2005 yılında kurulan YouTube, video paylaşımını teknik bir uzmanlık gerektirmeden herkes için erişilebilir kılmıştır. Bu platform geleneksel televizyon yayıncılığına alternatif oluşturarak bireysel içerik üreticilerinin kendi izleyici kitlelerini oluşturmalarına zemin hazırlamıştır.
2006 yılında kurulan Twitter, kısa mesaj (mikroblog) yapısı ve hashtag (etiket) sistemiyle toplumsal hareketlerin ve anlık gelişmelerin saniyeler içinde küresel gündem haline gelmesini sağlayarak dijital kamusallığı dönüştürmüştür.
2010 yılında mobil öncelikli olarak kurulan Instagram, fotoğraf filtreleri ve hikaye formatıyla dijital kimlik sunumunu tamamen görselleştirmiştir. Platform zamanla influencer ekonomisinin ve dijital pazaryerlerinin en önemli merkezi haline gelmiştir.
2016 yılında küresel pazara açılan TikTok, kullanıcıların izleme süresi ve etkileşimlerini analiz eden gelişmiş öneri algoritması sayesinde, içerik üreticilerinin takipçi sayısından bağımsız olarak saniyeler içinde viral olabilmesini sağlayan yeni bir dönem başlatmıştır.
Jürgen Habermas 1989 tarihli çalışmasında kamusal alanı, 18. yüzyıl Avrupa'sındaki kahvehaneler ve salonlar üzerinden, yurttaşların devlet baskısından uzak, rasyonel tartışmalarla ortak kararlar aldığı ve kamuoyu oluşturduğu ideal demokratik zemin olarak tanımlamıştır.
Sosyal medyada kullanılan ortak etiketler sayesinde bireysel mağduriyet ve talepler birleşerek küresel toplumsal hareketlere dönüşmüştür. #MeToo ve #BlackLivesMatter kampanyaları, dijital kamusallığın kurumsal yapıları nasıl etkileyebileceğinin en somut tarihsel örnekleridir.
Dijital aktivizm çalışmalarında sıkça tartışılan bu kavram, bireylerin sadece bir butona tıklayarak veya imza kampanyasına katılarak vicdani rahatlama yaşamalarını, ancak bu eylemlerin fiziksel dünyada somut veya kalıcı bir kurumsal değişime dönüşmemesini eleştirir.
Claire Wardle ve Hossein Derakhshan 2017 yılında yayımladıkları raporda, dijital ortamlardaki bilgi kirliliğini kasıt içermeyen 'yanlış bilgi' (misinformation), kasıtlı ve zararlı olan 'dezenformasyon' ve kişilere zarar vermeyi amaçlayan 'zararlı içerik' olarak üçe ayırmıştır.
Nöropsikolojik araştırmalar, sosyal medyadaki beğeni ve bildirimlerin beyinde dopamin salgılattığını göstermektedir. Kumar makinelerindeki mantığa benzer şekilde, her bildirimde neyle karşılaşacağını bilememe (değişken ödül) durumu kullanıcıda sürekli ekranı kontrol etme bağımlılığı yaratır.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası üst kuruluşlar, dijital çağda bilgiye erişimin ve internet kullanımının temel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi ve devletler tarafından güvence altına alınması gerektiğini ilan etmiştir.