Doğum ile ölüm arasında geçen sürede bireyin yaşadığı, toplumun beklentileri ile şekillenen, biyolojik, sosyal ve kültürel özelliklerin kategorize edildiği dönemler genel olarak yaşam evreleri olarak değerlendirilebilir. Bu evrelerin her birindeki gelişimsel beklentiler içinde yaşanılan toplumun kültürel özelliklerine ve değerlerine göre şekillenmektedir. Yaşlılık evresi de bu evrelerden birisi olup, kendinden önceki evrelerde kişisel yaşam biçiminin bir sonucu olarak şekillenen bir dönemdir.
Bireylerin biyolojik geçmişi, kalıtsal özellikleri, yaşam biçimi, psikolojik özellikleri, sosyal-kültürel ilişkileri bu yaşlılık evresinin süresini ve niteliğini belirleyen unsurlar olarak görülebilir. Aktif ve sağlıklı yaşlanmada kişilik özelliklerinin ne düzeyde etkili olduğu, bireyin sahip olduğu kişilik özelliklerinin yaşlanmayı kabullenme, değişen rol ve statüye uyum sağlamada ne düzeyde etkili olduğunun da üzerinde durulması gerekmektedir.
Yaşlılık dönemindeki bireyler, kişilik özelliklerine ve yaşam süresince edindikleri deneyimlere bağlı olarak karşılaştıkları zorluklara karşı farklı tutum ve davranış geliştirirler. Kişilik özelliklerinde değişikliklerin karşılaşılan zorlukları algılama ve uygun tepkiler verdiklerini belirlemek üzere çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, yaşlılığın sadece biyolojik bir gerileme dönemi olmadığını, psikolojik sermayenin ve geçmiş birikimlerin sürece yön verdiğini göstermektedir.
Reichard, Livson ve Peterson (1962) 55 ve 84 yaş aralığında olan 87 erkeği inceleyerek yaptıkları çalışmada, yaşlılığa özgü kişilik tipolojisi geliştirmeye çalışmışlardır. Yaşlılık dönemine özgü hayata uyum sağlayan yaşlılar ve daha az uyum sağlayan yaşlılar olarak iki grup oluşturmuşlardır. Hayata uyum sağlamış olan yaşlılar grubunu 'olgun', 'salıncaklı sandalyeli' ve 'zırhlı' olarak; hayata daha az uyum sağlayanlar grubunu ise 'kızgın' ve 'kendinden nefret eden' tip olarak sınıflandırmışlardır.
Olgun tip grubundaki yaşlılar, yaşamdan zevk alan, içinde bulunduğu döneme iyi uyum sağlamış ve her anını en iyi şekilde değerlendirme gayreti içinde olan, olayların olumsuz yanlarından çok olumlu yanlarına odaklanan, geçmişte yaşadıklarına takılı kalmayan yaşlıları tanımlamaktadır. Salıncaklı Sandalyeli tip, yaşama olgun gruptan daha pasif bir biçimde yaklaşan, emekli olduğuna ve sorumluluklarının bir kısmından kurtulduğu için mutlu olan, daha az hareketli yaşamayı seven ve bu şekilde huzurlu yaşayan ve yaşlılık döneminde başarılı olan yaşlılardır.
Zırhlı tip, yaşlanma döneminin getirdiği sonuçları korkuyla karşılayan kişilerdir. Yaşlılık döneminin getirdiği sorunlarla yüzleşmekten kaçıp, bu mücadelede ortaya çıkan duyguları bastırmaya çalışırlar. Dışarıya karşı mutlu görünmeye çalışarak yaşadıkları hayata uyum sağlamaya çalışırlar. Kızgın tip grubundaki yaşlılar, yaşlılık döneminin getirdiği sorunlardan ve bu sorunların olası sonuçlarından korkan, ortaya çıkan duygu ile yüzleşmekten kaçınan yaşlılardır ve kendi kendileriyle barışık değildirler. Kendinden Nefret Eden tip ise gündelik sorunları kabul etmede güçlük yaşayan, bu sorunları hakkında kendisini kınayan ve ölümü yaşadığı sorunlarda ve kendinden bir kurtuluş olarak gören yaşlılardır.
Aktif yaşlanma; Dünya Sağlık Örgütünün bireyin fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik haline sahip olma şeklindeki 'sağlık' tanımından esinlenerek geliştirilen; yeterli ve dengeli beslenme, koruyucu sağlık hizmetlerine erişebilme, fiziksel ve zihinsel olarak aktif olma, güvenli bir çevre içinde yaşama, çalışma ve sosyal çevre içinde aktif olarak yer alabilme koşullarını yerine getirebilen bireylerin yaş alma süreçlerine verilen isimdir. Aktif yaşlanma kavramının odağında kişinin kayıplarından daha çok güçlü yanlarının olduğu; ayrıca sadece yaşlılık döneminde bile kazanılan yeni yaşam becerilerinin sağlıklı olarak yaşamını sürdürmede etkili olabileceği vurgulanmaktadır.
Aktif yaşlanmanın altı belirleyici faktörü bulunmaktadır. Bunlar; sağlık ve sosyal hizmetlere erişebilme, davranışsal belirleyiciler (fiziksel aktivite, egzersiz, beslenme), kişisel belirleyiciler (biyolojik, genetik ve psikolojik özellikler), fiziksel çevre ile ilgili belirleyiciler (güvenli ortam, düşük çevre kirliliği), sosyal çevreye bağlı belirleyiciler (eğitim, sosyal bakım) ve ekonomik belirleyicilerdir (gelir, sosyal güvenlik). Bu altı faktörü çevreleyen ve karşılıklı olarak etkileşen iki temel belirleyici ise kültür ve cinsiyettir.
Bu modelde iki temel anahtar kavram ortaya çıkmaktadır: Otonomi ve Bağımsızlık. Otonomi, bireyin kontrol etme, baş etme ve karar verme beceri düzeyi olarak tanımlanır. Bağımsızlık ise başkalarından kendi tercih ve kuralları çerçevesinde hiç ya da çok az düzeyde yardımla toplum içinde bağımsız bir şekilde yaşayabilme becerisi olarak tanımlanmaktadır. Bu iki kavram, yaşlı bireyin kendi yaşamı üzerindeki söz hakkını ve kendi kendine yetebilme sınırlarını belirler.
Erikson'un psikososyal gelişim kuramından esinlenerek Patterson ve arkadaşları (2018) tarafından oluşturulan yaşam evreleri modelinde bireyin doğumundan ölümüne kadar olan süreç belirli evrelere ayrılarak her evrenin ana ikilemi ile bu ikilemden başarılı-patolojik çıkışı karakterize eden parametreler verilmiştir. Her bir evrede bireyin öz tanımlamasının yönü onun kendilik algısını ve toplum tarafından kabul edilme düzeyini belirlemektedir. Evrelerde olumlu öz tanımlamanın gerçekleşmesi bir sonraki aşamanın da olumlu tanımlanmasının koşulunu oluşturmaktadır.
Yaşlılık (60-75 yaş) evresinin ana ikilemi 'Benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk' olarak tanımlanır. Bu evrede olumlu öz tanımlama 'Bilgelik' erdemini getirirken, olumsuz öz tanımlama 'Umutsuzluk' ile sonuçlanır. İhtiyarlık (75+ yaş) evresinde ise 'Ölümsüzlüğe karşı yok olma' ikilemi yaşanır. Bu dönemin olumlu kazanımı 'Güven' iken, olumsuz kazanımı 'Güvensizlik' olarak karşımıza çıkar. Benlik bütünlüğüne sahip olan birey geleceğe umutla bakar ve hayatı olumlu ve olumsuz yönleriyle kabul edip kendiyle ve çevresiyle uyum içinde bir yaşam sürer.
Buna karşılık, geçmişe saplanıp kalma, pişmanlık ve memnuniyetsizlik, yaşamdan ve gelecekten tüm beklentilerin ortadan kalktığı durumlar umutsuzluk duygusunu besler. Bu duygu kıskacında çevresiyle etkileşimi ve üretkenliği azalan yaşlı birey, yalnızlığa ve izolasyona sürüklenir. Bu nedenle her yaşam evresine yönelik psiko-sosyal faktörlerin aktif ve sağlıklı yaşlanmayı sağlamak için yeniden organize edilmesi gerekmektedir.
Bir ailenin üyesi olarak her birey doğumdan ölüme kadar geçen sürede belirli aşamalardan geçmektedir. Bu süreç aile yaşam döngüsü olarak kavramsallaştırılmıştır. Aile yaşam döngüsü; kök aile, evden ayrılma, evlilik öncesi, çocuksuz çift, küçük çocuklu aile, genç çocuklu aile, çocukların evden ayrılması ve yaşlılık aşaması olmak üzere çeşitli dönemleri kapsar. Her bir aşamada bireyin ve ailenin üstlenmesi gereken gelişimsel görevler bulunur.
Yaşlılık aşaması olarak adlandırılabilecek yaşamın geç dönemleri aşamasında karşımıza çıkan görevler şunlardır: fizyolojik değişimlerin hız kazanması ve daha görünür hale gelme durumu ile baş edebilme, aile bütünlüğünün sağlanmasında çocukların daha fazla ve merkezde görev almasına uyum sağlayabilme, uzun yaşamın ve bunun sonucu kazanılan deneyimlerin getirdiği bilgeliği odak noktası olarak alabilme, eş ve akran kayıpları durumuna kendini hazırlama ve bu durumla başa çıkabilme becerisi geliştirme ve nihayetinde tüm hayatıyla hesaplaşarak kendini ölüme hazır hissetmedir.
Tüm bu görevlerin başarılması hem yaşamdan alınan doyumu belirlemede hem de bir sonraki aşamaya hazırlanmada önem kazanmaktadır. Yaşlanmayla birlikte rollerin değişimi, yetişkin çocuklara bağımlılık durumu, yetersiz sosyal çevre desteği, gelirdeki azalma gibi sosyal faktörlere ek olarak bakım verenlerle yaşanan çatışma, stres, anksiyete ve depresyon riskini artırmaktadır.
Lazarus ve Folkman (1984), başa çıkmayı, 'kişinin kaynaklarını aşan belirli dış ve/veya iç talepleri yönetmek için sürekli değişen bilişsel ve davranışsal çabaları' olarak tanımlayarak stresle başa çıkmada iki yaklaşımı kavramsallaştırdılar: duygu odaklı ve sorun odaklı stratejiler. Duygu odaklı başa çıkmada bireyler strese bakış açısını değiştirerek stres seviyelerini düşürmeye çalışırlar. Sorun odaklı başa çıkmada ise bireyler stres oluşturan durumla yüzleşerek mantıksal ve planlı çözümler kullanırlar.
Stresli yaşam olaylarıyla başa çıkma becerileri Rosenbaum (1980) tarafından ifade edildiği şekliyle; duygusal-fizyolojik uyaranlarla başa çıkmada kendini kontrol edebilme, problem çözme yöntemlerini kullanma, anlık hazzı erteleyebilme ve yaşadığı olayları kendi yeteneği ölçüsünde çözebileceğine olan kişisel inancını kapsayan 'öğrenilmiş güçlülük' düzeyi ile ilişkilidir. Öğrenilmiş güçlülük düzeyi bireyde ne kadar yüksek olursa değişen koşullar ve onların ortaya çıkardığı problemlerle başa çıkma düzeyi de o ölçüde güçlü olacaktır.
Jonker ve arkadaşları baş etme mekanizmalarını üç grupta sınıflandırmıştır: Hayatı üzerinde kontrolü olduğu duygusu, öz yeterlilik ve öz saygı. Yaşlanmanın pozitif temel özelliklerini Hill (2011) ise; gizli veya keşfedilmemiş zorluklarla baş edebilme güçlerini harekete geçirebilme yeteneği, düşünce ve davranışta esneklik, yaşa bağlı gerilemeye dayalı konularda iyimser bir bakış açısı ve kişisel iyi oluşu doğrulayan kararlar vermek şeklinde belirtmiştir. Pozitif yaşlanma ölçeği (PAM) de esneklik, iyimserlik, kaynakların harekete geçirilmesi ve olumlu kararlar alma boyutlarından oluşur.
Pozitif psikoloji kavramı, insanların olumlu özelliklerine ve güçlü yanlarına odaklanır. Seligman ve Csikszentmihalyi'ye göre pozitif psikolojinin temel üç düzeyi bulunmaktadır: öznel deneyimler (mutluluk, refah, iyimserlik), bireysel seviyede olumlu özellikler (sevgi, cesaret, yaratıcılık, bilgelik) ve grup düzeyinde sivil erdemler (sorumluluk, özgecilik, hoşgörü). Psikolojik iyi oluş bileşenleri ise kendini kabul, bireysel gelişim, yaşam amacı, diğerleriyle olumlu ilişkiler, çevresel hakimiyet ve özerklik kavramlarından oluşmaktadır.
Sosyal boyutu ile yaşlanma, insanın bağımsız konumdan bağımlı konuma geçmesi, sosyal yönden özerkliğini yitirmesi ve sosyal alışkanlıklar ile toplum içindeki rollerinde meydana gelen değişimleri ifade eder. Doğumdan itibaren tüm bireylerin sevme sevilme, davranışlarının kabul görmesi-onaylanması ve statü ihtiyaçlarının giderilmesi olmak üzere üç temel ihtiyacı vardır. Yaşamsal ihtiyaçların kronolojik yaş almayla sabit kalmasına karşın, bu ihtiyaçları karşılamak üzere kullandığımız kaynaklar sürekli azalmaktadır.
Bu ihtiyaçlar-kaynaklar dengesini sağlayabilmek, değişmeyen ihtiyaçları karşılayabilmek için ihtiyaçları uyarlama becerisi geliştirmek aktif ve sağlıklı yaşlanmada en etkili enstrümandır. Sosyal alanda rol almak, çocukların ve torunların bakımında yer almak, gönüllü organizasyonlara katılmak bilişsel işlevlerin kullanılmasına yol açarak aktif yaşlanmaya doğrudan katkı sunar.