Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 1948 yılında yapılan tanıma göre sağlık; sadece hastalık veya sakatlığın bulunmaması değil, bireyin bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olmasıdır. Bu tanım çerçevesinde kadın sağlığı, bir kadının döllenme anından başlayarak ölümüne kadar süren tüm yaşam döngüsü boyunca bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde bulunmasını ifade eder. Kadınlar dünya nüfusunun yarısını oluşturmalarına rağmen, biyolojik cinsiyet farklılıkları ve üremeye ilişkin fizyolojik fonksiyonları nedeniyle erkeklere kıyasla çok daha yüksek bir hastalık yüküyle karşı karşıyadırlar ve bu durum onları sağlık açısından riskli bir grup haline getirir.
Kadın sağlığı, yalnızca kadının bireysel refahını değil; çocuk, aile ve toplum sağlığını da doğrudan etkileyen dinamik bir yapıya sahiptir. Sağlıklı bir kadın, sağlıklı çocukların dünyaya gelmesini ve büyümesini sağlar; sağlıklı çocuklardan sağlıklı aileler, sağlıklı ailelerden ise sağlıklı toplumlar inşa edilir. Bu zincirleme etki nedeniyle kadın sağlığı, toplumların genel sağlık düzeyinin ve sosyo-ekonomik gelişmişliğinin en temel göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Gelişmiş toplumlarda kadınların eğitim ve istihdam düzeyleri yüksek olduğundan, kendi sağlıkları üzerinde karar verme mekanizmalarına katılım oranları da yüksektir.
Kadın sağlığı ile anne sağlığı arasında kapsayıcı ve hiyerarşik bir ilişki bulunmaktadır. Anne sağlığı, kadın sağlığının sınırları içinde yer alan önemli bir alt boyuttur. Kadın yaşamının en verimli ve uzun dönemlerinden birini doğurganlık (annelik) dönemi oluşturduğundan, anne sağlığını etkileyen her türlü olumlu veya olumsuz faktör doğrudan kadın sağlığını da etkiler. Benzer şekilde, kadının genel sağlık durumu da anne olduğu dönemdeki gebelik, doğum ve lohusalık süreçlerinin seyrini doğrudan belirler.
Bir kadının yaşamı doğumdan ölüme kadar beş temel döneme ayrılır. Bu dönemler kesin ve keskin sınırlarla birbirinden ayrılamaz; her kadının bireysel, genetik ve çevresel özelliklerine göre geçiş yaşları farklılık gösterebilir. İlk dönem olan Çocukluk Dönemi (0-10 yaş), doğumla başlayıp yaklaşık 10 yaşına kadar sürer. Bu dönemde kız ve erkek çocuklar arasında sağlık ve hastalık sıklığı açısından biyolojik bir farklılık bulunmazken, düşük eğitimli toplumlarda geleneksel roller nedeniyle kız çocuklarına yönelik ayrımcı uygulamalar yaşam boyu sürecek olumsuz etkilere yol açabilir.
Ergenlik Dönemi (10-19 yaş), çocukluktan yetişkinliğe geçişi temsil eden ve kız çocuklarında östrojen hormonunun salgılanmasıyla başlayan dönemdir. Östrojen hormonu yumurtalıklardan salgılanarak üreme organlarının ve memelerin gelişimini, kadına özgü beden yapısının oluşmasını ve üreme yeteneğinin kazanılmasını sağlar. Bu dönem, hızlı fiziksel değişimlerin yanı sıra kimlik kargaşası, akran ilişkilerinin öne çıkması ve kuşak çatışmaları nedeniyle psikolojik açıdan kadının yaşamındaki en çalkantılı dönem olarak tanımlanır.
Doğurganlık Dönemi (15-49 yaş), kadının evlendiği, çocuk sahibi olduğu, gebelik, doğum ve lohusalık gibi süreçleri yaşadığı en verimli ve anlamlı dönemdir. Kadın bu dönemde üreme sağlığı sorunları ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından yüksek risk altındadır. Klimakterik / Menopoz Dönemi (50-60 yaş) ise üreme yeteneğinin azalarak kalıcı olarak sona ermesini ifade eder. Yumurtalıklarda hormon üretiminin durmasıyla adet kanamaları kesilir; sıcak basması, terleme gibi fiziksel belirtiler ile emeklilik veya çocukların evden ayrılması gibi sosyal değişimler bu dönemde uyum sorunlarına yol açabilir.
Yaşlılık Dönemi (60-65 yaş ve üstü), DSÖ tarafından 65 yaş ve üzeri olarak kabul edilen, fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duyusal fonksiyonlarda ilerleyici gerilemelerin yaşandığı dönemdir. Kadınların ortalama yaşam süresinin erkeklerden uzun olması nedeniyle bu dönemde eş kaybı ve yalnızlık sık görülür. Yaşlılık, yaşamın en zor dönemi olarak kabul edilir ve bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi, kadının çocukluktan itibaren önceki tüm yaşam dönemlerini ne kadar sağlıklı geçirdiği ile doğrudan ilişkilidir.
Bir toplumdaki kadınların sağlık durumunu ve yaşam kalitesini nesnel olarak ölçmek amacıyla kadın sağlığı göstergeleri (ölçütleri) kullanılır. Bu göstergelerin en önemlileri; kadınların eğitim durumu, ilk evlenme yaşı, çalışma yaşamına katılım (istihdam) oranı, ekonomik durum (gelir düzeyi) ve doğuşta beklenen yaşam süresidir. Bu ölçütler aynı zamanda o ülkenin insani gelişmişlik seviyesini de ortaya koyar. Eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe kadınların sağlık göstergelerinde belirgin bir iyileşme gözlenir.
Türkiye'de kadınların karşılaştığı başlıca sağlık sorunları biyolojik, sosyal ve ekonomik faktörlerin bir bileşimi olarak ortaya çıkar. Bu sorunların başında beslenme bozuklukları ve anemi (kansızlık) gelmektedir. Özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen anemi, kalp hastalıkları başta olmak üzere birçok kronik rahatsızlığa zemin hazırlar. Bunun yanı sıra meme, rahim ve yumurtalık kanserleri kadınlarda en sık görülen onkolojik sorunlardır.
Üreme organı enfeksiyonları, pelvik organlarda sarkmalar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar (Gonore, Sifiliz, AIDS vb.), cinsel taciz, tecavüz ve kadına yönelik şiddet de kadın sağlığını tehdit eden diğer majör sorunlar arasında yer alır. Bu sorunların büyük bir kısmı kadının üreme fonksiyonları ve toplumsal cinsiyet rolleriyle doğrudan ilişkilidir ve doğurganlık döneminde yoğunlaşma eğilimi gösterir.
Kadın sağlığı sorunlarının çözülmesinde ve önlenmesinde üç temel strateji anahtar rol oynamaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi kadınların eğitim düzeyinin yükseltilmesidir. Eğitimli kadınlar kendi sağlıkları hakkında bilinçli kararlar alabilir, sağlık hizmetlerinden daha etkin yararlanır, gelir getiren işlerde çalışarak ekonomik bağımsızlık kazanır ve toplumsal statülerini yükseltirler. Eğitim düzeyi yükseldikçe kadınların erken yaşta evlenme oranları da azalmaktadır.
İkinci temel strateji, erken yaşta evlenmelerin önlenmesidir. Kadın sağlığı açısından en uygun evlenme yaşı 20-25, en uygun doğum yapma yaş aralığı ise 20-30 yaşlarıdır. Erken yaşta evlilikler, adölesan (18 yaş altı) gebelikleri ve aşırı doğurganlığı beraberinde getirir. Aşırı doğurganlık; erken yaşta, çok sayıda (4'ten fazla), sık aralıklarla (2 yıldan az) ve ileri yaşta (35 yaş üstü) yapılan riskli gebelikleri kapsar. Bu dört tip gebelik kadın sağlığını doğrudan bozan en tehlikeli durumlardır.
Üçüncü strateji ise kadınların üreme sağlığı hizmetlerinden tam ve etkin bir şekilde yararlanmalarının sağlanmasıdır. Aile planlaması, doğum öncesi bakım, güvenli doğum ve doğum sonu (lohusalık) bakım hizmetlerini kapsayan üreme sağlığı hizmetleri, kadınların riskli gebeliklerden korunmasını ve sağlıklı annelik süreçleri geçirmesini sağlar. Bu hizmetlerin yaygınlaştırılması ve ücretsiz sunulması, anne ölüm oranlarının düşürülmesinde en kritik faktördür.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarından itibaren Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen reformlarla kadının yasal ve toplumsal statüsünü yükseltme konusunda özgün bir tarihsel deneyime sahiptir. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde fırsat eşitliği sağlanmış, 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ile kadınlar aile içinde ve bireysel alanda eşit haklar kazanmıştır. Türk kadını, birçok Batı ülkesinden önce, 1930'da yerel ve 1934'te genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir.
Eğitim alanında son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedilmiş olsa da cinsiyetler arası eşitsizlik varlığını sürdürmektedir. Türkiye'de 25 yaş ve üzeri nüfusta okuma yazma bilmeyen kadın oranı %5.4 iken, erkeklerde bu oran %0.8'dir. Kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe istihdam oranları da artmaktadır. Türkiye'de kadınların iş gücüne katılım (istihdam) oranı %31.3 gibi düşük bir seviyede olup, erkeklerde bu oran %65.7'dir. Kadınların iş yaşamından erken ayrılmalarının en büyük nedeni ev ve iş yaşamını uyumlaştırmakta yaşadıkları güçlüklerdir.
Siyaset ve karar alma mekanizmalarında kadın temsili de yetersiz düzeydedir. Günümüzde kadınların parlamentodaki temsil oranı %19.9'dur ve kabinedeki 17 bakanlıktan sadece birinin başında kadın bakan bulunmaktadır. Kadınların karar mekanizmalarında yeterince yer almaması, kadın sorunlarına yönelik duyarlılığın ve yasal çözümlerin geliştirilmesini yavaşlatmaktadır. Sağlık alanında ise doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlar için 80.0 yaş, erkekler için 74.7 yaş olup, kadınlar erkeklerden ortalama 5 yıl daha uzun yaşamaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü kadına yönelik şiddeti; cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona fiziksel, cinsel veya ruhsal hasar veren ya da verme olasılığı bulunan, özgürlüklerin kısıtlanmasına yol açan her türlü davranış olarak tanımlar. Şiddet, kadın sağlığını darmadağın eden ve temel insan haklarını ihlal eden en büyük engellerden biridir. Türkiye'de şiddete maruz kalan her 10 kişiden 8'i kadın olup, şiddet uygulayanların %90'ı erkek, %63'ü ise kadının kendi eşidir.
Kadının karşılaştığı en yaygın şiddet türleri sırasıyla fiziksel, duygusal, sosyal, ekonomik ve cinsel şiddettir. Türkiye'deki kadınların %36'sı yaşamlarının en az bir döneminde şiddete maruz kalmaktadır. Şiddet, kadınlarda kronik sağlık sorunlarına, depresyona ve intihar eğiliminin artmasına neden olmaktadır. Eğitim ve gelir düzeyi düşük olan kadınlar ile kırsal kesimde yaşayan kadınlar fiziksel şiddete daha fazla maruz kalmaktadır.
Türkiye'de kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında önemli yasal ve teknolojik adımlar atılmıştır. 2012 yılında yürürlüğe giren "6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun" ve bu kanun kapsamında kurulan Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM), mağdurlara çok yönlü destek sunmaktadır. Ayrıca, 2018 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından geliştirilen KADES (Kadın Acil Destek Uygulaması) mobil uygulaması, kadınların acil durumlarda tek tuşla emniyet güçlerine ulaşmasını sağlayarak koruyucu bir kalkan görevi üstlenmektedir.