İnsanlar doğaları gereği toplumsal bir yaşam sürmek zorundadırlar. Toplum içinde düzenli ve huzurlu bir hayatın sürdürülebilmesi ise toplumsal yaşamın korunmasına bağlıdır. Bu koruma işlevi; hukuk, ahlak, din, örf-âdet ve görgü kuralları olarak adlandırılan sosyal düzen kuralları vasıtasıyla yerine getirilir. Bütün sosyal düzen kuralları temel olarak toplumsal intizamı ve huzuru sağlamayı amaçlar.
Ancak hukuk kurallarını diğer sosyal düzen kurallarından ayıran en temel özellik, devlet eliyle uygulanan maddi bir yaptırıma (müeyyideye) sahip olmasıdır. Hukuk; bireyler ile toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen, devlet organlarınca yaptırıma bağlanmış, emredici, düzenleyici, tamamlayıcı ve yorumlayıcı kurallar bütünüdür. Kaliteli bir hukuk normunun en belirgin özellikleri akılcı, anlaşılabilir, uygulanabilir ve caydırıcı nitelikte olmasıdır.
Yaptırım (müeyyide), en genel ve kısa tanımıyla hukuk kurallarına uyulmaması veya aykırı davranılması durumunda gösterilen meşru hukuki tepkidir. Hukuk sistemimizde yaptırımlar; ceza hukuku alanında hapis cezaları, adli para cezası ve güvenlik tedbirleri; idare hukuku alanında idari yaptırımlar ve disiplin cezaları; özel hukuk alanında ise tazminat, geçersizlik (yokluk, butlan) ve cebri icra şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Hukuki yaptırımların temel gayesi suç işleyen veya hukuka aykırı davranan kişiden intikam almak veya öç almak değildir. Asıl hedef; kamu düzenini korumak, hukuka aykırı davranan kişiyi ıslah ederek yeniden topluma kazandırmak ve verilen yaptırımlar aracılığıyla toplumun diğer bireyleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratmaktır.
Ceza hukuku yaptırımları, ceza kanunlarında veya özel ceza içeren kanunlarda suç olarak tanımlanan eylemleri işleyen kişilere uygulanan ve kişileri belirli hak yoksunluklarına tabi tutan yaptırımlardır. Ceza hukukunda yaptırımlar genel olarak 'cezalar' ve 'güvenlik tedbirleri' olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Cezalar da kendi içinde hapis cezaları ve adli para cezası şeklinde ikiye ayrılmaktadır.
Ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri 'cezada kanunilik ilkesi'dir. Bu ilkeye göre, hapis cezaları, adli para cezaları ve güvenlik tedbirleri ancak kanunla getirilebilir. Kanunda açıkça suç ve ceza olarak düzenlenmemiş hiçbir yaptırım kişilere uygulanamaz. Bu ilkenin amacı bireysel hak ve özgürlükleri korumak ve hukuki güvenliği sağlamaktır. Örneğin kanunda müebbet hapis öngörülen bir suça mahkemece kürek veya idam cezası verilemez.
Hapis cezaları üç grupta toplanır: Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve süreli hapis cezası. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası kaldırılan ölüm cezası yerine getirilmiş olup hükümlünün hayatı boyunca devam eder ve sıkı güvenlik rejimine tabidir. Ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olanlar ancak 30 yıllarını çektikten sonra koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Müebbet hapis cezası da kural olarak ömür boyu sürer ancak hükümlüler 24 yıllarını tamamladıktan sonra koşullu salıverilme imkânına sahip olurlar.
Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmedikçe 1 aydan az ve 20 yıldan fazla olamaz. Süresi 1 yıl veya daha az olan hapis cezalarına 'kısa süreli hapis cezası' denir ve bu cezalar adli para cezasına veya seçenek yaptırımlara çevrilebilir. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında mahkûmiyete engel olan kurumlar; uzlaştırma, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB), seçenek yaptırımlara hükmetme ve ön ödemedir. İnfaz aşamasında ise hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve özel infaz şekilleri devreye girer.
Adli para cezası, suç işleyen kişilere ceza vermeye yetkili bağımsız mahkemeler tarafından uygulanan mali nitelikli bir yaptırımdır ve doğrudan Devlet hazinesine ödenir. Adli para cezası hesaplanırken gün para cezası sistemi uygulanır: Kanunda aksine hüküm yoksa 5 günden az ve 730 günden fazla olmamak üzere bir tam gün sayısı belirlenir. Bu gün sayısı, kişinin ekonomik ve şahsi hallerine göre takdir edilen bir günlük miktar ile çarpılarak toplam ceza tutarı bulunur.
Hâkim, adli para cezasının ödenmesi için kararın kesinleşmesinden itibaren 1 yılı geçmemek üzere mehil verebileceği gibi cezanın taksitle ödenmesine de karar verebilir. Taksitlendirme kararı verildiğinde taksit süresi en fazla 2 yıl olabilir ve taksit sayısı dörtten az olamaz. Kararda, taksitlerden biri zamanında ödenmezse kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının doğrudan hapse çevrileceği bildirilir.
Güvenlik tedbirleri, kusur yeteneği bulunmayan veya tehlikelilik durumu ortaya çıkan kişilere karşı toplumu ve faili korumak amacıyla uygulanan yaptırımlardır. Gerçek kişiler hakkında uygulanan güvenlik tedbirleri şunlardır: Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (kamu görevinden men, seçme-seçilme ehliyetinden men, velayet/vesayet haklarından men, dernek/şirket yöneticiliğinden men, izne tabi meslek/sanatı icradan men), müsadere (zor alım), çocuklara özgü güvenlik tedbirleri, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri, mükerrirlere ve özel tehlikeli suçlulara özgü tedbirler ile sınır dışı edilmedir.
Örneğin hekimlik mesleğinin sağladığı yetkileri kötüye kullanarak suç işleyen bir doktor, hapis cezasının infazı süresince hak yoksunluğuna uğrayacağı gibi, infaz tamamlandıktan sonra da mahkeme kararıyla cezasının yarısından bir katına kadar süreyle hekimlik yapmaktan menedilebilir. Tüzel kişiler (şirket, dernek vb.) hakkında uygulanabilecek güvenlik tedbirleri ise sadece 'faaliyet izninin iptali' ve 'müsadere' ile sınırlandırılmıştır.
İdare hukuku; idarenin işleyişini, kamu hizmetlerini, idare ile bireyler arasındaki ilişkileri ve idarenin denetlenmesini düzenler. İdari organlar kendi yetki alanlarında koydukları kurallara aykırı hareket edilmesi durumunda tek taraflı irade beyanıyla zorlayıcı kararlar alabilir ve idari yaptırım uygulayabilirler. İdari yaptırımlar idari işlem niteliğindedir ve yargısal denetimleri idari mahkemeler aracılığıyla yapılır.
İdari yaptırımlara; idari para cezası verilesi, kaçak yapılar için yıkım kararı alınması, iş yeri kapatma ve faaliyetin durdurulması, avukatın barodan kaydının silinmesi, alkollü araç kullanan sürücünün ehliyetine el konulması, kopya çeken öğrenciye uzaklaştırma cezası verilmesi veya görevine geç gelen memura aylıktan kesme ya da kademe ilerlemesinin durdurulması gibi disiplin cezaları örnek gösterilebilir.
İdari yaptırımlar ile ceza hukuku yaptırımları arasında belirgin farklar bulunur. Ceza hukukunda amaç toplumsal düzeni genel olarak korumak iken, idari yaptırımlarda amaç idarenin iç düzenini ve işleyişini sağlamaktır. Cezai yaptırımlar bağımsız mahkemelerce verilirken idari yaptırımlar idari makamlarca tesis edilir. Cezalar kanunda 'suç' olarak tanımlanan eylemlere verilirken idari yaptırımlar 'kabahatlere' ve idari disiplin kurallarının ihlallerine uygulanır.
Ayrıca idari yaptırımlarda kanunilik ilkesi geçerli olmakla birlikte hukuka aykırı fiilin tanımında idareye takdir, yorum ve kıyas yetkisi tanınabilir (örneğin memura 'memuriyet vakarına uymayan tutum' nedeniyle ceza verilmesi). Ceza hukukunda ise kıyas kesinlikle yasaktır ve suç tanımında takdir yetkisi kullanılamaz. En önemli fark ise idari yaptırımların kesinlikle hürriyeti bağlayıcı (hapis gibi) olamamasıdır; idari yaptırımlar sadece malvarlığı veya mesleki/özlük haklar üzerinde sonuç doğurur.
Özel hukuk, tarafların eşitliği ve irade serbestliği ilkelerine dayanan medeni hukuk, borçlar hukuku, ticaret hukuku gibi alanları kapsar. Özel hukukta devlet kamu gücünü kullanmaz ve hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmez. Özel hukuk yaptırımları temel olarak tazminat, geçersizlik (yokluk, butlan) ve cebri icra şeklinde kendini gösterir.
Tazminat, özel hukukta bir kimsenin hukuka aykırı bir eylem veya durum nedeniyle uğradığı zararın karşılığı olarak ödenen maddi tutardır. Tazminat yükümlülüğünün doğabilmesi için mutlaka gerçekleşmiş maddi veya manevi bir zararın bulunması şarttır. Tazminat türleri 'maddi tazminat' ve 'manevi tazminat' olarak iki grupta incelenir.
Maddi tazminat, zarar görenin malvarlığında rızası dışında meydana gelen eksilmenin zarar veren tarafından giderilmesidir. Aynen tazmin (zarar gören şeyin aynen yerine konulması veya tamir edilmesi) veya nakden tazmin (zararın parasal olarak ödenmesi) şeklinde uygulanır. Nakden tazminatta amaç zarar görenin malvarlığını zarardan önceki durumuna getirmektir. Ölüm halinde cenaze giderleri, tedavi giderleri ve destekten yoksun kalma tazminatı; bedensel zararlarda ise tedavi masrafları, kazanç kaybı ve çalışma gücü kaybı giderleri istenebilir.
Maddi tazminatın en önemli kaynağı 'haksız fiil'dir. Türk Borçlar Kanunu m. 49 uyarınca haksız fiilin gerçekleşmesi ve sorumluluk doğması için 4 unsurun bir arada bulunması gerekir: 1) Hukuka aykırı fiil, 2) Kusur (kast veya ağır/hafif ihmal), 3) Zarar (maddi veya manevi), 4) Nedensellik (illiyet) bağı. Ancak kanunun açıkça düzenlediği 'kusursuz sorumluluk' hallerinde (adam çalıştıranın sorumluluğu, hakkaniyet sorumluluğu, tehlike sorumluluğu) kusur bulunmasa dahi tazminat yükümlülüğü doğmaktadır.
Maddi tazminat sorumluluğu haksız fiilin yanı sıra taraflar arasındaki bir sözleşmenin (akdin) ihlal edilmesinden de kaynaklanabilir. Buna 'akdi sorumluluk' denir. Sözleşme borcunu kusurlu olarak yerine getirmeyen taraf, karşı tarafın uğradığı zararı tazmin etmek zorundadır. Akdi sorumlulukta doğan zarar 'müspet zarar' ve 'menfi zarar' olmak üzere ikiye ayrılır.
Müspet zarar, borçlu sözleşmeyi hiç veya gereği gibi ifa etseydi alacaklının elde edeceği malvarlığı durumu ile mevcut durum arasındaki farktır; yani ifa etmemeden doğan zararı ve mahrum kalınan kârı kapsar. Menfi zarar ise sözleşmenin geçersizliğine veya feshedilmesine bağlı olarak, sözleşmenin kurulacağına inanılması nedeniyle yapılan noter, pul, ekspertiz gibi gereksiz harcamalardan doğan zarardır.
Manevi tazminat, bir kimsenin şeref, haysiyet, vücut bütünlüğü veya özel hayatı gibi kişilik haklarına yapılan saldırılar sonucunda duyduğu elem, acı, keder ve manevi üzüntülerin dindirilmesi amacıyla ödenen paradır. Manevi tazminat bir malvarlığı eksilmesini karşılayan tazmin aracı değil, mağdurun elem ve ıstırabını hafifletmeyi amaçlayan bir 'tatmin' aracıdır.
Hâkim, manevi tazminat miktarını belirlerken olayın niteliğini, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını, mağduriyetin derecesini ve kusurun ağırlığını dikkate alır. Unutulmamalıdır ki manevi tazminat bir cezalandırma veya mağdurun zenginleşme aracı olarak kullanılamaz; sadece duyulan acıyı kısmen telafi etme işlevi görür.
Geçersizlik, taraflarca yapılan bir hukuki işleme hukuk düzeninin arzulanan hukuki sonuçları bağlamamasıdır. Özel hukukta geçersizlik halleri ana başlık olarak 'yokluk' ve 'butlan' şeklinde ikiye ayrılır.
Yokluk, bir hukuki işlemin kanunun öngördüğü zorunlu 'kurucu unsurlarından' en az birinin eksik olması halidir. Kurucu unsurları eksik olan bir işlem hukuki alemde hiç doğmamıştır ve varlık kazanamaz. Örneğin evlenme işleminin kurucu unsurları farklı cinsten iki kişinin resmi nikah memuru önünde iradelerini açıklamasıdır. Resmi nikah memuru olmadan yapılan bir evlilik hukuken 'yok' hükmündedir. Yokluk iddiası zamanaşımına uğramaz, herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve hakimce re'sen dikkate alınır.
Butlan ise hukuki işlemin kurucu unsurlarının mevcut olmasına rağmen geçerlilik koşullarındaki ağır aykırılıklar nedeniyle sakat doğmasıdır. Butlan kendi içinde 'mutlak butlan' ve 'nispi butlan' olarak ikiye ayrılır. Mutlak butlan, işlemin emredici hukuk kurallarına, ahlaka, kamu düzenine veya kişilik haklarına aykırı olması durumunda ortaya çıkar. Mutlak batıl işlem baştan itibaren geçersizdir, sonradan rıza gösterilse dahi geçerli hale gelemez (örneğin 10 yaşındaki bir çocuğun tek başına ev satması). Hâkim mutlak butlanı kendiliğinden (re'sen) göz önünde bulundurur.
Nispi butlan (iptal edilebilirlik) durumunda ise işlem baştan itibaren sakat olmakla birlikte, yetkili kişinin veya iradesi sakatlanan tarafın iptal davası açıp karara bağlatmasına kadar geçerli bir işlemin tüm sonuçlarını doğurur. Örneğin 17 yaşındaki bir gencin veli izni olmadan evlenmesi nispi butlanla sakattır; mahkeme iptal kararı verinceye kadar evlilik geçerlidir ve veli sonradan onay verirse evlilik baştan itibaren tamamen geçerli hale gelir.
Hukuk devletinde ihkak-ı hak (bireyin kendi hakkını kendi gücüyle alması) kesinlikle yasaklanmıştır. Özel hukuk ilişkilerinden doğan alacağını alamayan bir kişi kendi imkanlarıyla borçlunun malına el koyamaz. Alacaklı kişi ya mahkemede dava açmalı ya da yetkili kamu organı olan 'icra dairelerine' başvurmalıdır.
Cebri icra, özel hukuktan kaynaklanan bir borcun veya hakkın devletin zorlayıcı gücü vasıtasıyla yerine getirilmesini sağlayan yaptırımdır. Cebri icra sürecinde yetkili ve görevli temel organ icra daireleridir. İcra daireleri devlet adına cebredici yetkiler kullanırlar.
Cebri icra süreci şu adımlarla işler: Alacaklı, borçlunun kimlik ve adres bilgileri ile alacak miktarını içeren bir 'takip talebi' ile icra dairesine başvurur. İcra dairesi bu talebe istinaden borçluya bir 'ödeme emri' tebliğ eder. Borçluya borcunu ödemesi veya varsa borca itiraz etmesi için kanuni süre (7 veya 10 gün) tanınır.
Borçlu tanınan sürede borcu ödemez ve itiraz da etmezse icra takibi kesinleşir ve 'haciz' aşamasına geçilir. İcra dairesi borçlunun taşınır/taşınmaz mallarına ve banka hesaplarına el koyar. El konulan mallar açık artırma usulüyle satılarak paraya çevrilir ve alacaklının alacağı ödenir. Boşanma sonrası çocuğun teslim edilmemesi durumunda çocuğun icra yoluyla teslim alınması veya borcunu ödemeyen tacirin iflasına karar verilerek tüm malvarlığının tasfiyesi de cebri icranın somut görünümleridir.