Bugün sizlerle ülkelerin kalkınma hikayelerinde enerjinin neden bu kadar hayati bir rol oynadığını ve zaman içinde enerji kaynaklarımızı nasıl değiştirip geliştirdiğimizi konuşacağız. Aslında dünyadaki ekonomik eşitsizlikleri anlamanın en net yolu enerji tüketimine bakmaktır. Bugün gelişmiş dediğimiz o refah seviyesi yüksek ülkeler, dünya nüfusunun çok küçük bir kısmını oluşturmasına rağmen enerjinin de aslan payını tüketiyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde ise durum biraz daha farklı; buralarda enerji tüketimi hem düşük hem de hâlâ odun veya tezek gibi gayri ticari kaynaklara dayanıyor. Sanayiden ulaşıma, modern tarımdan evlerimize kadar her yerde enerjiye mutlak bir ihtiyacımız var. Dolayısıyla bir ülkenin hangi enerjiyi ne kadar kullandığı, onun gelişmişlik düzeyini ele veren en temel kriterdir. İnsanlığın enerjiyle imtihanı aslında çok eski çağlara dayanıyor. İlk başta odunla ısınıyor, tarlayı hayvan gücüyle sürüyorduk. Su çarkları ve yel değirmenleri işimizi biraz olsun kolaylaştırıyordu ama rüzgârın ve suyun da bir standardı yoktu ki. Rüzgâr esmeyince ya da akarsu rejimi bozulunca sanayi tesisleri de mecburen küçük ve dağınık kalıyordu. Tabii 17. ve 18. yüzyıllarda o büyük devrim, yani Sanayi Devrimi kapıyı çaldı ve kömür sahneye çıktı. Kömürle birlikte makineler hızlandı, fabrikalar büyüdü ve bugünkü dev sanayi şehirlerinin temeli atıldı. Ardından 19. yüzyılın ikinci yarısında elektrik hayatımıza girdi. Petrol de o dönemde keşfedilmişti ama uzun süre sadece lambaları aydınlatmak için kullanıldı. Asıl kopuş yirminci yüzyılda içten patlamalı motorun icat edilmesiyle yaşandı. İşte o yüzden bu döneme motor devri diyoruz. Petrol bir anda dünyanın en gözde yakıtı haline geldi, yetmedi petrokimya sanayisinin hammaddesi oldu. Doğalgaz önce evlerimize girip mutfaklarımızı ısıttı, sonra termik santrallerde elektrik üretimi için vazgeçilmez oldu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra ise nükleer enerjiyle tanıştık. Tartışmalara açık olsa da nükleer, özellikle dışa bağımlılığı azaltmak için stratejik bir seçenek olarak masada duruyor. Tabii ki dünyada enerji tüketimi inanılmaz bir hızla artıyor. Yirminci yüzyılın başında yarım milyar TEP olan dünya enerji tüketimi, günümüzde on iki milyar TEP seviyelerini aşmış durumda. Özellikle bin dokuz yüz elli sonrasında sanayileşme hızı tavan yapınca bu talep de patladı. Peki, ülkeler bu kaynakları seçerken neye dikkat ediyorlar? Tamamen teknolojiye, ekonomiye ve coğrafi uygunluğa. Mesela Çin'in elinde bolca kömür olduğu için adamlar çevre sorunlarına rağmen kömürden vazgeçmiyorlar ki petrole döviz ödemesinler. Norveç gibi ülkeler ise akarsuları güçlü olduğu için hidrolik güce yükleniyorlar. Bir de işin fiyat ve kriz boyutu var. Mesela İngiltere uzun süre Kuzey Denizi'ndeki petrolü pahalı olduğu için çıkarmadı ama o meşhur yetmişli yıllardaki petrol krizleri yaşanıp fiyatlar fırlayınca, o deniz altındaki petrolü çıkarmak birden ekonomik hale geliverdi. Fosil yakıtlar içinde petrolün yeri bambaşka çünkü hem ulaşımdan sanayi hammaddesine kadar her alanda kullanılıyor hem de boru hatlarıyla, gemilerle çok kolay taşınabiliyor. Bin dokuz yüzlerin başında dünya kömürle dönerken, bin dokuz yüz altmışlarda ilk defa petrol kömürü sollayıp geçti. Kömür tüketimi hiçbir zaman mutlak olarak düşmedi ama petrolün hızı karşısında oransal olarak geride kalmaktan kurtulamadı. Bugün artık güneşten rüzgâra kadar yenilenebilir kaynakları konuşuyor, bir yandan da tasarruf ve akılcı tüketim yollarını arıyoruz çünkü gelecekte enerjisiz kalma lüksümüz yok.