Özet
Ana Sayfa » MEB Açık Öğretim Ortaokulu » 8. Sınıf » T.C. İnklap Tarihi ve Atatürkçülük 8
← Ünite 6

Ünite 6: Atatürk’ün Ölümü ve Sonrası — Konu Anlatımı

Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium

1Atatürk’ün Ölümünün Yansımaları

Mustafa Kemal Atatürk, askeri dehası, devlet adamlığı ve milletine adadığı ömrüyle sadece Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de akışını değiştiren nadir liderlerden biridir. Hayatının son dönemlerinde ağır hastalığına ve doktorlarının ısrarlı dinlenme uyarılarına rağmen yurt gezilerinden ve milletine hizmet etmekten vazgeçmemiş, cumhuriyetin en büyük eser olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. 1938 yılının Mayıs ayında güney illerine yaptığı gezide rahatsızlığı artmış, Dolmabahçe Sarayı'nda tedavi altına alınmıştır.

Doktorların tüm tıbbi müdahalelerine rağmen Atatürk, 10 Kasım 1938 tarihinde saat 09.05'te vefat etmiştir. Vefatının ardından 16 Kasım'da naaşı Dolmabahçe Sarayı'nın salonunda halkın ziyaretine açılmış, 21 Kasım 1938'de trenden Ankara'ya getirilerek geçici olarak Etnografya Müzesi'ne konulmuştur. Kalıcı anıt mezar olan Anıtkabir’in inşası tamamlandıktan sonra, 10 Kasım 1953’te naaşı ebedi istirahatgâhına nakledilmiştir. Naaşının bulunduğu bölümlere yurdun dört bir yanından topraklar getirilerek konulmuştur.

Atatürk’ün vefatı tüm yurtta büyük bir hüzne ve derin bir yas bulutunun çökmesine neden olmuştur. Türk halkı Atasını kaybetmenin üzüntüsünü gözyaşlarıyla yaşarken, başta A. Rıfkı Atay, Celal Bayar, Mareşal Fevzi Çakmak ve Yunus Nadi Abalıoğlu olmak üzere dönemin önde gelen şair, yazar ve devlet adamları onun eserlerini koruma ve yaşatma yönünde namus sözü vermişlerdir.

Atatürk’ün vefatı uluslararası alanda da geniş yankı uyandırmış, dünya basınında ve liderlerin demeçlerinde büyük bir üzüntüyle karşılanmıştır. Suriye’nin Ekabil Gazetesi, Yunan Başbakanı Yanis Mihal Metaksas, İran basını, İngiliz basını, Mısırlı yazar Aziz Hakkı, Fransız basını, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve ABD Başkanı Franklin Roosevelt gibi isimler yayınladıkları taziye mesajlarında Atatürk’ün sadece Türkiye için değil, tüm doğu milletleri, mazlum uluslar ve Avrupa için eşsiz bir kayıp olduğunu vurgulamışlardır.

2İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı Seçilmesi ve Siyasi Yaşamı

Atatürk’ün kasım ayı başlarında komaya girmesi ve 10 Kasım 1938'deki vefatı üzerine yeni cumhurbaşkanının kim olacağı konusunda Meclis içinde ve siyasi kulislerde yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Vefat günü Meclis Başkanı Mustafa Abdülhalik Renda vekâleten cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmiştir. 11 Kasım 1938'de olağanüstü toplanan TBMM'de yapılan gizli oylama sonucunda İsmet İnönü Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.

Seçimin ardından Celal Bayar kabinesi usulen istifa etmiş, İsmet İnönü yeni kabineyi kurma görevini yine Celal Bayar’a vermiştir. İnönü’nün yönlendirmesiyle bu yeni kabinede İçişleri Bakanlığına Şükrü Kaya yerine Dr. Refik Saydam, Dışişleri Bakanlığına ise Tevfik Rüştü Aras yerine Şükrü Saraçoğlu getirilmiştir. Bu yönetim kademesi değişiklikleri dönemin siyasi dengeleri açısından kritik bir dönüm noktası oluşturmuştur.

İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığı görevini 1950 genel seçimlerine kadar sürdürmüştür. 1950 sonrasında Demokrat Parti iktidara gelirken, İnönü 1960 yılına kadar ana muhalefet partisi liderliğini yürütmüştür. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçilmiş, 10 Kasım 1961'de başbakanlığa atanmış ve 1965 yılına kadar bu görevi ifa etmiştir.

Siyasi yaşamına milletvekili olarak devam eden İnönü, 1972 yılında CHP Kongresi'nde kendi desteklediği grubun Bülent Ecevit karşısında yenilmesi üzerine genel başkanlık ve milletvekilliğinden istifa etmiştir. Hayatının sonuna kadar Anayasa gereği Cumhuriyet Senatosu tabii üyesi olarak kalan İnönü, 25 Aralık 1973 tarihinde vefat etmiştir.

3Atatürk’ün Bıraktığı Eserler

Mustafa Kemal Atatürk, çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren eğitime, yabancı dillere ve okumaya büyük bir tutku beslemiştir. Doğup büyüdüğü Selanik ve Manastır gibi kültürel açıdan zengin şehirlerin sosyokulturel yapısı onun fikir hayatının gelişiminde doğrudan etkili olmuştur. O, sadece askeri bir deha ve devlet yöneticisi değil, aynı zamanda binlerce yerli ve yabancı eseri defalarca okuyup notlar çıkaran entelektüel bir aydındır.

Okumaya verdiği önem kadar yazmaya da değer veren Atatürk, hayatı boyunca askerlikten eğitime, geometriden taktiğe kadar pek çok eseri kaleme almıştır. Yazmış olduğu başlıca eserler arasında Nutuk, Cumalı Ordugâhı, Takımın Muharebe Eğitimi, Bölüğün Muharebe Eğitimi, Taktik Tatbikat Gezisi, Geometri ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler yer almaktadır. Bu kitaplar onun teorik birikimini pratik sahaya aktarma yeteneğini gösterir.

Atatürk, askeri alanlardaki tecrübelerini ve ordunun eğitimini artırmak amacıyla Almancadan eserler çevirmiş veya bizzat kaleme almıştır. Örneğin, Genç Kurmay Yüzbaşı iken Almancadan çevirdiği 'Bölüğün Muharebe Eğitimi' ve 'Takımın Muharebe Eğitimi' gibi kitaplar meskûn mahallerde muharebe, savunma tertipleri, avcı hattı teşkili gibi temel taktik konularını subaylara öğretmeyi amaçlamıştır.

Atatürk’ün eğitime ve bilime verdiği katkının en somut örneklerinden biri de ölümünden bir buçuk yıl önce, 1936-1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’nda kendi eliyle yazdığı 'Geometri' kitabıdır. Bu eseri kaleme almasının temel sebebi, Arapça ve Farsça karmaşık terimlerin öğrencilerin öğrenimini geciktirmesini engellemek, Türkçe terimlerle bilimi anlaşılır kılmaktır.

4Yaklaşan Dünya Savaşı ve Atatürk’ün Öngörüleri

I. Dünya Savaşı sonrasında galip devletlerin mağlup devletlere imzalattığı çok ağır antlaşmalar, uluslararası dengeleri sarsmış ve kalıcı bir barış ortamı yaratamamıştır. İngiltere ve Fransa'nın öncülüğündeki İtilaf Devletleri'nin bu baskıcı tutumu, Mustafa Kemal Atatürk tarafından ileride yeni bir dünya savaşının çıkacağının kesin bir işareti olarak değerlendirilmiştir. Atatürk, hayatı boyunca 'Yurtta barış, dünyada barış' ilkesini savunmuş, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi bölgesel barış hamlelerine öncülük etmiştir.

Atatürk, dünya siyasetini ve Avrupa'daki gelişmeleri büyük bir dikkatle izlemiş, 1932 yılında ABD'li General Mac Arthur ile yaptığı görüşmede yeni bir dünya savaşının 1940-1946 yılları arasında çıkacağını öngörmüştür. Almanya'nın kısa sürede güçlü bir ordu kuracağını, İngiltere ve Rusya hariç tüm Avrupa'yı işgal edebileceğini belirtmiş; ayrıca ABD'nin bu savaşta tarafsız kalmayarak müdahale edeceğini ve Almanya'nın ancak bu müdahaleyle yenilebileceğini tam zamanında tahmin etmiştir.

İtalya'nın Habeşistan'a saldırmasını ve Almanya'nın ırkçı, agresif dış politikasını yeni bir dünya savaşının fiili başlangıcı olarak gören Atatürk, 1938'de yakın bir fırtınanın kopacağını ifade etmiştir. Hasta yatağında Afet İnan'a verdiği talimatlarda, çıkacak olan bu büyük dünya savaşında Türkiye’nin tarafsız kalmasının, komşularla ve diğer devletlerle olan anlaşmalarını güçlendirmesinin ve ekonomik planlarını hızlandırmasının hayati önem taşıdığını vurgulamıştır.

İtalya'nın On İki Ada üzerindeki saldırgan tutumundan endişelenen Atatürk, ülkenin güvenliğini artırmak amacıyla Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin güçlendirilmesini istemiştir. Bu girişim sonucunda Boğazlar üzerindeki tam egemenlik ve silahsız bölgenin hâkimiyeti Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilmiş, böylece ülkenin stratejik bağımsızlığı güvence altına alınmıştır.

5II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye Etkileri ve Savaş Politikaları

1939-1945 yılları arasında yaşanan II. Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış ve pek çok ülkeyi ekonomik olarak çökertmiştir. Türkiye, İsmet İnönü'nün liderliğinde savaşa fiilen girmemesine rağmen, coğrafi ve stratejik konumu nedeniyle her iki bloktan (Mihver ve Müttefik devletler) yoğun baskılara maruz kalmıştır. Ülke kaynaklarının savunmaya ayrılması zorunluluğu, ekonomik, tarımsal ve sanayi üretiminin ciddi oranda düşmesine neden olmuştur.

Savaş döneminde yaşanan ekonomik sıkıntılar, karaborsacılık ve temel gıda maddelerindeki darlıklar karşısında devlet sert önlemler almak zorunda kalmıştır. Bu amaçla 1940 yılında çıkarılan Millî Korunma Kanunu ile üretim, dağıtım ve tüketim tamamen devlet denetimine alınmıştır. Ocak 1942'den itibaren ise ekmek, un, şeker ve et gibi temel ihtiyaç maddelerinde karne uygulamasına geçilmiş, yüksek kazanç elde edenlerden ise Varlık Vergisi Kanunu ile vergi alınmıştır.

Erkek nüfusun büyük bir kısmının 20-45 yaş arasında silahaltına alınması tarımsal üretimi olumsuz etkilemiş, bu sorunu aşmak ve bilimsel tarım tekniklerini yaygınlaştırmak amacıyla 1940 yılında Köy Enstitüleri kurulmuştur. Ayrıca olası hava saldırılarına karşı şehirlerde 'karartma' uygulamaları yapılmış ve sokağa çıkma yasakları getirilmiştir.

Savaşın sonlarına doğru uluslararası alanda demokratik rejimlerin güçlenmesi yönünde bir rüzgâr esmeye başlamıştır. Müttefiklerin Adana, Kahire ve Yalta konferanslarındaki baskıları neticesinde Türkiye, 1944'te Almanya ile siyasi ilişkilerini kesmiş, 23 Şubat 1945'te ise kâğıt üzerinde Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Bu diplomatik manevra sayesinde Türkiye, San Francisco Konferansı’na katılarak Birleşmiş Milletler’in kurucu üyeleri arasında yer alma hakkını elde etmiştir.

6Demokrasi Yolunda Atılan Adımlar ve Çok Partili Hayat

Cumhuriyetin ilk yıllarında çok partili hayata geçiş için yapılan iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmış ve uzun bir süre tek parti rejimiyle (CHP) yola devam edilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya’nın Boğazlar üzerindeki tehditlerinden kurtulmak ve demokratik değerleri savunan Batılı devletlerle (ABD ve Avrupa) iyi ilişkiler kurabilmek amacıyla çok partili rejime geçiş zorunluluk haline gelmiştir. Ayrıca savaş dönemindeki katı ekonomik tedbirler CHP yönetiminin içeriden eleştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Mecliste Toprak Reformu Kanunu görüşülürken Aydın milletvekili Adnan Menderes’in tasarıyı sert bir şekilde eleştirmesi parti içinde deprem etkisi yaratmıştır. 1945 yılında Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan adlı CHP milletvekilleri 'Dörtlü Tahrir' olarak bilinen önergeyi sunmuşlardır. Parti yönetiminin bu muhalefete karşı çıkması üzerine bu dört isim CHP'den ihraç edilmiş ya da istifa etmiştir.

Bu gelişmelerin ardından Nuri Demirağ tarafından 22 Eylül 1945’te Atatürk’ün vefatından sonra kurulan ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisi kurulmuştur. Çok geçmeden, 7 Ocak 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan öncülüğünde Demokrat Parti (DP) resmen kurulmuş ve Celal Bayar genel başkanlığa getirilmiştir.

Demokrat Parti’nin kuruluşuyla birlikte Türkiye genelinde siyasi hareketlilik artmış ve 21 Temmuz 1946’da Cumhuriyet tarihinin ilk çok partili seçimi gerçekleştirilmiştir. 'Açık oy, gizli sayım' yöntemiyle yapılan bu tartışmalı seçimde CHP 390, Demokrat Parti 65 ve bağımsızlar 7 milletvekili çıkararak meclise girmiştir. 1950 yılında ise 'Beyaz Devrim' olarak adlandırılan ve Demokrat Parti’nin iktidara geldiği seçimler Türk siyasetinde yeni bir dönemi başlatmıştır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250