Sesli Özet
← Ünite 1

Ünite 1: Yeniden Yapılanma Dönemi — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Yeniden Yapılanma Dönemi. Cumhuriyet'in ilan edildiği ilk yıllarda Türkiye, nüfusunun yarıdan fazlası kadın olan ancak kız çocuklarının eğitimi konusunda halkın son derece çekingen davrandığı bir toplumsal yapıya sahipti. Osmanlı Devleti'nden devralınan okuryazarlık oranı, savaş kayıpları da dahil edildiğinde en fazla %10 civarında seyretmekteydi. Cumhuriyet idaresi, toplumsal kalkınmanın ve modernleşmenin önündeki en büyük engel olarak gördüğü bu cehaleti yenmek amacıyla kız çocuklarının eğitimine ve kadın öğretmen sayısının artırılmasına öncelik veren bilinçli bir eğitim politikası başlattı. Lozan Barış Antlaşması'nda çözülemeyen ticari şartların ve küresel ekonomik zorlukların gölgesinde geçen 1923-1929 yılları arasındaki dönemde, devlet kısıtlı imkanlarına rağmen eğitim seferberliğinden taviz vermemiştir. 1938-1939 eğitim-öğretim yılına gelindiğinde ilkokul düzeyinde okul sayısı 7.862'ye, öğrenci sayısı 813.636'ya, öğretmen sayısı ise 17.120'ye ulaştırılmıştır. Okul ve öğretmen sayısında yaklaşık %75'lik bir artış sağlanırken, öğrenci sayısındaki artışın %100'ü aşması, genç nüfusun büyüme hızına yetişmekte hala zorlanıldığının somut bir göstergesidir. Ortaöğretim ve yükseköğretim düzeyinde de benzer bir büyüme ivmesi yakalanmıştır. 1938-1939 öğretim yılında ortaokul düzeyinde 228 okulda 3.402 öğretmen ve 83.642 öğrenciye; liselerde ise 75 okulda 1.329 öğretmen ve 24.363 öğrenciye ulaşılmıştır. Kurum ve öğretmen bazında %250-300, öğrenci bazında ise %400'lük bir büyüme kaydedilmiştir. Bu olağanüstü artışın temelinde, devletin eğitimin her kademesini tamamen ücretsiz hale getirmesi ve halkın çocuklarını okutma yönündeki artan arzusu yer almaktadır. Mesleki-teknik eğitim ve yükseköğretim alanlarında da planlı adımlar atılmıştır. 1923-1924 döneminde 64 okul ve 6.547 öğrenciyle faaliyet gösteren mesleki eğitim, 1938-1939'da 81 okul ve 12.352 öğrenciye yükselmiş ancak diğer eğitim kademelerinin gerisinde kalmıştır. Yükseköğretimde ise okul sayısı 19'a çıkarılmış, öğretim elemanı sayısı %150 artışla 855'e, öğrenci sayısı ise %250 artışla 10.213'e ulaşmıştır. Cinsiyet dengesi açısından, 1940-1941 verilerine göre kız öğrencilerin toplam içindeki payı %18'den %30,8'e, kadın öğretmen oranı ise %11,8'den %29'a yükselerek toplumsal dönüşümün öncüsü olmuştur. Osmanlı Devleti'nden devralınan Türkiye, tipik bir tarım toplumu niteliğindeydi. 1927 yılında gerçekleştirilen ilk tarım sayımı verilerine göre, ülke nüfusunun %67,7'si doğrudan çiftçilikle geçinmekteydi. Tarımsal nüfusun yoğunluğu Orta ve Kuzey Anadolu'da ülke ortalamasının üzerindeyken; Trakya, İstanbul, Bursa ve Kocaeli gibi batı bölgelerinde bu oran daha düşüktü. Çiftçi ailelerinin işlediği toprak miktarı coğrafi koşullara göre büyük değişiklik gösteriyor; Akdeniz'de ortalama 40, Trakya'da 60 dönüme kadar çıkan bu miktar, engebeli Doğu Anadolu ve Karadeniz illerinde (Artvin, Van, Bitlis, Ordu) 8-10 dönüme kadar geriliyordu. 1927 yılı itibarıyla ülkede tarım yapılan toplam alan 43.637.727 dönüm ile sınırlı olup, bu miktar ülke yüzölçümünün yalnızca %4,86'sına tekabül etmekteydi. Ekilen bu toprakların ezici bir çoğunluğunda (%89,5) tahıl üretimi yapılıyor, geri kalan kısımda ise %3,9 baklagil ve %6,6 sınaî bitkiler yetiştiriliyordu. Tarımsal üretimin verimliliği oldukça düşüktü; on dönümden alınan ortalama verim 614 kilo civarındaydı. Toplam tarımsal faaliyetin mali değeri 337 milyon lira olup, aile başına düşen ortalama yıllık gelir 192 liraydı. Ancak bu gelir de bölgeler arasında adaletsiz dağılıyordu; Akdeniz'de 378 liraya ulaşan aile geliri, Güneydoğu Anadolu'da 66 liraya kadar düşmekteydi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında tarımsal üretimin önündeki en büyük engellerden biri makineleşme yetersizliği ve adaletsiz toprak mülkiyeti yapısıydı. Ülke genelinde kullanılan 1.413.509 tarım aletinin yalnızca 15.711'i tarım makinesiydi ve 100 dönüme ortalama üç makine düşmekteydi. Toprak mülkiyeti açısından bakıldığında, köylülerin %8'inin hiç toprağı yoktu. Az ve orta topraklı köylüler nüfusun %87'sini oluşturmalarına rağmen ekili arazilerin sadece %34,5'ine sahiptiler. Buna karşılık, çiftçilerin yalnızca %5'ini oluşturan büyük toprak sahipleri, ekili arazilerin %65,5'ini ellerinde bulundurmaktaydı. Cumhuriyet hükümetleri, topraksız köylüyü topraklandırmak ve tarımsal üretimi artırmak amacıyla önemli adımlar attı. 1923-1934 yılları arasında şark mültecilerine, mübadillere, muhacirlere ve topraksız yerli çiftçilere 7.000.000 dönüm; 1934-1938 yılları arasında ise 3.000.000 dönüm olmak üzere toplam 10.000.000 dönüm arazi dağıtıldı. Bu arazilerin büyük kısmı 627.538 kişilik göçmen grubuna tahsis edildi. Ancak, yerel direnişler ve siyasi engeller nedeniyle köklü bir toprak reformu kanunu hayata geçirilemediği için dağıtılan bu toprakların neredeyse tamamı hazine arazilerinden karşılanmak zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyılın ortalarında başlattığı demiryolu yapımı, yerli sermaye birikimi yetersiz olduğu için tamamen yabancı yatırımcıların imtiyazlarına bırakılmıştı. Zamanla bu imtiyazlar, yabancı devletlerle siyasi ilişkileri yürütmek için bir araç haline gelmiş ve ulaşım ağını gayri millî bir yapıya büründürmüştü. Yabancı şirketlere cazip imkanlar sunmak adına demiryolu hattının her iki tarafındaki 5-10 kilometrelik alanda bulunan yer altı ve yer üstü kaynaklarını işletme hakkı verilmiş, ayrıca kilometre garantisi uygulanmıştı. Bu hatlarda çalışan personelin büyük kısmı da yabancı uyruklulardan oluşmaktaydı. Cumhuriyet hükümetleri, demiryollarını hem ekonomik kalkınmanın hem de millî güvenliğin temel şartı olarak görmüş ve hızlı bir millîleştirme hamlesi başlatmıştır. 1923 yılında Osmanlı'dan devralınan demiryolu hat uzunluğu 3.756 km, yıllık tren kilometresi ise 1.427.000 km idi. 1938 yılına gelindiğinde, büyük ekonomik zorluklara rağmen hat uzunluğu %100'e yakın bir artışla 7.148 km'ye, tren kilometresi ise 15.598.000 km'ye çıkarılmıştır. Bu hamle, on iki yıllık kesintisiz bir savaş döneminden çıkan bir ülke için olağanüstü bir başarıdır. Karayolu ulaşımında da benzer bir seferberlik yürütülmüştür. 1923 yılında yalnızca 2.500 km olan karayolu ağı, 1938 yılı itibarıyla 21.575 km uzunluğa ulaştırılmıştır. Cumhuriyet idaresi, ulaşım ağını 'memleketin kan damarları' olarak nitelendirmiş ve bu ağın millîleştirilmesini tam bağımsızlığın zorunlu bir gereği olarak görmüştür. Ancak, ilk on yılda bu devasa yatırımların çok kısa sürede ve tamamen öz kaynaklarla gerçekleştirilmeye çalışılması, tüm ekonomik fedakarlıkların tek bir neslin omuzlarına yüklenmesi gerekçesiyle o dönemde ciddi eleştirilere de hedef olmuştur. Osmanlı Devleti'nin son yüzyılında imzalanan ve yerli üretimi baltalayan kapitülasyonlar ile ticari antlaşmalar, dengesiz bir dış ticaret yapısı miras bırakmıştı. Ülke ekonomisi dışarıya yalnızca tarımsal ürünler ve ham madde satabilen, buna karşılık mamul maddeleri ithal eden dışa bağımlı ve zayıf bir karakter taşıyordu. 1923 yılı verilerine göre, 497.000 ton ithalata karşılık 145.000.000 lira (87 milyon dolar) ödenirken; yapılan 368.000 ton ihracattan yalnızca 85.000.000 lira (51 milyon dolar) gelir elde edilmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı %58,5 seviyesinde kalmış, dış ticaret dengesi kronik olarak açık vermiştir. 1923 yılı itibarıyla Türkiye'nin gayri safi millî hasılası (GSMH) 952.600.000 lira düzeyindeydi. Sektörel dağılıma bakıldığında; tarım sektörü 377.300.000 lira (%43,1), sanayi sektörü 125.700.000 lira (%10,6) ve hizmetler sektörü 449.600.000 lira (%46,3) paya sahipti. Kişi başına düşen millî gelir ise yalnızca 75,7 lira (45,3 dolar) seviyesindeydi. Mustafa Kemal Atatürk, askeri ve siyasi zaferlerin ekonomik başarılarla taçlandırılmadığı sürece kalıcı olamayacağını savunarak, tam bağımsızlığın temelini iktisadi kalkınmada görmüş ve üretimi artıracak radikal programların hayata geçirilmesini emretmiştir. 1923-1938 yılları arasındaki on beş yıllık dönemin sonunda, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'nın yıkıcı etkilerine rağmen Türkiye ekonomisi %100 oranında büyüyerek GSMH'sini 1.895.700.000 liraya çıkarmıştır. Bu süreçte en büyük atılım sanayi sektöründe gerçekleşmiş ve sanayi gelirleri %150 artışla 311.400.000 liraya (%14,2 pay) yükselmiştir. Tarım sektörü 759.500.000 liraya (%44,4 pay), hizmetler sektörü ise 824.800.000 liraya (%41,2 pay) ulaşmıştır. Kişi başına düşen millî gelir hem Türk lirası hem de dolar bazında %100 artış göstermiştir. Dış ticaret dengesinde de tarihi bir dönüşüm yaşanmıştır. 1929 yılına kadar Osmanlı'dan kalan gümrük vergisi sınırlamalarını uygulamak zorunda kalan Türkiye, bu engelin kalkmasıyla yerli üretimi korumuş ve 1930'dan itibaren dış ticaret fazlası vermeye başlamıştır. 1938 yılında ithalat 844.000 ton (150.000.000 TL) olurken, ihracat 1.447.000 tona (145.000.000 TL) yükselmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı %96,7'ye çıkmış, bu oran 1937 yılında %120,6 ile tarihi zirvesini görmüştür. Ayrıca, 1923'te 1 dolar = 1,67 TL olan kur, 1938'de 1 dolar = 1,26 TL seviyesine gerileyerek Türk lirasının değer kazandığını kanıtlamıştır. Büyük Taarruz'un ardından askeri zaferini ilan eden TBMM hükümeti, işgalden kurtarılan bölgelerde idari boşluk yaşanmaması için hızlı kararlar almıştır. Mustafa Kemal Paşa, henüz takip harekatı sürerken Konya Valisi Abdülhalik Bey'i İzmir Valiliği'ne atayarak devlet otoritesini tesis etmiştir. Savaşın yıkımını en ağır şekilde yaşayan halkın mağduriyetini gidermek amacıyla 6 Eylül 1922'de bir bakanlar kurulu kararı çıkarılmış; Adliye, Dahiliye ve Sıhhiye bakanlarından oluşan bir kurul kurularak yakılıp yıkılan köylerde sosyal yardım komisyonları vasıtasıyla tohumluk ve yemeklik dağıtımı başlatılmıştır. Ekonomik üretimi canlandırmak ve iş gücü açığını kapatmak amacıyla askeri ve hukuki güçlerden yararlanılmıştır. Ekim ve hasat dönemlerinde, ağır cezalılar dışındaki tüm hükümlülerin tarımsal üretimde çalıştırılması sağlanmıştır. Ayrıca barış döneminde askerlere, bulundukları bölgelerdeki ziraat kuruluşları vasıtasıyla uygulamalı modern tarım teknikleri öğretilmiştir. Mudanya Mütarekesi'nin hemen ardından, Lozan görüşmeleri sürerken dahi ordunun üzerindeki mali yükü azaltmak amacıyla 17 dönem askerin (1881-1898 doğumlular) terhisi gerçekleştirilmiştir. Bu erken terhis kararı askeri komutanlarca riskli bulunsa da ekonomik zorunluluklar nedeniyle ısrarla uygulanmıştır. Yeni devlet, bürokraside yetişmiş insan kaynağını israf etmemek adına Millî Mücadele aleyhine çalışmamış ve düşmanla iş birliği yapmamış eski memurları görevlerinde tutmuştur. İdari alanda millî egemenliği simgeleyen adımlar atılmış; pasaportlardaki padişah ibaresi TBMM adına çevrilmiş, tapu senetlerindeki 'sened-i hakanî' ifadesi kaldırılarak yerine 'millî' sıfatı ve padişah tuğrası yerine TBMM adı konulmuştur. Ayrıca, Mondros'tan 23 Ağustos 1923'e kadar vatan savunması için yapılan ve eski rejimce suç sayılan faaliyetler (vatana ihanet ve ırza geçme hariç) tamamen suç kapsamından çıkarılarak millî mücadele kahramanları güvenceye alınmıştır. Askeri alanda ise Lozan Antlaşması'nın ardından 1 Kasım 1923'te seferberlik resmen kaldırılmıştır. Fevzi Paşa liderliğindeki Genelkurmay Başkanlığı Ankara'ya taşınmış ve Batı Cephesi Karargahı 1 Eylül 1923'te lağvedilmiştir. 5 Ağustos 1923 tarihli Hazar Kuruluş ve Konuş Projesi uyarınca Türk Kara Kuvvetleri; 3 ordu müfettişliği, 9 kolordu, 18 piyade tümeni ve 3 süvari tümeni olarak yeniden yapılandırılmıştır. Birinci Ordu Karargahı Ankara, İkinci Ordu Konya ve Üçüncü Ordu Diyarbakır olarak belirlenerek barış dönemi savunma konseptine geçilmiştir. Mudanya Mütarekesi'nin ardından İtilaf Devletleri'nin Lozan'daki barış konferansına hem Ankara hem de İstanbul hükümetlerini birlikte davet etmesi, ülkede iki başlı yönetimin sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymuştur. İstanbul Sadrazamı Tevfik Paşa'nın, Mustafa Kemal Paşa'ya gönderdiği telgraflarda ortak delegasyon kurma teklif etmesi ve kazanılan askeri zaferde İstanbul hükümetinin de payı olduğunu iddia etmesi TBMM'de büyük bir infiale ve tepkiye yol açmıştır. TBMM Genel Kurulu'nda yapılan tartışmalarda