Engellilik, bireylerin yaşam kalitesini, toplumsal katılımını ve gelişimsel süreçlerini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir olgudur. Türkiye'de engellilik alanında gerçekleştirilen en kapsamlı bilimsel çalışmalardan biri, 2002 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve dönemin Özürlüler İdaresi Başkanlığı (ÖZİDA) ortaklığıyla yürütülen 'Türkiye Özürlüler Araştırması'dır. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye genel nüfusunun %12.29'u engelli bireylerden oluşmaktadır. Bu oran, araştırma döneminde yaklaşık olarak 8,4 milyon kişiye tekabül etmektedir.
Araştırmada elde edilen veriler, engellilik türlerinin nüfus içindeki dağılımını da detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Türkiye'deki engelli nüfusun en büyük oranını %9.7 ile kronik (süreğen) hastalığı olan bireyler oluşturmaktadır. Diğer engellilik türlerinin oranları ise sırasıyla şu şekildedir: Ortopedik engelliler %1.25, zihinsel engelliler %0.48, dil ve konuşma engelliler %0.38, işitme engelliler %0.37 ve görme engelliler %0.6 düzeyindedir.
Bu istatistiksel veriler, engellilikle mücadele, sosyal politika üretimi ve rehabilitasyon hizmetlerinin planlanmasında kronik hastalıkların ve fiziksel engellerin ne denli büyük bir paya sahip olduğunu göstermektedir. Kitabın bu ünitesi, söz konusu engellilik türlerini hem oluşum nedenlerine göre hem de kaynaklarına göre iki temel başlık altında detaylandırarak incelemektedir.
Oluşum nedenlerine göre engellilik, bireyin yaşam döngüsünde engelin ortaya çıktığı zamana ve etkenlere bağlı olarak 'doğuştan gelen engellilik' ve 'sonradan gelen engellilik' olmak üzere iki ana grupta tasnif edilmektedir. Doğuştan gelen engellilik, bireyin anne karnındaki gelişim sürecinde veya doğum anında meydana gelen olumsuzluklar neticesinde fiziksel ya da zihinsel bir yetersizlikle dünyaya gelmesini ifade eder.
Doğuştan gelen engelliliğin nedenleri arasında genetik faktörler, anne adayının hamilelik döneminde geçirdiği ateşli ve bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme, maruz kalınan röntgen ışınları (radyasyon), sigara, alkol ve bilinçsiz ilaç kullanımı yer almaktadır. Ayrıca doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması, kordon dolanması ve beyin zedelenmesi gibi travmatik durumlar da doğuştan engelliliğe yol açar. Bu etkenler sonucunda doğuştan kalça çıkıklığı, çarpık ayaklılık, kol-bacak eksiklikleri, görme ve işitme kayıpları gibi yapısal ve işlevsel engeller ortaya çıkabilmektedir.
Sonradan gelen engellilik ise doğum sonrasındaki yaşam sürecinde dışsal faktörler, kazalar ve hastalıklar sebebiyle meydana gelen engellilik durumudur. Bu grupta birinci sırayı trafik, iş, spor ve ev kazaları ile yangınlar ve düşmeler almaktadır. İkinci grupta ise tüberküloz, cüzzam, frengi, çocuk felci, menenjit gibi enfeksiyonel ve ateşli hastalıklar ile şeker hastalığı ve hipertansiyon gibi görme kaybına yol açabilen sistemik rahatsızlıklar yer alır. Üçüncü grupta ise savaşlar, doğal afetler, yoksulluk, kötü beslenme ve olumsuz çevre koşulları gibi sosyo-ekonomik ve çevresel faktörler engelliliğin ortaya çıkmasında tetikleyici rol oynamaktadır.
Zihinsel engellilik, merkezi sinir sisteminde çeşitli nedenlerle oluşan zedelenmeler sonucunda, bireyin zihinsel gelişim sürecinde (özellikle 18 yaşından önce) ortaya çıkan yavaşlama veya gerileme durumudur. Bu durum, bireyin akademik, fiziksel, psikolojik, sosyal ve dil gelişimi alanlarında ortalamanın altında performans göstermesine ve uyum sağlama davranışlarında sürekli yetersizlik yaşamasına neden olur. Uluslararası literatürde bireyleri rencide etmemek adına 'öğrenme güçlüğü' veya 'zihin yetersizliği' terimleri de tercih edilmektedir.
Zihinsel engelliliğin teşhisinde ve sınıflandırılmasında en temel ölçüt zekâ düzeyidir (IQ). Amerikan Mental Retardasyon Birliği'nin (AAMR) kabul ettiği standartlara göre, IQ düzeyi 70-75 ve altında olan bireyler zihinsel engelli olarak kabul edilmektedir. Zihinsel engelliler homojen bir grup değildir; tıp, eğitim ve ağırlık derecesine göre farklı sınıflandırmalara tabi tutulurlar. Eğitimsel sınıflandırmada; eğitilebilir (IQ 47-75), öğretilebilir (IQ 25-44) ve klinik bakıma muhtaç (IQ 24 ve altı) olmak üzere üç grup bulunur. Eğitilebilir çocuklar özel eğitimle ilkokul düzeyinde akademik beceriler ve özbakım becerileri kazanabilirken, öğretilebilir çocuklar sadece günlük yaşam, pratik iletişim ve özbakım becerilerini öğrenebilirler.
Ağırlık derecesine göre sınıflandırmada ise hafif, orta, ağır ve çok ağır düzeyde zihinsel yetersizlik basamakları mevcuttur. Hafif düzeyde yetersizliği olanlar normal bireylerden dış görünüş olarak ayırt edilemezler ve genellikle akademik beklentilerin arttığı ilkokul 3. veya 4. sınıfta fark edilirler. Çok ağır düzeyde zihinsel yetersizliği olan bireylerde ise genellikle sinirsel ve motor engeller de eşlik eder, yaşam boyu tam bağımlı bakım ve gözetim altındadırlar. Ruhsal engellilik ise zihinsel engellilikten farklı olarak duygu güçlüğü, mizaç dalgalanmaları, şizofreni, anksiyete, kişilik bozuklukları ve uyum sorunları gibi psikiyatrik ve bilişsel bozuklukları kapsar.
Fiziksel engellilik, bireyin anatomik yapısında veya fizyolojik sistemlerinde meydana gelen bir bozukluk nedeniyle hareket, algı veya koordinasyon yeteneklerinin sınırlanması ya da tamamen işlevsiz hale gelmesidir. Fiziksel engellilik başlığı altında görme, işitme, konuşma, ortopedik engeller ve kronik hastalıklar incelenmektedir.
Görme engelliliği, gerekli tüm tıbbi ve optik düzeltmelere rağmen bireyin görme keskinliğinin sağlıklı bir insana göre 10'da 1'inden (20/200 oranından) daha az olması ya da görüş sahasının 20 dereceden daha dar olması durumudur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) görme engelliliğini; düşük düzeyde görme engellilik, yüksek düzeyde görme engellilik ve körlük olarak üç grupta tasnif etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sınıflandırmada ise okuma ve ayrıntıları seçebilmeyi sağlayan 'merkezi görüş kaybı' ile bireyin bağımsız hareket edebilmesini sağlayan 'çevresel görüş kaybı' esas alınmaktadır.
Dünya genelinde yaklaşık 314 milyon görme engelli birey olduğu ve bunların %90'ının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Görme engelli bireylerin eğitiminde dokunarak ve işiterek öğrenme süreçleri ön plana çıkar. Bu bağlamda, görme engellilerin okuma-yazma öğrenmesini sağlayan kabartma yazılardan oluşan Braille Alfabesi en temel eğitsel araçtır. Görme engelli çocukların eğitiminde yatılı okullar, özel sınıflar ve akranlarıyla bir arada eğitim aldıkları kaynaştırma eğitimi modelleri uygulanmaktadır.
İşitme engelliliği, bireyin işitme duyarlılığının gelişim, uyum ve iletişim gereklerini karşılayamayacak düzeyde azalması durumudur. Tıbbi ve eğitsel açıdan, tüm düzeltmelere rağmen işitme kaybının 70 desibelden (dB) daha fazla olması durumu kesin işitme engeli olarak tanımlanır. İşitme kaybının derecesine göre bireyler 'ağır işitenler' (25-70 dB arası kayıp yaşayan ve yardımcı cihazlarla hayatını sürdürenler) ve 'işitme engelliler' (70 dB ve üzeri kayıp yaşayan, işitme duyusundan hiç yararlanamayanlar) olarak ikiye ayrılır.
Uluslararası standartlara göre işitme kaybı dereceleri desibel aralıklarına göre belirlenir: 10-15 dB arası normal işitme, 16-25 dB çok hafif, 26-40 dB hafif, 41-55 dB orta, 56-70 dB orta-ileri, 71-90 dB ileri ve 91 dB üzeri çok ileri derecede işitme kaybını ifade eder. İşitme engeli vakalarının %95'i doğum öncesinde, doğum anında veya çocuğun dil kazanım sürecinden önce ortaya çıkarken, sadece %5'i dil kazanımından sonra meydana gelmektedir. İşitme engeli, bireyin sosyal etkileşimini ve dil gelişimini doğrudan etkilediğinden, akran gruplarından uzaklaşma ve anti-sosyal eğilimler gösterme riski taşır.
Konuşma engelliliği ise sesin çıkışında, ritminde, akıcılığında veya dağılımında meydana gelen bozuklukları ifade eder. Doğuştan işitme engelli olan bireylerin büyük bir kısmı sesleri duyamadıkları için konuşmayı da öğrenemezler ve bu durum halk arasında 'sağır ve dilsiz' olarak adlandırılır. Konuşma engelliliği kapsamında kekemelik, telaffuz kusurları, afazi (söz yitimi), gırtlağı alınanlar ile dil, dudak ve çene yapısındaki anatomik bozukluklar yer almaktadır.
Ortopedik engellilik, kas, iskelet ve eklem sisteminin hastalıklar, kazalar veya genetik nedenlerle işlevlerini yerine getirememesi sonucu ortaya çıkan hareket kısıtlılığı durumudur. Tarihsel olarak 'ortopedi' terimi ilk kez 1742 yılında Fransız Doktor Nicholas Andre tarafından çocuklardaki şekil bozukluklarını düzeltme anlamında kullanılmıştır. Ortopedik engellilik; boyun eğriliği, kamburluk, çarpık ayak, doğuştan kalça çıkığı, kemik erimesi, kas güçsüzlüğü, felçler, serebral palsi (vücut duruşu ve hareket bozukluğu) ve spina bifida (omurganın açık kalması) gibi durumları kapsar.
Kronik (süreğen) hastalıklar ise bireyin çalışma kapasitesini, sosyal uyumunu ve günlük işlevlerini sürekli olarak olumsuz etkileyen, uzun süreli tedavi ve bakım gerektiren rahatsızlıklardır. Kronik hastalıklar arasında şeker hastalığı, guatr, fenilketonüri gibi metabolik hastalıklar; romatoid artrit ve kas distrofileri gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları; süreğen nörolojik, kalp, kan ve solunum yolu hastalıkları ile kanser, yüksek tansiyon ve HIV/AIDS yer almaktadır.
Kronik hastalıkların en kritik yönü, hastalık belirtileri (semptomlar) dışarıdan fark edildiğinde vücuttaki hasarın çoktan gerçekleşmiş olmasıdır. Bu nedenle kronik hastalıklarda tam bir iyileşme sağlanması genellikle mümkün olmamakta ve hastalık ortaya çıkmadan önce koruyucu önlemlerin alınması hayati önem taşımaktadır. Türkiye Özürlüler Araştırması'nda da görüldüğü üzere, kronik hastalıklar Türkiye'deki en yaygın engellilik türünü oluşturmaktadır.