yetişmiştir. Aristoteles çizgisini takip ederek İslam düşüncesinde rasyonalist Meşşai geleneğini oluşturan Kindi, Farabi ve İbn Sina bu filozofların en önde gelen temsilcileridir. Özellikle İbn Sina, kendisinden önceki Kelam ve Tasavvuf birikiminden de faydalanarak bu ilimlerdeki pek çok kavramı kendi felsefi sistemine dahil etmiştir.
Kelam ilmi, özellikle İbn Sina'nın ortaya koyduğu sistemden sonra antik Yunan ve Roma felsefesinden ziyade doğrudan İbn Sina felsefesiyle (İslam felsefesiyle) yakın bir ilişki ve hesaplaşma içerisine girmiştir. Mu'tezili kelamcı Kadı Abdülcebbar eserlerinde filozoflara yönelik sistemli eleştiriler getirirken, onun öğrencisi olan İbn Metteveyh de filozofların gök cisimlerinin dairesel hareketi konusundaki teorilerine karşı ciddi itirazlar yöneltmiştir.
Bu etkileşimin bir diğer boyutu olarak Mu'tezili Ebu Hüseyin el-Basri, Aristoteles'in eserlerine şerhler ve notlar düşmüş, hatta kendi mezhebinin geleneksel fizik anlayışına (atomculuğa) karşı itirazlar geliştirmiştir. Benzer şekilde İsmaililerin evrendeki her şeyin akıldan (sudur yoluyla) ortaya çıktığı yönündeki kozmolojik görüşleri, İbn Sina'nın sudur nazariyesinin doğrudan bir sonucudur. Eş'ari kelamcısı Cüveyni ise Aristoteles mantığını eleştirirken filozofların terminolojisini kullanmış ve kelamın klasik bilgi edinme yöntemlerine itiraz ederek yeni bir kelam anlayışının kapısını aralamıştır.
Kelamın felsefeden giderek daha fazla etkilenmesi, başta Gazzali olmak üzere dönemin alimlerinin felsefeye karşı daha sistemli ve sert eleştiriler yöneltmesine yol açmıştır. Gazzali, felsefeyi inanç esasları açısından sert bir şekilde eleştirirken, diğer taraftan felsefenin düşünme yöntemi olan Mantık ilmini ve birçok felsefi kavramı kelamın içerisine entegre etmiştir. Bu çift yönlü tutum, kelam ilminde 'müteahhirun' (sonraki dönem) veya 'felsefi kelam' olarak adlandırılan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Gazzali'nin felsefeyle olan bu yoğun mücadelesinde, kendi döneminde siyasi ve dini bir tehdit olarak yükselen Batınilik akımı ve bu akımın fikri arka planının İbn Sina felsefesine dayandırılması önemli bir rol oynamıştır. Gazzali, filozofların görüşlerini tarafsızca ortaya koymak amacıyla önce 'Makasidu'l-felasife' (Filozofların Gayeleri) adlı eseri yazmış, ardından bu görüşleri tutarsızlık ve küfür noktaları üzerinden eleştirdiği ünlü eseri 'Tehafütu'l-felasife'yi (Filozofların Tutarsızlığı) kaleme almıştır.
Gazzali, mantığı kelamın güvenilir bir bilgi yöntemi olarak kabul etmiş ve felsefi kavramları kelami bir süzgeçten geçirerek kelamın ana konuları arasına dahil etmiştir. Filozofları belirli konularda bidat ehli ve hatta tekfir edilecek konumda görerek onlarla fikri mücadeleyi kelam ilminin temel işlevlerinden biri haline getirmiştir. Bu süreç, kelamı felsefi terminolojiyle yeniden inşa eden tarihi bir dönüm noktasıdır.
Gazzali'den sonra kelamcıların felsefe ile olan hesaplaşmaları ve etkileşimleri artarak devam etmiştir. Mu'tezili kelamcısı İbnü'l-Melahimi, 'Tühfetü'l-mütekellim fi'r-red al'l-felasife' adlı eseriyle filozofların sudur (taşma) ve nefs (ruh) teorilerine çok sert eleştiriler yöneltmiştir. Eş'ari kelamcısı Şehristani de 'Kitabü'l-Musaraa' adlı eserinde filozofları eleştirmiş, ancak 'Nihayetü'l-İkdam' adlı eserinde felsefi yöntemi ve filozofların argümanlarını kullanarak felsefeyi tamamen reddetmek yerine ondan metodolojik olarak faydalanma yoluna gitmiştir.
Felsefi kelamın zirve noktası ise Eş'ari kelamcısı Fahreddin er-Razi ile gerçekleşmiştir. Razi, kendisinden önceki Gazzali ve İbnü'l-Melahimi'den farklı olarak İbn Sina'ya büyük bir değer vermiş, onun 'el-İşarat ve't-Tenbihat' gibi temel eserlerine şerhler yazmıştır. Razi, 'el-Muhassal' adlı eserinde kelami konuları tamamen felsefi bir formatta ele almış; bilgi, mantık ve varlık konularına, geleneksel kelamın semiyyat (nakli konular) ve nübüvvet konularından çok daha geniş yer ayırmıştır.
Fahreddin er-Razi, kelam literatürüne 'tahkik' adı verilen yeni bir yöntem kazandırmıştır. Bu yöntemde bir mesele hakkında filozofların ve kelamcıların görüşleri delilleriyle birlikte tarafsızca ortaya konulur, ardından derinlemesine analiz edilerek kabul veya reddedilir. Razi'nin bu yöntemi Seyfeddin el-Amidi, Adudüddin el-İci, Sa'deddin et-Taftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani gibi sonraki büyük kelamcılar tarafından da benimsenmiştir. Bu yöntem felsefecileri de etkilemiş, Esirüddin el-Ebheri ve Necmeddin el-Katibi gibi filozofların da kelama yaklaşmasını sağlamıştır.
Felsefi kelam döneminde kelam ilminin İslam ilimleri içerisindeki konumu en üst düzeye ulaşmıştır. Gazzali'ye göre kelamın gayesi İslam inanç esaslarını korumak ve eşyanın hakikatini ortaya koymaktır. Gazzali, kelamı tüm dini ilimlere yönelik temel ilkeleri (mebadı) koyan bir 'üst ilim' (külli ilim) haline getirmiştir. Örneğin kelam ilmi insanın sorumluluğunu (mükellefiyet) ispat ederken, fıkıh ilmi bu temele dayanarak ameli hükümleri tespit eder.
Yöntem açısından felsefi kelam döneminde köklü bir değişim yaşanmıştır. Cüveyni'ye kadar kelamda kullanılan iki temel yöntem olan 'kıyasü'l-gaib ale'ş-şahid' (görünmeyeni görünenden hareketle kıyaslama) ve 'in'ikasü'l-edille' (delilin geçersizliğinden medlulün yani inancın da geçersiz olduğu sonucuna varma) terk edilmiştir. Bunların yerine Aristotelesçi mantık kıyasları kelamın temel yöntemi yapılmıştır. Razi ile birlikte akıl ve nakil çatıştığında aklın öncelenerek naklin akıl doğrultusunda tevil edilmesi (yorumlanması) kuralı kesinleşmiştir.
Varlık ve kozmoloji alanında da büyük bir dönüşüm gerçekleşmiştir. İlk dönem kelamcılarının savunduğu atomculuk (cevher-i fert) teorisi tamamen terk edilmemekle birlikte arka plana itilmiş, bunun yerine İbn Sina felsefesinin 'madde-suret' (hylomorphism) teorisi kabul görmüştür. İbn Sina'nın evreni açıklamada kullandığı dört neden (maddi, suri, fail ve gaye neden) ile yakın ve uzak neden teorileri kelama uyarlanmıştır. Ayrıca hudus delilinin yanı sıra Allah'ın varlığını ispatta İbn Sina'nın 'imkan delili' (zorunlu ve mümkün varlık ayrımı) çok daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.