Algı, bireyin çevresindeki uyaranları seçici dikkat mekanizmasıyla fark etmesi, bu uyaranları bilişsel süreçlerden geçirerek anlamlandırması ve organize etmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu karmaşık süreç, kişinin içsel değerleri, inançları, geçmiş yaşantıları ve sosyal bağlamı tarafından şekillendirilmektedir. Algılama mekanizması temelde iki aşamalı bir işleyişe sahiptir: İlk aşamada birey, kendi ihtiyaçları ve ilgi alanları doğrultusunda belirli uyaranlara seçici dikkat gösterirken; ikinci aşamada duyusal girdileri bilişsel şemalar aracılığıyla organize ederek anlam yükleme sürecini gerçekleştirir.
Nörobilişsel açıdan incelendiğinde algı; duyusal girdilerin nöral mekanizmalar aracılığıyla organize edilmesi, kortikal düzeyde işlenmesi ve semantik bir çerçevede anlamlandırılması sürecidir. İnsan beyni dış dünyadan gelen ham verileri olduğu gibi kaydetmemekte, bunun yerine mevcut bilişsel kalıplar ve önceki deneyimler ışığında yeniden inşa etmektedir. Bu durum, algılamayı nesnel gerçekliğin pasif bir kaydından ziyade, aktif bir zihinsel modelleme faaliyetine dönüştürmektedir. Stratejik iletişim ve algı yönetimi operasyonları da tam olarak bu nörobilişsel süreçlerin ve bilişsel şemaların manipülasyonuna dayanarak hedef kitlelerin gerçeklik algısını dönüştürmeyi amaçlar.
Algı ile duyum birbirinden farklı süreçlerdir. Duyular yalnızca fiziksel uyarımı algılarken, algı bu uyarıların zihinsel düzeyde anlam kazanmasıdır. Duyumsama algının ön koşulu olmakla birlikte, tek başına algının oluşumu için yeterli değildir; algı ancak duyumsananların zihinsel bir organizasyona dönüştürülmesiyle mümkündür. Bireylerin yaşam deneyimleri, tecrübeleri, kültürel arka planları, fizyolojik ve biyolojik özellikleri dünyayı algılama biçimlerini doğrudan etkilediğinden, aynı uyaran karşısında bile insanlar farklı yorumlar yapabilmekte ve farklı tepkiler verebilmektedir.
Algı süreci; seçici algı, duygusal algı, görsel algı, dokunsal algı ve işitsel algı olmak üzere beş temel boyutta incelenmektedir. Seçimleyici algı, bireylerin durumları, olayları ve nesneleri yetiştikleri kültürel ve toplumsal normlar doğrultusunda kendilerine özgü bir şekilde algılama eğilimidir. Bireyler sosyal çevrelerinde duymak istediklerini duymakta, görmek istediklerini görmektedirler. Bu süreçte kültür, gelenek, görenek, örf ve adetler gibi çevresel etmenler bireysel algılayış biçimini doğrudan sınırlandırıp şekillendirmektedir.
Duygusal algı, bir nesne veya durumu algılarken mevcut unsurların iyi-kötü, güzel-çirkin, sevme-sevmeme gibi duygusal nitelikteki izlenim ve görüşlerle harmanlanmasıdır. Bireyin yaşam biçimi, tecrübeleri, duygusal ruh halleri, dünya görüşü, siyasi ve inançsal tercihleri algılarına yansır. Görsel algı ise, çevresel bilgilerin görme duyusu aracılığıyla işlenmesini ifade eder. Görme eylemi biyolojik temelli olmakla birlikte, geçmiş deneyimler, beklentiler ve dikkat mekanizmaları gibi psikolojik faktörler görsel uyaranların yorumlanmasında önemli bir filtre görevi görür.
Dokunsal algı, deri reseptörleri aracılığıyla titreşim ve basınç bilgisinin işlenmesiyle gerçekleşen aktif bir keşif ve bilişsel işlemleme sürecidir. Nesnelerin yüzey özellikleri (pürüzlülük/düzgünlük), yapısal nitelikleri (sertlik/yumuşaklık) ve geometrik özellikleri (şekil/boyut) dokunsal girdiler yoluyla algılanarak bütüncül bir nesne temsili oluşturulur. İşitsel algı ise, farklı yollardan iletilen titreşim frekanslarının işitme organı olan kulak aracılığıyla algılanması, fark edilmesi, ayırt edilmesi, tanınması ve anlama basamaklarından geçerek yorumlanması yeteneğidir.
Algılama süreci; uyarıcıdan kaynaklanan nedenler, ortamdan kaynaklanan etkenler ve algılayıcıdan (bireyden) kaynaklanan nedenler olmak üzere üç temel başlık altında incelenmektedir. Uyarıcıdan kaynaklanan nedenler arasında uyarıcının yoğunluğu, tekrar frekansı ve kinetik (hareketli) özellikleri yer alır. Örneğin, hareket halindeki uyarıcılar statik uyarıcılara kıyasla daha hızlı ve etkili şekilde algılanır. Ortamdan kaynaklanan nedenler ise yakın sosyal çevreden makro düzeydeki kültürel yapıya kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsar. Kültürel kodlar, aynı uyarıcıların farklı toplumlarda tamamen farklı algılanmasına yol açar.
Algılayıcıdan kaynaklanan nedenler, bireyin fizyolojik yapısı, kişilik özellikleri, önyargıları, inanç sistemleri, geçmiş deneyimleri ve anlık güdüleridir. Bireyin ihtiyaçları algılarını doğrudan yönlendirir. Algılayıcıdan kaynaklanan bilişsel eğilimlerin başında Hale (Halo) etkisi ve Prototip oluşturma gelmektedir. Hale etkisi, bireylerin bir kişi, nesne veya durum hakkındaki genel izlenimlerinin, o varlığın spesifik özelliklerinin değerlendirilmesini sistematik olarak çarpıtması fenomenidir. Örneğin, fiziksel çekiciliği yüksek bir bireyin aynı zamanda daha zeki veya yetenekli olduğunun varsayılması bu etkiye örnektir.
Prototip oluşturma ise, bireyin zihninde belirli bir model oluşturarak, olayları, nesneleri ve insanları bu uygun modele göre yorumlamasıdır. Bireyler çevrelerindeki olguları kendi içsel modellerine göre değerlendirme eğiliminde olduklarından, kendi zihinsel modellerinin dışında gerçekleşen durumları fark etmekte ve algılamakta zorluk yaşarlar. Bireyin yaşadığı ortam, edindiği kültür, sosyal ve ekonomik yaşantısı bu zihinsel prototiplerin şekillenmesinde temel belirleyiciler olarak rol oynar.
Motivasyon, bireyin davranışlarını başlatan, yönlendiren, enerji veren ve sürdüren içsel ya da dışsal güç olarak tanımlanmaktadır. Bireylerin belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere kendi irade ve istekleriyle hareket etmelerini sağlayan bu süreç; istek, amaç, davranış, tercih, irade, beklenti, başarı ve tatmin gibi çok boyutlu unsurları kapsamaktadır. Örgütsel bağlamda motivasyon, hem örgütsel hem de bireysel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olarak çalışanların performansını etkileme, yönlendirme ve teşvik etme mekanizması olarak işlev görür.
Motivasyon, kaynakları açısından içsel motivasyon ve dışsal motivasyon olmak üzere iki ana başlık altında incelenmektedir. İçsel motivasyon, bireyin kendi iç eğilimlerinden kaynaklanan ve çevresel bir kontrol olmaksızın bireyi davranışa sevk eden motivasyon türüdür. Bu tür motivasyona sahip bireyler, bir davranışı veya aktiviteyi kendilerine başarı, ilgi, eğlence, zevk, heyecan ve mutluluk getirdiği için sergilerler; yani davranışın kendisi birey için doğrudan bir ödüldür.
Dışsal motivasyon ise, içsel hazdan ziyade, davranışın yol açacağı sonuçlardan (ödül elde etmek veya cezadan kaçınmak gibi) temel alan bir motivasyon türüdür. Dışsal motivasyonda birey tamamen dıştan denetimlidir ve özerklik düzeyi oldukça düşüktür. Sürdürülebilir performans ve yüksek memnuniyet açısından, dışsal motivasyon kaynaklarının zamanla içsel motivasyona dönüştürülmesi büyük önem taşımaktadır. Motivasyona ilişkin teorik yaklaşımlar ise literatürde kapsam (içerik) teorileri ve süreç teorileri olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır.
Kapsam teorileri, bireyin davranışlarını yönlendiren içsel motivasyon kaynaklarını ve bireyleri çalışma yaşamında motive eden spesifik ihtiyaçların neler olduğunu tespit etmeye odaklanır. Bu teorilerin başında Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi gelmektedir. Maslow'a göre insan ihtiyaçları aşağıdan yukarıya doğru beşli bir kademede sıralanır: Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, sosyal (ait olma ve sevgi) ihtiyaçlar, saygınlık ve değer ihtiyaçları ile kendini gerçekleştirme ihtiyacı. Hiyerarşinin alt basamaklarındaki ihtiyaçlar karşılanmadıkça, üst düzey ihtiyaçlar güdüleyici bir güç olarak ortaya çıkmaz.
Clayton Alderfer, Maslow'un yaklaşımını daha esnek ve basit hale getirerek üç temel ihtiyaç grubundan oluşan ERG Teorisi'ni geliştirmiştir. Bunlar: Varoluş (Existence), İlişkisel (Relatedness) ve Gelişme/Büyüme (Growth) ihtiyaçlarıdır. Alderfer'in teorisi, bireylerin aynı anda birden fazla ihtiyaç üzerinde odaklanabileceğini ve alt düzey ihtiyaçlar tam olarak karşılanmadan üst düzey ihtiyaçların da devreye girebileceğini öne sürer. Frederick Herzberg ise "Çift Faktör (Motivasyon-Hijyen) Teorisi"ni geliştirmiştir. Bu teoriye göre, işyerinde tatminsizliği önleyen hijyen faktörleri (ücret, iş güvenliği, çalışma koşulları) ile doğrudan tatmin ve motivasyon sağlayan motive edici faktörler (başarı duygusu, sorumluluk, takdir edilme) birbirinden ayrılmalıdır.
David McClelland'ın Başarı-Güç Teorisi ise insan ihtiyaçlarını başarı, bağlılık ve güç olmak üzere üç temel kategoride ele alır. Başarı güdüsü yüksek bireyler genellikle liderlik rollerini üstlenir ve yönetim kademelerinde yükselirler. Bağlılık ihtiyacı, diğer bireylerle olumlu ilişkiler kurma arzusunu ifade ederken; güç ihtiyacı ise çevreyi ve diğer insanları etkileme, yönlendirme ve kontrol etme arzusunu temsil etmektedir.
Süreç teorileri, motivasyonel mekanizmaların işleyişini ve bireylerin motivasyon sürecini nasıl değerlendirdiklerini bilişsel süreçler ekseninde analiz etmeyi amaçlar. Bu teoriler, motivasyonda içsel ihtiyaçların yanı sıra çevresel ve durumsal faktörlerin de belirleyici olduğunu savunur. Victor Vroom'un Beklenti Teorisi, bu yaklaşımların en önemlilerinden biridir. Teoriye göre motivasyon; Değerlik (valence - sonucun birey için önemi), Yararlılık (instrumentality - performansın ödüle götüreceğine dair inanç) ve Beklenti (expectancy - çabanın performansa dönüşeceğine dair inanç) bileşenlerinin çarpımıyla oluşur.
Lyman Porter ve Edward Lawler tarafından geliştirilen Geliştirilmiş Beklenti Kuramı, Vroom'un modelini genişleterek performans ile iş doyumu arasındaki ilişkiye odaklanır. Bu modele göre, çaba ile performans arasındaki ilişki doğrudan olmayıp; bireyin yeteneği, kişilik özellikleri ve rol algısı gibi aracı değişkenler tarafından düzenlenir. Ayrıca, çalışan doyumunun sağlanması için performans sonucunda elde edilen ödüllerin adil bir şekilde dağıtılması ve rol belirsizliğinin ortadan kaldırılması gerektiği vurgulanmaktadır.
J. Stacy Adams'ın Ödül Adaleti (Eşitlik) Kuramı ise, çalışanların iş tatmini ve motivasyon düzeylerinin, çalıştıkları ortamda algıladıkları eşitlik ve adalet dengesiyle doğrudan ilişkili olduğunu savunur. Çalışanlar, kendi iş girdilerini (çaba, tecrübe, yetenek) ve elde ettikleri çıktıları (ücret, statü, ödül) başkalarınınkiyle kıyaslarlar. Eğer bir adaletsizlik veya eşitsizlik algılarlarsa, bu dengesizliği gidermek için performanslarını düşürebilir, iş girdilerini azaltabilir veya işten ayrılma yolunu seçebilirler.